Türkiye Zeka Oyunları Olimpiyatı

mailing

En batısından en doğusuna, en kuzeyinden en güneyine kadar, devlet ya da özel, bütün lise hazırlık, 9. ve 10. sınıfların katılabileceği bir zeka oyunları şampiyonası ya da olimpiyatı düşünün; işte İstek Okulları, Yeditepe Üniversitesi, Milli Eğitim Bakanlığı ve Türk Beyin Takımı işbirliğiyle 2017 yılında hayata geçiyor.

Biliyorsunuz, zeka oyunları MEB ile TBT işbirliğince 2011-2012 yılında ders haline getirilmiş ve ortaokullarda seçmeli olarak öğrencilerle buluşan bir dersti. Bundan ayrı olarak olarak, TBT yıllardır ülke sathında yerel ya da genel onlarca ortaokul, lise yarışması düzenlemişti ve hala da düzenlemeye devam ediyor. İşte bu olimpiyat, öncüllerinden farklı olarak bütün Türkiye genelinde olacak ve iki kademeden oluşacak.

Kayıtlar aralık sonu gibi başladı ve geçtiğimiz günlere olimpiyat kendi sitesini yayın hayatına aktif hale getirdi. Etkinlik eleme ve final olarak iki kademeden oluşacak. Finale katılabilmek için, kayıt yaptıran öğrencilerin 15 Mart 2017 saat 10:00’da yayınlanacak sorulara hızlı ve doğru cevap vermeleri gerekiyor. Her ilin kendi nüfusuna göre belirlenen bir final kotası var. Bu kota içerisinde yer alan öğrenciler Mayıs ayında, 3 gün boyunca düzenlenecek olan finaller için İstanbul’a davet edilecek.

Bu minvalde, köyünden, ilçesine, iline kadar tüm Türkiye’ye açık olan bu yarışma çocuğunuzu, öğrencinizin kayıt olmasını sağlamayı es geçmeyin diyerekten, olimpiyat sitesini sizinle paylaşayım:

Türkiye Zeka Oyunları Olimpiyatı Resmi Sitesi: http://zekaoyunlari.istek.k12.tr/

Kayıt Sayfası: http://zekaoyunlari.istek.k12.tr/Page.aspx?p=1

Koşullar: http://zekaoyunlari.istek.k12.tr/Page.aspx?p=4

Takvim: http://zekaoyunlari.istek.k12.tr/Page.aspx?p=3

 

Posted in Puzzle Competitions, Türk Beyin Takımı | Tagged , , , , , , , , , , , | Leave a comment

Happiness is Nothing

Büyük düşünür Ragnar Lodbrok‘un Kemiksiz oğluna sarf ettiği bir söz. Bunun üzerine geçmeden önce (çok farklı bir cümle oldu, pardon), şu TZV yazısının ikinci bölümünü yazacağım, merakla beklediğinizi biliyorum. Sürekli mesaj atmalar, mail üzerinden taciz etmeler; tamam anladık, yazacağız işte.

Bu tür soyut kavramlar üzerine yazmamak lazım aslında, ne de olsa hiçbir yere varmayacak; biri için güzel olan kırmızının bir diğeri için güzel olmaması gibi bir şey soyut kavramlarla ilgili konuşmak. Lakin burası Türkiye, neredeyse herkes soyut kavramlar üzerinden ahkam kestiğinden (soyut kavramlardan bahsetmek derinlemesine bilgi gerektirmez) benim de yaptığım çok göze batmamalı.

Ragnar babamız haklı, bana göre haklı tabii. Hemen haklılıktan önce, bir varlık olarak bendeniz çok çok uzun yıllar boyunca filmleri bir kitap hükmünde görmüş, kah öğrendiklerimi kah da (Kahta) bilinçsiz bir şekilde kafama nakşedilenleri uygulamış bir zatı muhterem olarak… Demek istiyorum ki, aklıma ya da gönlüme yatan şeyleri filmlerde geçen, kendi hayatıma tatbik etmeye uğraştım, uğraşıyorum. Neyse, mutluluk neden manasızdıra gelince. Burada kullandığım “manasız” kelimesi aslında başlıktaki “nothing” kısmını açıklamada güdük kalıyor; hatta kelimeye büyük bir haksızlık bile yapıyor olabilirim. Uyarayım sizi dedim, gidip de mutluluk manasız gibi bir cümleden, ülen o zaman demek oluyor ki, hiçlik de anlamsız bir şey sonucuna varmayın; yazık, varmayın yani.

Mutluluk, insan denen varlığın yeryüzünde kaldığı zamanı daha anlamlı, daha eğlenceli, daha coşkulu, daha ümitvar, daha çekilebilir, daha arzulanabilir bir nesneye dönüştürmek için yanlışlıkla icat ettiği kelimelerden biridir. Öyle ki yıllar yılı kovaladıkça kelime insanlar arasında daha da yayılmış, sözlüklere, nakışlara, tabağa, çanağa, girmediği yer bırakmadan her yere sokulmuştur. Pehhh, siz kapıyı açarsanız giren çok olur tabii; artık nasıl anlıyorsanız cümleyi. Bir de şöyle bir sonuca da varmayın bir zahmet: Mutluluk hiçbir şeyse, mutsuzluk her şeydir; ya da tam tersi. Oy oy oy ve ötesi, yapmayın, yok öyle bir şey. Bir aldatmacanın değilinin nasıl bir anlamı olabilir ki; adı üstünde değilinin çıkış yeri de aldatmacayken.

Mutluluk adı üstünde, mut’tan gelir, kut’tan; açın TDK’ya bakın. He he, aynen Kutatgu Bilig de oradan geliyor, vücuda aldığınızda sizi bir hoş eden bilgicik anlamında 🙂 Mutluluk bir alışkanlıktır, sıkılgan insanların dayanabilmelerine yarayan, yavaş yavaş vücutlarına enjekte ettikleri, bir tür uyuşturucu. Uyuşturucu olduğundan, ya da daha doğru tabirle onlarca bağımlısı olduğundan, maalesef sürekli almak gerekir; alınmadığı takdirde -suzluk kısmına sürükler sizi; hem de öyle değilken. Aşağıda bazı grafiklerle açıklamaya çalışacağım acizane. Mutluluk ve mutsuzluk bir tamı ikiye bölen tamamlayıcı eşler olmadığından, mutsuzlukta azalma sizi mutluluk alanına daha çok sokmadığı gibi tam tersi de geçerli değildir. Mutsuzluk, mutlu olunamama hâli de değildir; kanaatimce insancıklar olarak bizlerin kaçırdığımız nokta orası. Yavrum yazık, bence kendine has bir kelime hak ediyormuş; ama biz bir -suz ekiyle olayı kökten halletmişiz 🙂

… bir zaman sonra devam edilmiştir – ongün

Alıntıları filan pek sevmem, hatta aforizmaların ne salak şeyler olduğunu kendimce sözlüklerden birine yazmıştım, inanmadığımı ve boşbeleş işler olduğunu 17 yaşımda beyan etmiştim (Gören de basın açıklaması yapmış sanır, kendimce beyan etttim canım 🙂 ); ama… Evet aması maması var işte, insan yaşlandıkça ne kadar cahil olduğunu anlıyor… Dur şimdi anlıyor demeyeyim, o zaman bilinçli bir cahil olurum; şuna benzer bir şey diyor: “Ne salak adammışım ben, anlayıp anlamadığım ne kadar çok şey ile ilgili ahkam kesmişim. O öcü, bu böcü, şu şucu, ahan da bu cici vb” onlarca cümle kurmuşum, fikir beyan etmişim; peh ki ne peh! Lakin bu düşünür takımının ya da ermiş insan evlatlarının sarf ettikleri kitaplık cümleler güzel şeyler. Özellikle bir kuytuya düşmüşseniz ve maalesef zamanında onlarca şeyle dalga geçmiş küçük görmüş ve değersizleştirmişseniz, daha yeni, daha kapsayıcı şeyler olan afrolara ihtiyacınız oluyor, bir nevi çıkış ipi gibi; yoksa sizde ne güç ne takat var. İşte bu minvalde bu Victor denen Hugo abi hayallerle ilgili birkaç kelam etmiş zamanında, sanırım “Deniz İşçileri” kitabındaydı. Herif romantik falan, onlarca cümle kuruyor; ama arada dişe dokunur kelamlar da etmiş. İnsanlara hayalin gerekli olduğundan dem vuran bir cümleydi; lakin arkasından bir “ama” geliyordu, ama diyordu biraderimiz, eğer insan okkayı kaçırırsa artık hayaller ona devam etmesi için gerekli mezeler olmaktan ziyade, onu başkalarına meze eden bir hâl alır. Neden bundan bahsediyorum, sebebi basit: Mutluluk, hayali bir varlıktır ve eğer insanlar yeteri kadar mut’lu hayaller kurabilirlerse, onlara yetecek kadar neşeyi elde etmiş olurlar. Amiyane tabirle anlatacak olursam, şu günlerde yeni zamların yolda olduğu benzin fiyatları üzerinden. Arabanız 80 litre hacminde bir depoya sahipse ve siz her seferde onu ağzına kadar dolduruyorsanız ne tasarruftan, ne israftan, ne yeteri kadar kullanmaktan anlıyorsunuz demektir; hatta sizin için her zaman ya hep ya hiç var; yani, sizin mutlu olduğunuz falan yok, çünkü idareyi bilmiyorsunuz.

