Balgam, Ankara’da bir semt?

*Aris ve Efe için

Kendi hâlinde biriyim, öyle herhangi bir şeyde muhteşem değilim… Hani tasvir ederler ya, sıradan, ortalama biri, işte öyleyim. Düzenli bir işim var, düzenli bir eşim var; dedikleri gibi her şeyim düzenli. Evimizde koltukların yeri, tabakların yeri her şeyin yeri düzenli. Ne zaman bu düzen dışına çıkmaya çalışsam… Yok böyle anlatmayayım, çünkü yalan söylüyorum, hiçbir şey düzenli değil aslında. Şuradan anlatacağım:

İsmim Matuf, biliyorum biraz garip gelebilir; ama öyle. Babam bir miktar garip bir adammış söylenene göre. Söyledikleri diyorum, kendisi bizi ben 3 yaşındayken terk etmiş; sanırım çok da matuf bir aile olmadığına karar vermiş, emin değilim. Emin olduğum şey… Himm, şimdi düşündüm de herhangi bir şeyden emin değilim, size de yalan söylememek istemem.

Teyzemin yanında büyüdüm, annemden bir cümle bile bahsetmeyeceğim. Sorabilirsiniz; ama sormayın.

İlk şurada başladı… Sürekli üç nokta koyuyorum, ama size söz verdim; en azından bu anda ne size ne de kendime ihanet etmek istiyorum. O yüzden her şey doğru/gerçek olsun gibi bir amacım var. En azından bu sefer yalan söylemeyeyim, ne kendime ne de size. Çünkü zaten ne zaman başladı tam olarak hatırlamasam da, her şeyin sebebi yalan söylemek, avutmak…

Tamam buldum, nerede başladı. Bir gün, temmuzdu sanırım. Evimizde çok insan yaşamazdı, dahası evimiz demem de yanlış, benim de içinde bulunduğum evde bir tane yaşlı adam, bir tane küçük kız çocuğu, teyzem ve ben. Söylenene göre yaşlı adam teyzemin üvey babasıymış. Kötü bir adamdı, sürekli küfür eder ve sürekli pencereden bakardı. Bembeyaz bir yüzü ve mide bulandırıcı bir bakışı vardı. Neden o şekilde bakıyordu emin değilim. Teyzem ona ne kadar kızarsa kızsın, sigara içerdi, o kadar çok içerdi ki; bazen ne kadar karanlık olsa da beni sigara almaya gönderirdi, biterdi, bitmiş olurdu. Köpekler olurdu etrafta ya da sesler sokakta… Şimdi düşününce ne sesleriydi diye, köpek sesi olmayabilir. Bakın size son derece dürüst olacağıma söz verdim, çünkü son şansım bu. O yüzden emin olmadığım hiçbir şeyden bahsetmemeye gayret ediyorum… Yok gayret etmiyorum, emin olmadığım hiçbir şeyi yazmıyorum.

Bu arada sırası değil belki, yani sırası gelmedi henüz, çünkü daha yenice giriş yaptım; ama o yaşlı adam teyzemin üvey babası değilmiş. Değildi, sanırım bunu her zaman bililiyordum. Her zaman hissettim demek daha doğru. Fakat kendime öyle olmadığını söyledim. İşte kendime ilk defa yalan söylediğim zamandır bu. Gerçeği bilerek onun tam tersi hareket etmek ne demek bilir misiniz? Kendinizden başka hiç kimse yokken, ve siz kendinize bile yalan söylüyorken… Bir insan eğer kendisinin bile ona yalan söylediğini anlarsa, asla kimseye güvenemez. Çünkü kural budur: İlk önce kendisine inanmalıdır insan, eğer bunu yapamıyorsa onu sevenlere; eğer bu da yoksa onu sevme ihtimali olanlara. Sürekli sevgi dedim, lakin güven sevgiyle birlikte yürür, sonra koşar, sonra dinlenir ve bir yerde ölür. İşte siz bunu yapamazsanız, o zaman kendi mapusunuzda yalnız kalırsınız. Kendinizle kalmak, kendinizle sıkışıp kalmak ne biliyor musunuz..? İğrenç bir şey. Değersizliğin hayat bulmuş hâli, ete kemiğe bürünmüş şekli. Kendinizden iğrenirsiniz, nefret edersiniz; nefret etmemek için sözler verirsiniz… Lakin siz sebepsinizdir, kötülüğün sebebi. Bu şekilde görürsünüz kendinizi; ama böyle olmadığına inandırmak istersiniz. Mutlu olmak için çabalar, size kötü davrananlara bile iyi olursunuz. Tam tersini hissetseniz de, her şey… Himmm temmuz diyordum. Temmuzdan devam ediyorum.