Şu salak çizimli grafiklere geçelim Sayın İnsanlar.

Grafik 1: Mutluluk

mutluluk1

Sanırım şu ana kadar mutlulukla ilgili çizilmiş en sağlam grafiklerden bir tanesi kendisi 🙂 İnsan doğumuyla birlikte başlıyor, gördüğünüz gibi sıfırdan başlamıyor. Sıfırdan başlaması demek, insanın mutluluğu hiç bilmediği ve bu dünya üzerinde ne olduğunu öğrendiği anlamına gelir; ama maalesef bu doğru değil. İnsan, mutluluğu sıkma bilinciyle doğar. Neden, çünkü var olmanın sancısı dedikleri durum var, her doğan akıllı varlık var olmanın sıkıntısını çektiğinden, mutluluk skalasında eksiden başlaması normaldir. Gördüğünüz gibi zamanla düşer, çıkar; kafasına göre takılır. Grafikte işaretlenmiş dairesel noktalar, kişinin o ana kadar Mutluluk Skalası’nda çıktığı ya da indiği en yüksek ya da düşük değerlerdir. Bu gerçekleştiğinde bir daha bu kadar mutlu ya da mutsuz olamayacağını düşünür insancık; ama grafikte de görüldüğü gibi daha ne pik, pig noktalara gebedir Sayın Grafik. Burada ufak bir hatırlatma: X Ekseni’ninin altında kalan kısım mutsuzluk kısmı değil, üst taraf pozitif mutluluk kısmı ise alt taraf da negatif mutluluk kısmı.

Grafik 2: Sonsuza giden düzlük (Nah- Korelasyonu)

mutluluk2

Grafikte de görüldüğü gibi mutluluktaki artış mutsuzluktaki azalaşın sebebi olmadığı gibi tersi de aynı şekildedir. Yani bir insan, kendisini bir t anında daha çok mutlu hissettiğinde, bu daha az mutsuz hissettiği anlamına gelmez. Yukarıda da bunu anlatmaya çalışmıştım zaten: İnsanlık bir -suz ekiyle inanılmaz bir kolaycılığa kaçmış; tabii farklı dillerde bu ekler değişir de, biz Türkçe konuştuğumuzdan hareketle söylüyorum.

Mutluluk ve mutsuzluk grafikteki bir eş değer noktada buluşup sonsuza gitmezler. Hoş bunun olma imkanı var mı, tabii ki var: Ne zamanki Google abi terminatörü yapıp, oradan The Matrix olayına gireceğiz, aha işte dünyamız için bu gerçekleşecek; mutluluk ve -suzluk kavramları ortadan kalkacak, çünkü makinA’ların yönettiği bir dünyada yaşıyor olacağız ve o arkadaşlar da çoktan o denkliğe ulaşmış olacaklar. Lakin bunun sebebi arkadaşların türlü neşe ve kederden sonra ideali bulması olmayacak. Zaten insanlık, yapamadığı şeyleri yapabileni icat edip bunu ileriye gitmek olarak adlandırdığı için, o denklikteki yaşam formlarına hayat vermiş ya da verecek olduğundan olacak. Neyse, orası Google’ın ya da 2010’larda doğanların derdi, nihayetinde benim gibiler çoktan toprak olmuş olacak. Hee, aynen, o kadar da umursamazım ya le 😀

Grafikle ilgili son birkaç bir şey söyleyeyim: Mutluluk ve -suzluk grafikte yer değiştirebilir; ama grafikteki kolların duruşu değişmeyecektir. Sebebi de basit, bu iki arkadaş popülasyonların yürüdüğü mantıktan yürü: Her zaman doydukları, doygunluğa ulaştıkları bir nokta vardır. O yüzden kollar her zaman bu şekildedir. Bunu insanlar şu şekilde yorumlamıştır: Ne mutluluk ne de mutsuzluk her zaman bu şiddette devam eder, her zaman bittiği bir yer vardır. O yüzden hiçbir şey sonsuza kadar sürmez, ümitvar olun bunlar da geçecek, ne oldum değil ne olacağım de gibi nasihatverici tümceler bu grafiği gören ve okuyan bünyelerden neşet etmiş değerlerdir. Üffff sürekli -dırlı, -dirli cümleler kuruyorum. Baya didaktik oluyor. O zaman bir es verek:

Grafik 3: Hiç bir zaman Sol değil

mutluluk3

Yukarıda bahsettim, ama tekrar deyim, soldaki gibi yaşamak isteyenler hiçbir zaman soldaki gibi yaşayamayacak olanlardır. Ohhhh bir kere daha dırladım 😀

Cevdet İnanç’la kapatak, 13 / 31 kitabından bir alıntı:

“Ar ove şrlr vanaznaım ar qr vanaznaım; ar ove şrlr fnuvc byznaım ar qr byznznaım; ar K ar qr L… Töeüarav grcrgnxynx töerzvlbefnaım, 13 fvmr uvçove mnzna 31 tvov tömüxzrzvşfr, zhgyh byznln znuxhzfhahm ir znnyrfrs zhgyh byqhğhahm vçva çbx npıyne çrxrprxfvavm.”

Butla, Cutla, Çutla, Dutla, Futla, Gutla, Ğutla, Hutla, Jutla, Kutla, Lutla, Mutla, Nutla, Putla, Rutla, Sutla, Şutla, Tutla, Yutla, Zutla kalın efenim  😀

Posted in Sallamalar | Tagged , , , , , , , , , , | Leave a comment

Antisatranç Teorisi by Mr Cübbe

Yazarın Geçmişi: Sene kaç, 90 yılların başı kanaatimce. Sonradan Halil, ama önceden Ahmet olan amcam, Cerrahpaşa’dan bir Satranç tahtasıyla dönmüş; dönemlerden yaz. Ben de 9kavaklara onları ziyarete gitmişim demek ki. Emmi hemen hızlıca taşların nasıl hareket ettiğini anlattı, sonra da iki tane oyun oynadık; ikisinde de yendi beni. Neden, çünkü acımasız adam birkaç tane oturum şekli öğrenmiş (Çoban matı gibi) çat diye üzerimde uyguladı. O gündür bu gündür bir daha satranca alıcı gözüyle bakmadım. İşte bu videoyu izleyince, amcamın o zaman güttüğü nihai gayeyi anladım; ki adam da başarılı olmuş zaten: Serkan’ı öyle bir soğutayım ki satrançtan, ahan da bir daha yüzüne bakmasın, lanetliler güruhuna dahil olmasın. Emmi, buradan saygılarımı çakarım sana, teşekkürü bir borç bilirim; bak neredeyse bir 20 sene sonra ancak anlayabildim ne yapmaya çalıştığını; sanki satranç oynamış gibisin, seni seni :D.

İmdi, Mr Cübbe tarafından ortaya atılan ve ülkemizde gelişmekte olan satranç kültürünü derinden sarsacak bu teoriye gelelim.

Efendim, Mr Cübbe kaynaklarla konuşuyor; adam (adam dersem ayıp olur mu bilmiyorum, düşünür deyim, daha iyi) diyor ki: Bakın dün gece aklıma geldi de bunları uydurmuş değilim, aha bak, aç 288’inci sayfayı orada göreceksin. Ben öyle haybeye konuşmam, kaynakların adamıyım ben. Heee, doğru bu arada bu benim yeni çıkan kitabım; alın okuyun la işte, bilinçlenin biraz. Bu ne kardeşim oyun oyuncak, yapmayın.

Teori diyor ki: Eğer ki siz bir satranç oynayan adamsanız ayvayı yediğinizin resmidir; hemi de ne biçim. Müslümanlıktan çıkmış gibisiniz sanki, ve dahası son nefesinizi verirken de islama intisap etmiş bir varlık olarak gideceğinizin bile garantisi yok. Oy ki ne oy! Hee diyelim ki oynamadınız, izlediniz; yok babam yine yandınız. Bu sefer de bir domuz yemiş kadar oldunuz. Burada bir domuz yemiş denirken, bir domuzun tamamen yenmesinden mi bahsediyor; yoksa butu falan mı, ondan emin değiliz; lakin domuz yemiş kadar oldunuz kardeşim, diyor. Ama teoride satranç tahtası üretenlerden, onu satanlardan, federasyon kurup bunun yaygınlaşması için uğraşanlardan, Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail olayından (Link kaynak olmasa da, lütfen sitenin adına dikkat kesilin, hafızada tutun; tabii eğer satranç oynamamışsanız hafıza kötüdür de, ne yapak, en azından kurtarmışsınız kendinizi)ya da tvden, internettten satranç müsabakası izleyenlerin başına ne geleceğinden, bir satranç tahtasını görenlerin neyle cezalandırılacağından, çocuklarını lisanslı sporcu yapıp, o turnuva bu turnuva peşi sıra gezmek zorunda kalan ailelerden bahsetmiyor. Halihazırda lanetmiş bir insan evladı olarak yazarın görevi, teorideki bu noktalara açıklık getirmek, sorulmayan soruları yönelterek bu teoriye hakkıyla hizmet edip, en azından öte tarafını kurtarmaktır; nihayetinde bizim sevaplar gitmiş Mr Cübbe’ye göre, çünkü geçenlerde Magnus abiyi izledim; bileydim benim sevapların resetleneceğini, bana ne la, anamın aydaşı babamın yoldaşı mı adam, izlemezdim. Ah, ah, ah!

Teori diyor ki: ” Satranç kumardan da tavladan da beter…” Şimdi, bunu biraz açma adına. Burada Sayın Düşünür tabii ki haklı, neden efendim; kumarı paranız varken ya da dünyevi bir sermayeniz varken oynayabilirsiniz. Bunlar olmadığı ya da bunlar tükendiği takdirde oynayamazsınız; ama satranç öyle midir ya! Paranızın, pulunuzun, ya da bir satranç tahtanızın olmasına bile gerek yoktur. O, o kadar melun, mendebur, hain bir oyundur ki; size birçok yerden fısıldar. Siz bir iman eden olarak, eğer ki onun fısıltılarına karşı koyamazsanız ayvayı yine resimle yemişsiniz demektir. İşte burada MEB‘e, Satranç Federasyonu‘na seslenmek gerek. Kardeşim, okullarda satrancı falan yaygınlaştırmayın, bakın Mr Cübbe’nin dediklerine, nasıl hesap vereceksiniz öte tarafta? Nihayetinde şunu aklınızdan çıkarmayın, bir saik’in doğmasında ve büyümesinde yardımı olanların tamamı, o saikle beraber, hep beraberce yargılanırlar. Yani işte A Okulu’nda bir Satranç Sınıfı kurulsun diye imza attım, işte çocuğuma satranç takımı aldım ya da gittim bir kursa gönderdim… Eyvah, eyvah; size deli sorular soracaklar öte tarafta demek istiyor Mr Cübbe düşünürümüz.

Teori der ki: “Satranç oynayan kişi insanların en yalancısı…” Aynen katılıyorum, katılmasam zaten bunları yazmadım. Neden mi katılıyorum Sevgili Okuyucu, satranç oynayan insanın kafası çalışır, muhakeme gücü artar, sınırlarını bilir, bir başka varlığa karşı mücadele etmenin ne demek olduğunu anlar, sabrı bilir, yenmenin veya yenilmenin ne olduğunu idrak eder, disiplinin ve çok çalışmanın ehemmiyetini anlar… Eeeeee, size soruyorum o zaman, bir insan bundan daha tehlikeli olabilir mi! Olamaz tabii be, soru cümlesi değildi zaten. Yani insan öyle donanımlı hâle gelir ki, cümle yalanı sizin ruhunuzun bile duymadan söyleyebilir. Evet, bu insanlar ihtimallerin insanları olduğundan, siz daha burnunuzun dibini göremiyorken, bu insanlar, öyle olursa böyle olur, böyle olursa şöyle olur, şöyle olursa ahan da bizim köyde şölen olur; o zaman çakayım buradan diyebilir; -ebilir demeyeyim der, der. Sizigidi pis satrançlı yalancılar sizi. İşte Teori diyor ki, bu tür insanların vücuda gelmesine izin vermemeliyiz; mazallah gelirlerse yalandan geçilmez. Bu sebebe binaen kumardan da kötü diyor, he öyle diyor işte.

Mr Cübbe deklare ediyor ki: “Bizim millet kazası varken, borçları varken, ehli sünnet itikati bilmezken, oyunlaaaaar, oyuncaaaaaklaaaarrr, fuzuli işler müdürlüğü…” Efendim burada kaza dediği kaçırılan namazlarla ilgili. Lakin burada geneli kabulden mütevellit bazı sıkıntılar var, şöyle ki: Bizim millet olarak kast ettiği ilk başta Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan insanlar gibi gelebilir; ama öyle değil. Büyük ihtimalle Mr. Cübbe memleketin %99’unun müslüman olduğundan mütevellit bizim millet diyor; hoş öyle bir şey söz konusu değil de; işte… Hep Osmanlı yüzünden canım, iskan politikası yüzünden. Memleket o kadar karışık ki, neyin ne kimin kim olduğu belli değil. O yüzden burada Mr Cübbe bir şeyi açık ediyor, bizim millet dediğinden, müslümanları kast ediyor… Din eğer milletle birleşirse ümmetçilik olur, yani bunun dışında kalanlar bizim milletten değil. Yukarıda da değinildiği gibi, öte tarafımı kurtarma adına teorinin güdük kaldığı yerlerden bahsedecektim, aha ediyorum ben de. Mr Cübbe orada, bizim millet değil de, müslüman ümmeti demeliydi; ama dememiş, olabilir beşer şaşar. Hoş büyük düşünür Mr Cübbe şaşmaz da, işte biz şaşarız.

Oyun, oyuncak kısmı ise kafa yakan cinsten; aslında hepimiz ayvayı yedik gibi. Neden mi, çocuklar oyunlarla büyür gibi bir kafa var; daha neler! Yok efendim oyunla öğrenme diye bir şey çıkardılar başımıza… Pehhh, ya o zamanında oynanan körebeler, yedi kiremitler, kuyu kazmalar, bilyeler, cinciler… Öfff ki ne öff, hep bunlar israf, israf kardeşim israf! İnsan denen varlığın zamanının israf edilmesi. Sonra bir de gidip siz de çocuklara, doğum günlerinde ya da değil oyuncak alıyorsunuz; baya, bariz çocuklarınızı Mr Cübbe’nin bahsettiği gibi ya da dikkat çekmeye çalıştığı gibi karanlığa mahkum ediyorsunuz. Bu çocuklar öte tarafta ne diyecekler, ha sorarım size ne diyecekler?

  • Eeee, şey, efenim Barbie bebem vardı; ama ben almadım, annem babam aldı. Benim ne gühanım var, tvlerde reklamları dönüyordu, oyun oynamak iyi dediler… Eğer ki bileydim ne işim olurdu benim Barbie ile, Hulk’la, Ömürcek adam, Nasreddin Hoca’yla… Suçsuzum, aha kapitalist oyuncak üreticileri suçlu, bunları filme, çizgi filme çekenler suçlu; konu komşu suçlu, bakkal amca suçlu, anaokulum suçlu, ilkokulum suçlu, örtmenlerim suçlu… Suçsuzum. Belki de sonra bu türküyü yakar:

Pe pe bir küçük oğlan

Pe pe bir ayvayı yemiş oğlan

Çocukların zamanını israf eden oğlan

Pe pe şapa oturmuş bir oğlan

Gibi bir şey demeleri gerekecek sanırım.

Videonun son kısmında biri atlıyor, “telefon oyunu” filan diye. Mr Cübbe kalayı çekiyor. Ah o Nokia yok mu, o nokia, yılan oyunu ya da tetris… Hep var ya dış mihraklar, neden çünkü Türkiye insanlarını oyuna, oyuncağaaaa, zamanlarını israf etmeye alıştırıp; hem günah işlemelerini sağlayacaklar, hemi de o sırada onlar taaaa Marza gidecekler, aynen ta marza… Ne geldiyse başımıza bu mihrak olan dışlaklardan geldi. Hep demişimdir, yasaklayacaksın oyun, oyuncak girişini ülkeye; bak çoluk çocuk oynayabilir mi artık, zamanını israf edebilir mi! Hoş, devletimiz geçtiğimiz yıllarda Çin’den gelen oyuncaklara kısıtlamalar getirdi; ama tabii boyası vs ile ilgili ve içerdeki oyuncak piyasasını kuvvetlendirme adına. Ama işte, eğer ki Devletül Büyüklerimiz bir anlasalar Mr Cübbe’nin dediklerini, bırakın içeride güçlendirmeyi, aynen şu kampanyayı yapardık: “Oyuncağını getir Zikirmatiği götür!”

Ez cümle, bu kısım yazara ait olsun, ki adam ayvayı sapıyla mapıyla değil, baya yıkamadan yediğinden.

Validecik beni doğurdu; ama bu kadar lanetli bir adam olacağımı bilseydi sanırım yapmazdı bu hatayı. Üle bu teoriye göre benim yatcak yerim yok. Hoş var da müslüman mezarlığında babamın yanında… Üle Mr Cübbe, hani derler ya cebinde vasiyetiyle dolaşan insanlar vardır diye. Aha bu lanetli velet onlardan biri. Bunu okuyan herkes de şahidim olsun, kağıtta şunu yazıyor: ” Babamın yanına gömün!” Şimdi sen bana lanetli demiyorsun; dahasını, oyun tasarladığım için, oyun oyuncağa hayat verdiğim için, lanetlikare diyorsun, vohaaaaaa. Eee Mr Cübbe yapacak bir şey yok, sen diyorsan doğrudur. Nihayetinde düşünür olan, gaynaklarla konuşan sensin; bizde hiç 288’inci sayfa olmadı.

Yazarın son son sözü: Yav bir hata ettik, oyun moyun bulduk; o kadar oyuncak tasarladık, o kadar veledin kafaları çalışsın diye çok yanlış işler ettik; biz hata ettik, üle en azındna öte tarafta siz şahit falan olun, deyin ki “Bilirim iyi çocuktur” 😀

Yaradan bu memlekete akıl fikir versin! O zaman satranç mı oynasak ki… 😀 eheheee

Posted in Sallamalar | Tagged , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Leave a comment

Oyun 2016

Bölüm I: Serkan’ın Serencamı

Her sene Türkiye Zeka Vakfı tarafından Oyun isminde, Türkiye geneli bir zeka oyunları yarışması düzenlenir. Aslında bize göre, yani TBT’cilere göre tam da bir zeka oyunları yarışması değildir; eğer ki biz Dünya Zeka Oyunları Yarışması’ndaki konsepti baz alırsak. Bize göre daha çok matematik temelli yarışmadır. Ama nihayetinde, yarışmanın kendisi de analitik düşünmeyi, muhakemeyi, problem çözmeyi ve bu becerileri barındırdığından, tabii ki zeka oyunları yarışmasıdır. Ayrım olarak sadece TBT Seçmeleri’nde yer alan türlerle, Oyun’da yer alan türler arasındaki farkı ortaya koyma adına söylüyorum.

Biraz eskilere döneyim, 2000’li yıllara. Üniversite öğrencisiyken Akıl Oyunları Dergisi’yle tanıştıktan sonra, internet üzerinden acaba neler düzenleniyor gibi bir şeyler aradığımı ve Yılmaz Ekici‘nin turkzeka.com’unu bulduğumu, sürekli olmasa da bazı yarışmalara katıldığımı ve Emrehan Halıcı‘nın Soru Maratonu yarışmasını bulduğumu biliyorum. Soru Maratonu sert soruların yer aldığı, hakikaten matematikle haşır neşir olmanın gerektiği, haftalık soruların yayınlanıp, ilk günden son güne kadar cevap gönderimine göre puanların azaldığı bir yarışmaydı ve ben de bir öğrenci olarak ya da şöyle söylemek daha mantıklı, boş beleş bir öğrenci olarak epey vakte sahip olduğumdan bu soruları çözdüğümü hatırlıyorum. Soru Maratonu’nu çözmeyi bırakmamın sebebi, insanların soruların altına yazdıkları, bir program yazdım çat diye sonucu buldum, Excel’de şöyle bir şey yazdım cevabı buldum demeleriydi; ki ben soruları elle çözüyordum. Bu da, ne yalan söyleyeyim epey soğutmuştu beni. Dahası, bir de o zamanlar sistematik düşünmeden mahrumdum; çok fazla soyutluk vardı ve düşünceleri ya da fikirleri bir potada eritip istenen sonuca ulaşmak benim için inanılmaz güç oluyordu; yani düşünme disiplininden epey uzaktım. Bana göre bu tarz dizi vs gibi soruların onlarca cevabı vardı ve bizden istenen soruyu hazırlayanın mantığını bulup ona göre cevap vermekti; ki bu benim için çok iyi değildi, kafamın nasıl çalıştığını bildiğimden.

Her neyse, uzun yıllar bu soru türlerine karşı mesafeli oldum; Cihan Altay‘ın (Kendisi akıl oyunlarındaki hocalarımdan biri, belki de bana tasarımla ilgili en çok şeyi öğretendir; ki öyle!) bize cuma günleri, kendisinin, özgün sorularını sorması dışında. Onlara grup olarak kafa yorduğumuzu biliyorum; ama o zaman da içimdeki his, benden bunun cevabı çıkmazdı; sadece iyi fikir yüretelibilirdim; nihayetinde dediğim gibi kafamda bu soru türleriyle ilgili bir bariyer vardı ve ben bunu kaldırmayı pek  de düşünmedim.

TZV Oyun yarışması her sene Türkiye genelinde bir kez düzenlenir ve 3 kademeden oluşur: Eleme, Yarı Final ve Final. Bu yarışmada TBT’den onlarca isim Türkiye Birincisi olmuştur şimdiye kadar, ki aklıma gelenler: Hüsnü Sincar, Aziz Ateş, Mehmet Murat Sevim, Murat Koz, Salih Alan, Nuri Yılmaz… Tabii eskiden yaş kategorileri yoktu, yaş kategorilerinden sonra da yine TBT’den onlarca isim birinci oldu, misal Hatice Esra Aydemir, Mehmet Durmuş, Efe Alan vs.

Her yıl Eleme soruları yayınlandığında bir heves ederdim, ben de katılayım diye; ama ne yalan söyleyeyim sorulara bakmazdım; bizim arkadaşlardan, hacı abiler yaptıysanız bana da bir gönderiverin derdim. Elemeye bu şekilde katılsam bile, Yarı Final’e katılmaktan imtina ederdim ne yapacağım diye; bir de finale kalırsam kim gidecek günübirlik Ankara’ya mantığı vardı. Yanlış ya da doğru, ki yanlış aslında; ama işte ister tembellik deyin ister başka bir şey…

Bu sene ama farklıydı. Türk Beyin Takımı II. Kademe Sporcu Yetiştirme Programı öğrencilerimin önünü açma adına, onları şevklendirme adına katılalım dedim. 14 kişi falan sanırım (ya da o civarda) finale kaldı, herkes kendi kategorisinde yarışacaktı; eee taa oralara kadar gidip yarışmamak da olmaz, ben de yarışayım dedim. 25 Aralık 2016 gününü diğer bölümde anlatacağım, bu bölümde başlıkta da yazdığı gibi kendimle ilgili olan kısmı yazıyorum; o yüzden doğrudan sonuç kısmına atlayacağım ya da şöyle söyleyeyim, yarışmada ne oldu kısmına.

ODTÜ’de G111 anfisine yerleştik sabah 11 sularında. Murat Koz, Salih Alan, Nuri Yılmaz ve ben aynı sınıftaydık, herkes bir yerlere yerleşmişti. Soru kağıdını ve cevap formunu dağıttılar. 11 sularında da başladı yarışma. Sorulardan 3 tanesi (ekstra soru da dahil) Akıl oyunları sorularıydı: Apartmanlar, ABC Kadar Kolay ve Kakuro. Kakuro sorusu şunun içindi, eğer birden fazla tüm soruları çözebilen kişi olursa, Kakuro eşitlik bozma sorusu olarak dikkate alınacaktı. O yüzden 10 soruyu da çözmüşseniz, daha da emin olmak için Kakuro’yu da çözmeliydiniz.

Apartmanlar ve ABC Kadar Kolay’ı çözdüm, nihayetinde bizim için, bizim dediğim TBT’dekiler için gayet kolay soru hükmündeler.

soru-8

soru-10

Akabinde altıncı soru olan “Altı Sayı” sorusuna baktım. Yıllarca finale katılanlardan hep şunu işitmiştim, sorular öyle zor, böyle zor diye. O yüzden temkinli yaklaştım; çünkü ne yalan söyleyeyim Ortaokul seviyesindekiler için Yaş Problemi gibi duruyordu. Ki öyleymiş, temkinli yanaşmamak gerekiyormuş. Soruyu küçümsemek için demiyorum bunu, Emrehan Halıcı, Ödül Töreni’nde neden bu sene geçtiğimiz yıllara göre daha kolay sorular hazırladığını anlattı. Nihayetinde yarışmanın organizatörü olarak onun kararı tabii ki; ama dediğim gibi yıllarca hep zor zor diye duyup da, ilk defa yarışmak için bulunduğunuzda, karşınıza bu şekilde kolay sorular çıkması sizi bir miktar ambale ediyor 🙂

soru-6

Sonra 9’uncu soru olan Robot sorusuna baktım, metni okudum, bir miktar kafama oturmadı; tekrar okudum, ama sanırım anlayamadım soruyu; o yüzden başka bir soruya geçtim (Nuri’ye sorduğumda, o da anlamadığını ama sonrasında matematiksel olarak yaklaşıp nihayet erdiğinden bahsetti). 7’nci soru olan Altıgen sorusu çekici geldi, ona baktım, ama noktaların anlamını çözemedim. Dedim işte, herhalde zor sorular bunlar. Sonra kendime, salak adam dedim, şu anda ikinci sayfadasın, belki ilk sayfadan sıradan bakman gerek, ne de olsa soruların giderek zorlaşma mantığı var gibilerinden. İlk soruya döndüm, basit bir toplama işlemiydi; pehhh bunu sonra yaparım dedim. İkinci soruya baktım, şifreleme sorusu. Düşündüm, griler ve beyazların bir anlamı olmalı, rakamların harfle yazılışlarını yazdım. Dünya Şampiyonalarından tecrübeli olduğumdan, rakamları kurşun kalemle değil, tükenmezle yazdım, silmem gerekirse onlar gitmesin diye. Çünkü şifrelemede bir mantık olacak ve siz deneye yanıla bulacaksınız onu. İlk aklıma gelen şuydu: Bir tane başlangıç noktası verilmemiş; ama saat yönünde bir ok verilmiş. Demek ki şunu demek istiyor: Grilerden biri başlangıç noktası olmalı (Saçma şimdi düşününce, neden beyazlar olmasın 🙂 ). O zaman şunu diyeyim dedim, griler saat yönünde dönüşü göstersin (+ yöne), beyazlar da tersi göstersin (- yön), atlama mantığı. 7’den başladım, 7 kare ilerledim, 3’e geldi, ÜÇ’ün ilk harfini aldım; sonra beyaz olduğu için 3’ten geriye gittim üç kare, 2, İKİ’nin ilk harfini aldım; bu ana kadar oluşan üç harf YÜİ… Sonra devam etmedim böyle kelime olmaz diye. 7’nin yanındaki 3’e geçtim aynı mantık için; bir süre sonra ikileme düştüğünü gördüm bu mantığın, sıkışıyordu (gidip geliyor; loop yapıyordu) çünkü. Mantık bu değildi dedim; ama tamamen emin olmak için hepsine baktım (boşuna zaman kaybı, ama emin olayım dedim). Bir şey çıkmadı, geçtim.

Birkaç ay önce şöyle bir şey fark etmiştim; sonrasında ilginçtir, benim veletlerden biri o küçük yaşına rağmen, benim fark etmemin yıllar sürdüğü şeyden bahsetti kendiyle ilgili: Abi, bilinçaltım bilincimden daha kuvvetli dedi. Bunun böyle olduğunu kendim için biliyordum; ama ilk defa kendi adıma birkaç ay önce böyle bir sonuca varmıştım. Çünkü şunları düşünmüştüm: Neden her haltı hatırlıyorum; neden öncesinde hiç düşünmediğim şeylerle ilgili sanki önceden planlamışım gibi hareket edebiliyorum; neden istemsiz verdiğim tepkilerin bile mantıklı bir dayanak noktası var (tepkiden sonra düşündüğümde vardığım); neden sadece okuyarak onlarca şeyi aklımda tutabiliyorum… Birkaç ay önce ismini koydum: Kesinlikle bilinçaltım bilincimden daha kuvvetli. Bunun sebebi ne dedim, onu da kısmen çıkardım: Eğer ufak yaşlarda kuvvetli bir düşünebilme kabiliyetiniz varsa ve bu eğer disipline edilememişse, başka etkiler de işin için karışmışsa, bu sonuca varılması kaçınılmaz.

Nereye mi varacağım buradan, basit, bir teknik geliştirdim kendi lehime. Madem bilinçaltım bu kadar kuvvetli, o zaman süre kısıtlı yarışmalarda onu beslersem sadece göstererek problemi, ben bilincim açık bir şekilde başka problemle uğraşıyorken, o kendince o gösterdiğim problem üzerinde çalışabilir; çift çekirdek mantığı; ama iyi çalışması için biraz pratiğe ihtiyacı var; ve bu arada hakikaten işliyor :D.

29 Harf sorusuna baktım, sesli harfleri iyi göreyim diye işaretledim; nihayetinde 29 Türkçe harf, sesliler lazım, sizden en uzun kelimeyi bulmanızı istiyor. Yine tecrübeli olan adamlardan kelime sorularının ne kadar zor olduğunu işitmiştim ve ne yalan söyleyeyim, TZV’nin kelime sorularını çözemiyordum. Biraz baktım, Kötümser diye bir kelime çıktı; dedim yok, bu değildir, kısa bu. Oğul gibi şeyler vardı, belki bir şey oğlu falan olacak; sonra bakarım diye bunu da geçtim; ama altına da yazdım Kötümser diye.

Bu kısımlarda, yani 40 dakika falan geçmişti; eminim çünkü görevliye doğru gidiyorken tahtada

Altıgen’deki noktaların ne olduğunu anladım, saçma bir işaretleme sistemiydi; ama devamlılık olduğunu fark ettim. Basit bir dizi kurdum: 6 +12 +18 +… + 48= 6* (36) =216, 216*3= 648, 648 + 54= 702.

soru-7

İlk soruya geçtim, şu geyik deyip sonra yaparım dediğime. Toplamlar 15 olsun dedim, o zaman 7’nin sadece bir yeri vardı; yemedi. 16 olsun dedim, gayet de süper oldu. Ama kontrol etmezseniz işte… Pehhh, işlem hatası yapmışım, daha doğru tabirle rakam tekrarı. Toplam 16 da, ben 2 tane beş yerleştirmişim 🙂 ehheee, beş+beş= on, onluk adamım canım (!)

soru-1

Saat sorusunu çözdüm sonrasında, önce 23 üzeriden yaptım numara oradadır diye; sonra 21’in zaten min değer olduğunu gördüm ve otomatik olarak 21:59:59 çıktı; pehhh.

soru-4

Şifreleme sorusuna döndüm. Size demiştim çift çekirdek diye, yalan olmasın mantığı bulmam 10 saniye sürdü. Tabii burada Salih Alan ve Ozan Kaya’nın katkısını es geçemem; geçersem Allah iyi demez. Salih kardeşimden aylar evvel şunu istemiştim: Salih demiştim, biliyorsun benim ilgim yok bu TZV yarışmasıyla ilgili, ama çocuklarımla katılacağım şimdi, onlara mantığı gösterme adına bir şeyler var mı sende diye. Salihim de sağ olsun, elinde olan, bir on yıllık TZV Eleme sorularını göndermişti. Ben de bunlardan üç tanesini, 2008, 2009 ve 2010 çıktı alıp, çözümleriyle birlikte çocuklarıma dağıtmıştım. Sabiha’ya giderken, çocuklarda bunlar vardı, hemen yanımdaki Ozan, abi böyle mantık mı olur diye kızıp duruyordu. Ne oldu oğlum dedim, abi mantığa baksana ya dedi: 204, 163, 187… Alfebedeki yirminci rakamın, yazılışındaki 4. harf; alfebedeki 16. harfin yazılışındaki 3. harf vs. Pehh dedim, bu nasıl bulunacak. İnanın bu yedi 🙂 Dedim size bilinçaltı tekniği diye, bilinçaltım mantığı buldu: 7’nin üçüncü harfi: D, Altının birinci harfi: A, İkinin birinci harfi İ… DAİ’yi bulduğum anda, kelimenin Dairesel olduğunu biliyordum; Halıcı bu tür oyunlar yapıyormuş çünkü (Tecrübeliler BEŞ sorusundan bahsetmişlerdi); emin olmak için hepsine baktım yine de:)

soru-2

Bu WC olayında başarısız olmam çok zorluk çıkardı bana masama döndüğümden bu yana; odaklanmak ile ilgili. Sayma sorusuna geçtim; ve Allah var, ömrü hayatım boyunca bu sorulardan çözmedim, gördüm de kaçtım, saçmalığın önde giden soruları bana göre… He sormuşluğum var mı, evet 🙂 Ehheeee. Eeeee o kadar zaman vardı, sayayım bari dedim, saydım tek tek, 88 çıktı; yazdım geçtim. Yalan yok, emin de değildim, zerre kadar da güvenim yoktu kendime; ama nihayetinde bir sürü zaman var, eeee yapak bariden çıktı. Eğer kısıtlı zaman olsa, asla saymam bu tür şeyleri, diğerlerine kasarım.

soru-3

Geriye Robot sorusu, Kötümser soru kalmıştı. Ben de tekrar robota gittim. Soruyu anlamadığım için sıkıntı var. Zeka Oyunları yarışmalarında da böyle olur, eğer sorunun yönergesini anlayamamışsam, bakarım, ama çözmek için değil, sadece bakmış olmak için. Çünkü kafamın nasıl çalıştığını biliyorum; problemin ne dediğini anlayamıyorsam, ona çözüm bulamam gibi gelir. Lakin burada yapacak bir şey yoktu, tekrar tekrar okudum. Birkaç geometrik çalışma yaptım, 10 adımda dönüyordu da, 11 adımda döndüremedim 🙂

cizim

Uzunluklar kafama takılıyordu, öyle bir bilgi verilmemişti. Bende aptallık, ya da tecrübesizlik, buradan geometrik olarak değil, cebirsel olarak yaklaşılması gerektiğini anlamam gerekirdi. Ne yalan söyleyeyim, çok zaman harcadım bu soruya, epey. Ama dediğim gibi soruyu anlayamayınca çözüme ulaşmak çok zor oluyor benim için. Bunda bir yere varamayınca Kakuro’u çözeyim dedim; onu çözdüm. Şifreleme sorusuna biraz daha baktım, başka kelime bulamadım, eee napim dedim, Kötümser diye yazdım kağıda.

soru-5

Tekrar roboto döndüm; ama bu sefer geometrik olarak bakmayayım dedim. Cebirsel olarak sıfırlama; ama o da çok saçma geldi. Bir denklem yazayım dedim, nihayetinde başlangıç yerine geri dönüyorsa demek ki yazdığım denklem sıfıra eşit olmalı diye; ama bu sefer de 45 derece robotun ilerlediği yol uzunluğu ile, 30 derecede ilerlediği yol uzunluğu farklı olacağından açılardan ötürü, mantıklı bir yere varamadım. 10 tanede mantıklı bir çözüm bulduğumdan geometrik olarak, dedim ki demek ki artan bir tane 180 derece olmalı; o zaman 180’de 1 tane dedim; 4 45 derecede 180 yaptığından ve ben bunu geometrik olarak baktığımdan, 4 olmasın 135’li olsun, 30’dan gelen de onu kapsar dedim ve 3,7,1 dedim. Yapacak bir şey yoktu, WC’ye gitmem gerekti ve azıcık sıkılmıştım.

Sonuçlar açıklandığında 70 aldığımı gördüm, Robot patlamıştı (makul), dörtgen sayma 90’miş, iki tane kaçırmışım (İnsanlar defalarca sayıp teyit etmişler; yapmadım), bir de ilk soru. İlk sorunun patlaması çok saçma tabii 🙂

Sonuç olarak Salih ve Nuri’yi orada birincilik ödülünü paylaşırken görmek beni sevindirse de, orada olamadığım için kalbimi kırdı… Şöyle bir tablo muazzam olurdu: Salih Alan, Nuri Yılmaz, Murat Koz ve SY, birinciliği paylaşırken, Türk Beyin Takımı oluşmuş gibi 🙂

Son söz olarak, önümüzdeki yıllarda biraz ciddi yaklaşacağım bu yarışmaya, nasıl yapacağım bilmiyorum; ama biraz daha ciddi yaklaşacağım. Kamer’in dediği gibi, 15 yıl içerisinde birinci olma ihtimalim var 😀 Ama ciddi yaklaşırsam o kadar uzun vadeye yayılacağını tahmin etmiyorum.

Hamiş: TBT Sporcu Yetiştirme Programı veletlerinden derece alan çok adam çıkacak; abilerei de kazanacak bu yarışmayı; sadece onlardan, ciddi yaklaşımı öğrenmesi gerek 🙂

Serkan der ki: Kaybetmek için çok uğraşıyorum; ama kazanmak için değil; ne zamanki kaybetmeye uğraştığım kadar kazanmaya uğraşırsam, hem kazanıp hem de kaybedeceğim.

Çavv sonraki bölüme kadar.

Tüm Sonuçlar

Posted in Türk Beyin Takımı | Tagged , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Leave a comment

Babam bu

 

Baba, dady, papa, abba, babbo, tatah, tatay, ama vs; bu baba denen hadise farklı dillerde kullanılırken, çoğunlukla harf tekrarını içeriyor. Analiz eden kafa bunu buldu. Tekrar eden ses ver baba’da. Himm üzerine azıcık düşünek.

Bazı bilgiler vereyim öncesinde, başlık bana ait değil, bir his’se ait. Bir his’se ait olduğu için de başlıkla ilgili öyleymiş, böyleymiş diyemiyorum. Ama güzel bir tümce, ya da cümle. Bu ne la! Hiçbir zaman farkı anlamadım, tümce ne cümle ne? TDKcı abiler sıkılmış olacaklar ki, eğer uzun bir şey değilse, böyle yargımsı, böyle ünlemsi bir şeyler içeriyorsa buna cümle demeyelim ya biz. Elimizde cümle var zaten, tema var, eeee ne duruyoruz, bundan gayet tümce çıkar demiş olsalar gerektir; Mahmut Tuncer’in helvasına gönderme var, nedense babam severdi bu adamı; ama helvasını sever miydi bilmem! (Üff burada daha deli göndermeler var). Bu TDKcılar ilginç agalar zaten, ve eminim aralarında mutlaka baba olanlar da vardı. İnsan en azından düşünür, “…ülen bir kelime icat ediyoruz, bir tarafımızdan sallıyoruz ama, yani benim çocuğum büyüğünde nasıl olur da oturgaçlı görtürgeç der, demez la; valla demez…” dememişler, hem de baba olmalarına rağmen. Pehhh..!

Önce benim babadan başlayalım, sonra diğer babalardan bahsederim. Ama zaten benim babayı anlattığımda bütün babaları anlatmış olurum; baya babalara geliriz. Eeheee yersiz oldu değil mi; doğrudur. Çünkü ben öyle bir babanın oğluyum ki, yersizlik kanıma işlemiş. Kanıma işlediğine göre, demek ki babamdan aldım. Ömrü hayatımda hiçbir zaman baba diyemedim ağız dolusu. Demek ister miydim, tabii ki! Ramazan, kardeşim okur musun bilmiyorum bunu; ama senin de babanın hiç olmadığını biliyorum. Küçükken, ya da daha doğrusu gençken, ben kendimi bir bok zannediyorken, lisede okuyorken, sen ekmeğinin derdindeydin. Şimdilerde faceini görüyorum, ne kadar üzgün görünüyorsun, hem de baba olmana rağmen. Dostoyevski okuduğundan bahsetmiştin o zamanlar, ben de kendimce hadi be oradan demiştim. Yeşil gözlerine hakaret manasında alabilirsin bunu. Ben cahilmişim yapacak bir şey yok! Senin de benim de babamız yoktu; sen başka bir şekilde yaşıyordun ben de başka bir şekilde… Ama ikimizden de güzel baba olurdu, ya tata, ya da papa… Sen olmuşsun, ben olamadım. Bu kısım neden benim bir türlü baba olamadığımla ilgili olsun, hissiyatı kablel vuku ne yapacağıma karar verene, ya da ne yazacağıma karar verene kadar.

“Babam bu” hiç diyemedim, nedeni çok basit adam ortalıkta yoktu; ölmekle meşguldü o zaman ya da ölmüştü de onu bizlere hissetirmekle meşguldü. Ne büyük kayıp! Belki de büyük kayıp değildir ha bu arada, aramızda kalsın 😀 Arkadaştan daha yaşlıyım artık, baya hem de. Siz insanlar beni anlamazsınız, zaten vazgeçtim bundan. Valla anlamazsınız, anlamanız için zahmet etmeniz gerek. Onu da pek yapmadığınız için, eğer bir çıkarınız yoksa; benim gibi bir adamı anlamakla neden zaman kaybedeseniz. Siz insanlar, valla çok komiksiniz! Hem kimse beni anlamıyor diye dövünüyorsunuz, ağlıyorsunuz; hem de hiç kimseyi anlamak için ellerinizi çamur deryasına bulamıyorsunuz. Ne deyim be güzel insanlar, başınıza gelen her şeyi hak ediyorsunuz! Üfff bu paragraf insanlığa öfke tadında oldu ya da olmadı; olmamış, tekrar okudum çünkü 😀 Boş verelim bu goygoyu, boş lafı.

Babam olsaydı eğer;

  • Adam olurdum
  • Ailenin kıymetini bilirdim
  • İnancın ne olduğu idrak ederdim
  • Baş olmanın ne demek olduğunu anlardım
  • Giyinmeyi bilirdim, sokakta yürümeyi; ne zaman üzüleceğimi, ne zaman değil
  • Ölmeyeceğimi
  • Sahip çıkmayı
  • İçmeyi(bahsettiğim çay), içmemeyi
  • Var olmanın ne demek olduğunu
  • Gurur duyulmayı
  • Kadınları
  • Çalışmayı
  • Çocuk sahibi olmayı

Bu arada bir es verelim. Çünkü yukarıda benim neden bir türlü baba olamadığımdan dem vuracağım demişim. Bu yüzden işte, babam bu diyemediğimden. “Babam bu”, ne güzel bir cümledir, ne güzel bir sahiplenme ifşa etmektedir, nasıl bir gurur duyma bilincini yansıtmaktadır, nasıl bir ait oluşluk ifade eder, belli değil. Benden baba olmaz, neden mi, bağlanmak ne bilmediğinden, tahammül etmek, göğüs germek, kendini unutup çocukların için yaşamak ne demek; bunu bilmediğimden. Pehhh, ne büyük kayıp!

Papa ölmeden hemen önce, bakkala gidiyoruz. Adam sonuna kadar inanmış olduğundan bazı temel kuralları var; asla ve kat’a onları çiğnemiyor. Çiğnemediği için de mantıken oğluna bunları öğretiyor kafasında. Bu arada haklı; ama belli bir süre için. Yolda yürüyoruz, bana dedi ki: “Serkan, oğlum, erkek adam böyle yürümez; erkek adam kollarını çok sallamaz, belli bir açıda sallar…” Evet Sayın İzleyici, kaç yüz senedir babamın dediği gibi yürüyorum yolda; bana öğretmeye fırsatı olduğu birkaç bir şeyden biriydi bu: yürümek. Yürüyorum ben de, hem de öyle bir yürüyorum ki, hiç kimseye kulak asmadan. Bana diyorlar ki sen neden bizim dediğimiz gibi olmuyorsun, neden bu kadar asisin; ben de onlara diyemiyorum ki, siz benim babamdan daha iyi mi biliyorsunuz! Bilmiyorsunuz lan, pardon lan dedim; bir de sigara içsem olur mu! Babam çok sigara içerdi, mamamın bana anlattığına göre, bir Avusturya dönüşünde iltica etmişti bu illete. Elbette biliyordu iltica ettiğini; ama kendini saklamamıştı. Eeeee, ben de aynı adamın yansıması olduğumdan ve bu hikayeyi bildiğimden, bir Avusturya dönüşü değil de, bir Amerika dönüşünde başladım sigaraya. Hem ikisi de A ile başlıyor. Pehh A ile başlayan kelimelerden hazzetmem, yalan da bu, olsun konu gereği yalan söylemiş olayım. Hala hissi kablel vukudan bir işaret gelmediğinden, ölesiye babamdan bahsetmek hakkım 😀 Anaaaa göndermeyi anladınız mı, valla mı, ülen ne kadar akıllı adamlarsınız!

Son birkaç cümle daha edeyim peder için, sonrasında his’se bağlayacağım. Neden mi, benim işim bağlamak, sanırım bu yüzden varım, varlığımın oluş sebebi bu: bağlam.

Bu bahsedeceklerim, benim için her zaman  etkileyici olmuştur, ve neden böyle bir adam olduğumu anlatır en güzelinden. Sene kaç bilmiyorum, mamam önde ben arkada. Kocaman bir kapıdan içeri giriyoruz. Bir miktar dümdüz yürüdükten sonra, sağa kıvrılıyoruz. Biraz yürüyünce bir tane mezar, kocaman taşı var, baya upuzun. Ben de bir velet olarak merak ediyorum, bunun farkı ne de, bu niye bu kadar uzun..? Adam vatan için hayatından vazgeçmiş, siz bu tür insanlara şehit diyorsunuz, şehit olmuş. O zamanlar mezarlıkta şehit bölümü yok, bu da ne demekse! Pehhh… Biraz daha ilerliyoruz, bir tane Aile var, o da dikkatimi çekiyor, hepsi aynı soyadına sahip. Matematik bilgimle çıkarma yapıyorum, bir tanesi 10 yaşında, biri 14, biri de 25 yaşlarında… Biraz daha bilgi var taşlarında, Almanya’daki yangında ölmüşler, anne ve çocukları… Üff, ben de gurbetçiyim, sonra annemin anlattıkları geliyor aklıma,”… bizi hiç sevmezlerdi zaten…”. Bu aile de bir göçmen istemiyoruz saldırısında heder olmuş. Babayı düşünemiyorum! Papa ölmemiş çünkü, sadece anne ve çocukları. Çocuk aklım hayal ediyor, o taşları geçip gitme sürecinde; zeki olmanın dezavantajı bunlar hep! İstemediğiniz şeylerin içinde bulursunuz kendinizi.

Yıllar yılı o şehit denen abi de, bu aile de hep yerinde kaldı. Babam da… Bir yere kıpırdamadı hiç kimse. İnsanlar bana deli diyor, dengesizmişim, hayattan haberim yokmuş… Ahaaaaaaaaa 😀 Hayat benim güzel insanlar, hayat benim! Kaybettiğiniz şeyleri barındıran, sizin aslında neyden  yapıldığınızı anlayan… Üff kendimi de övdüm burda 😀 Yok, his’ten bir geri dönüş olmadı. O zaman birazcık insiyatif almanın zamanı. Ne de olsa, işim bu: bağlam.

“Dertleri zevk edindim bende neşe ne arar” Ohhhh missss, bizde neşe ne arar. Aramaz, bizde neşe yok. Elemle kalbim bedbaht olmuş; kafamdan bir türlü eskileri atamıyorum. Öyle böyle değil, bir hayatım var; ama ben hiç bir şeyi unutamıyorum. Hatırladığım her halt beni alıp benden götürüyor. Bilseydim eğer, bilmeseydim eğer; bu yaşadıklarım hep ağır bana, hep eskiyi arıyorum.Eskiler… Ahhh eskiler,neden bir türlü benden kopmıyorlar!

 

Bunu demek istedim. Yukarıda yazmaya çalıştım. Yazı, her zaman yazanla ilgi olur. O zaman burada son noktayı koyayım; ya  da öyle bir şey.

Hep ordan burdan bahsettim; ama değil. Babamı seviyorum, babamla gurur duyuyorum, neden mi, babam bu:

babam-bu

 

Baba, harf tekrarını içeriyor.Tekrar eden harfler, sevginin, dayanışmanın, aile olmanın tekrarı. Annedeki, mamadaki gibi; hep tekrar. Neden, tekrar etmeyen şey ölmeye mahkum!

Babam bu

Posted in Sallamalar | Tagged , , , , , | Leave a comment

2016-2017 Türk Beyin Takımı Sporcu Yetiştirme Programı Giriş Sınavı Sonuçları

15 Ekim Cumartesi saat 12:00-14:00 arasında İstek Okulları Acıbadem Kampüsü Lise bölümünde giriş sınavı yapıldı. Sınav bilgiden ziyade muhakeme gücünü ölçen bir sınavdı.

Sınava 209 kişi kayıt oldu, 116 kişi iştirak etti. Detaylı sonuçları burada görebilirsiniz: 2016-2017 TBT Sporcu Yetiştirme Programı Sonuçlar

TBT

İlk 3 sırada yer alan Sarp Baran Dökme (İstek Acıbadem Fen Lisesi), Ekrem Bal (Burak Bora Anadolu Lisesi), Öykü Öner (TEVİTÖL), Nevzat Erkmen Başarı Bursu hakkı; 4-6. sıradaki Senem Işık (TEVİTÖL); Melodi İnceboz (TEVİTÖL), Mert Dilek (İstek Semiha Şakir) Akıl Oyunları Bursu hakkı kazandı.

İlk 30, 2016-2017 yılı Türk Beyin Takımı Sporcu Yetiştirme Programı’na asil listede yer alarak kayıt hakkı kazanmıştır ve üstteki dokümanda belirtilmiştir. 18-25 Ekim Asil Liste kayıtlarında, hak kazananların gelememe durumlarında ise, yedek listedekiler (31-40 arası) sırayla çağrılacaktır.

2016-2017 Türk Beyin Takımı Sporcu Yetiştirme Programı Hakkında Detaylı Bilgi: Program Hakkında

Bu eğitimi verecek olan bu Serkan Yürekli denen adam kimdir sorusuna cevap vermesi açısından, Serkan’ın zeka oyunları alanında yaptıkları: Serkan Yürekli Kimdir ya da değildir

18 Ekim tarihinden itibaren velilerle irtibata geçilmeye başlanacaktır. Program kayıtları 18-25 Ekim Asil, 26-31 Ekim Yedek Liste için yapılacak, kayıt olan 30 kişinin velileriyle 29 Ekim saat 12:00 – 15:00 arasında toplu veli görüşmesi yapılacak, ve ilk ağızdan program anlatılacaktır.

O hâlde, sağlıcakla kalın

Unutmadan, Cenan Hocamızın elinde, sınavdan kareler:

 

3

Posted in Türk Beyin Takımı | Tagged , , , , , , , , , , | Leave a comment

Matrak Çıplak Kare Bulmaca 4

Matrak Çıplak Kare Bulmaca Lig’ine hoşgeldiniz. Ligin dördüncü MÇKB’si. Başlamadan önce lütfen bunu okuyunuz, burada Lig Kuralları ve neyin ne olup ne olmadığı anlatılıyor.

Soru: Matrak Çıplak Kare Bulmaca 4surat-4

Yayın Tarihi ve Saati: 30.09.2016

Son Gönderim Tarihi ve Saati: 28.10.2016 – 13:29 

Geçen ayın sorusu için, lütfen buradan yakın

*** Önemli not: Puanlandırma 1000’den başlayıp gönderilen güne göre azalmaktadır. Lütfen puanlandırma kısmını dikkatlice okuyunuz ve ona göre hareket ediniz.

An itibariyle Puan Durumu

MÇKB4 pdf olarak, kolay çıktı almak isteyenler için

Pdf istemem, ben buradan kopyalar Word’e yapıştırır, oradan çıktı alırım diyenler için:

Soldan Sağa:
1- Sanatla falan ilgili bir kelimeyken, 2. harfiyle 4. harfi yer değiştirirse düzleme sıfır dereceyle yatmış sekiz olur – Kill Bill’in sarışın bombası “… Thurman” – Kare Bulmaca’da ilaç (Çok mantıklı, ilaç ve onu vücuda almak, başka ne olabilirdi ki!- yazarın notu)
2- Eski dilde birden fazla esir için söylenir – Brom’un takma adı – Ananemden çok duyardım küçükken, böyle yaşını başını almış bir ehtiyar görüp de, eğer o ehtiyar da süs püs içerisindeyse, ananem gözlerini devirerek kadına “…” derdi; kelime göbekten ikiye ayrılsa bir kömür türü ve bir yağ markasının birleşimi olur aslında
3- Ses, avaz demek; ama şöyle anlatacak olursam: Sodyumsuz, güvertesiz büyük tekne – Vitaminli bir programlama dili – Bir işte başta gelen kimselerin iş tanımının önüne gelen kelime, …solist, … oyuncu – Yemişlerin yenilen bölümü, ya da başına bir harf eklersek bir dokuma türü olur
4- Parola, işaret (Kısacık bir kelime ama, belki mimlemekle bir ilişkisi vardır – yazarın notu) – Şişmanca, toplu, kısa ve kalın yapılı
5- Tüfe’nin biraderi – Kendiliğinden, özünden; tabii eğer başka şekilde anlatacak olursam sessiz sinema oyunundaki gibi: Evet 3 kelime, ilk kelime bir zamir, ikinci kelime gelecek, üçüncü kelime de İngilizce dilinde maraba; birleştirin olsun size “kendiliğinden”
6- Bir harfi değişirse eğer Sinan isimli bir şarkıcının soyadı olur; değişmezse eğer sadece atla beslenen kişi denebilir – Adile Naşit’in hababam çaldığı – Süslenmeye yarayan şey, bezek
7- Mesaj yazımı esnasında “bir” kelimesinin dönüştüğü ya da bi elementin simgesi – Bir Türk Beyin Takımı Üyesi (Yok ben değilim 🙂 – yazarın notu) – Soldan sonra
8- Tarla sınırındaki damla hastalığı – Üniversite talebelerinin kahvehane köşelerinde ya da kampüs sınırlarındaki kafelerde oynamaktan mest oldukları kara bir oyun, koz ne ki? – Bir çıplak vücut resmini ters çevirirseniz, ismi bu olurdu sanırım, mantıken
9- Kamer – Kalın bir nota – Umutsuzluğa, karamsarlığa kapılmaya gerek yok, …’yi karartmamak gerek – Matematikte bir sayı ailesi, rakamların tepesine tepesine çıkıyorlar …’lü sayılar
10- Direnme, ayak direme, üsteleme; tam nerede okumuştum bilmiyorum; ama derler ki “Fazla … kadında beton etkisi yapar” – Altı demek; ama hangi altı (Tavlada iki altı atmaya boşuna o ismi vermemişler – yazarın notu) – Özgür Suriye Ordusu
11- O yer anlamında geçer bulmacalarda, siz ona bir n eklerseniz size nispet yapar – Boy değil – Adile’nin erkek versiyonu mu desek
12- Bir Türk Beyin Takımı adamı, hem de baya Onur’lu
13- Hem bir göl, hem de bir peygamber ismi – İstanbul’da Beykoz içinde yeşili bol bir mahalle ya da Speedy Gonzales’in nidasını hatırlayın – …Memed, Yaşar Kemal
14- Model; ya da çocuğa derler ki, bak evladım o ablayı görüyor musun, işte şöyle iyi, böyle muhteşem, şöyle güzide; aha işte git onu …al – Haksız kazanç demek; ama bir J oker olursa eğer, kelime kazanım ifade eder
15- Bir kişi, başka bir kişiye arayı açmayalım ya da arayı soğutmayalım diyorsa onunla …’ta kalmak istiyordur – Komşunuzu hiç sevmiyorsunuz ve bir gün kafasına saksı düşmüş, şöyle içten gelerek, elinizin içini göğsünüzden midenize doğru sürttürerek aynı anda söylediğiniz … olsun, iyi olmuş – Olağandan daha hacimli, hatta bir tabir de vardır: … kıyım

Yukarıdan Aşağı:
1- Mantık’lı bir Türk Beyin Takımı Üyesi
2- Birden çok isim, bulmacalarda sorulur – Ağaç üstündesiniz, napıyorsun evladım orada diyen annenizin size verdiği emir – Stronsiyum simgesi
3- Eskiden ilkokul sıralarında oynanan, oturmalı kalkmalı oyunun karakterlerinden gocaman olanı – Goethe’nin bir eserinin aklınıT almışlar – Uluslararası yazışmalarda Kıbrıs için Türkiye’ye abi nitelemesi değil de, daha oturaklı traktörlü bir niteleme kullanıyorlar
4- Asker – Kare Karala oyununun mucidi, … Nishio – Twitter’da bir komutun kısaltması
5- Eskiden erkeklerin bazı hanımlara kendilerinden zarar gelmeyeceğini göstermek için kurduğu cümle: Sen benim dünya ahiret …msın – İstiklal Marşı’ndaki mısralardan birinde olumsuz hali kullanıldığında kurban olayım deniyor, o zaman bu haliyle kurban olmamak lazım – Bir şerbetli tatlı, anagramı bir başkent
6- Fazladansene – Yeni Zellanda’nın plakası – Bebe’nin göbeği
7- Pozitif bir ilimiz – Böyle nahoş mu desem, kokoş mu desem; liberal gözüküp sürekli kendi çıkarı peşinde koşan kişilere denir – Bir türlü bitmek bilmeyen polisiyemsi dizi “… Sokaklar”
8- Tümör – Baba’nın göbeği – Hatay bir element olsaydı simgesi bu olurdu herhalde – Kardeş karılarından herbirinin ötekine göre adı (Valla ben yapmadım tanımı TDK abi yaptı – yazarın notu); iki harfi yer değiştirirse eğer, dolgun anlamadına gelir
9- Nedense doğru çözdüğü sorularla değil de yanlış çözdüğü sorularla nam salmış Türk Beyin Takımı Üyesi – Yumaşakça bir malzeme ismi olarak da anılıyor ki, ismi de onu oluşturan kelimelerin kısaltmasından geliyor; ama biz taaaa 90’lara gidelim ve soralım “… Herzigova”
10- Bilirsiniz Dingil bir hakaret etme aracıdır; ama bir araçtaki kullanımıyla aldığı halden kimse kimseye o şekilde hakaret etmez (Etse ilginç olurdu aslında, denemeye değer – yazarın notu) – Van Gölü’ne dökülen bir çay ya da bir a harfi ekleyip kararsanız harfleri yeniden, çözümleme olur – Sözlü dilde tebrik etme yerine de kullanılır; Fiat da kullanır; Alfa, …, Çarli diye de kullanılır
11- Gök ada – Alırsanız eğer birinden, işleriniz yolunda gitmez, türlü türlü fenalıklar gelir başınıza, almamaya dikkat edin
12- Baş çoban – Duaya .. denir
13- Thomas Snyder’in Grandmaster Puzzles’tan önceki bloğunda kullandığı takma ad – TDK, aidata bunu demiş (İnsanda hafif rahatsızlık oluşturuyor sanki kelime – yazarın notu)
14- NİNE/2 – 2004’te Türkiye Zeka Vakfı’nın düzenlediği Oyun 2004’te Türkiye Birincisi olan, ikiz babası Türk Beyin Takımı Üyesi
15- Önünüzde birbirine benzeyen, ama içlerinden sadece bir tanesinin gerçek/doğru olduğı X notası görseniz, nasıl bir soru sorarsınız – Sağlaştırılamamış

Grid

 

Posted in 2016 - 2017 Matrak Çıplak Kare Bulmaca Ligi, Matrak Çıplak Kare Bulmaca, Türk Beyin Takımı | Tagged , , , , , , , , , , , , , , , , , | Leave a comment