Sıcaktı, bunaltıcı bir hava, yapış yapış. Hatta dışarıdaki sesler bile, bu yapış yapış olmaktan üzerine düşeni almış gibi, havada yayıldıkça yayılıyorlardı. Su içmek için aşağıya indim. Evimiz, yani ev, iki katlıydı. Tahta merdivenlerden inerken her zaman dikkatli olmaya çalışmışımdır. Çünkü merdivenler nasıl gıcırdardı belli değil! Sanki yaşlı bir adam, sıfırın altında bir derecede sokakta kalmış ve takma dişleri zangır zangır titriyor, birbirlerine vuruyor. Üst çene alt çeneye düşman olmuş, öyle bir çarpışma, öyle bir savaş alanı ki; kim kazanırsa kazansın yaşlı adam kaybedecek. Köşedeki testiyi aldığımda elime, yaşlı adamın sesini duydum.

“Gönder… Sana ne hem, senin çocuğun mu! Sevmiyorum, bana bakışlarını gördün mü?” Testiyi kenara koydum, ses çıkardı yoksa. Bir süre ses yoktu, sonra o yaşlı adam tıksırdı, büyük ihtimalle cebinde duran kareli mendili çıkardı ve balgam tükürdü. Birkaç defa şahit olmuştum, yeşile çalan iğrenç bir rengi var. Bir insan yaptıklarından ya da ondan çıkandan utanmalı. Ben dişlerimi fırçaladığımda, eğer lavaboda herhangi bir kalıntı kalmışsa elimle silerdim. Sonra elimi yıkamam gerekirdi; defalarca elimi yıkardım. Aklıma o yaşlı adamın balgamını lavaboya boşalttığı gelirdi… Tiksinirdim, hep tiksindim sanırım. O da benden tiksiniyordu.

Teyzemin sesini duydum sonra: “Muhtarla konuştum… Bir yer varmış… Valiliğe yazacakmış… Durumu biliyor zaten…

“Ben de onu diyorum…” Cümleyi bitiremeden tekrar tıksırmaya başladı. Pencerenin açılan sesini duydum, hemen sonrasında sigara kokusu geldi. Ve ardından: “Gitsin bu evden, nereye giderse gitsin… Gördün mü nasıl bakıyor bana..? Her şeyi biliyor… Lanetli bir çocuk bu. Boşuna…”

Yaşımı tam hatırlayamıyorum şimdi, çünkü kimse hatırlatmadı. Küf kokulu bir yerdi, dışarıdan güzel, ama içeriden kokuşmuş. Bir tane tahta yatak verdiler, ya da bana o zamanlar tahta gibi sert geliyordu. Yastığım yoktu, nedense en çok bu aklımda kalmış. Dediğim gibi hakikaten kaç yaşındaydım hatırlayamıyorum, size yalan söylemeyeceğim dedim, söylemiyorum. O günden sonra ne yaşlı adamı ne de teyzemi ne de o kız çocuğunu bir daha gördüm. Himmm, tam olarak doğru değil. Bir defa daha gördüm teyzemi, yaşlı adam öldüğünde. Komik olan neydi biliyor musunuz, ne teyzemin üzüntüsü ne de küçük kız çocuğu, orada değildi çünkü kız… Yaşlı adamın mezar taşındaki soyadı ile benimki aynıydı.

Şu yaşımı hatırlıyorum ama, 18 olduğumda beni kaldığım küflü yerden gönderdiler. O küf kokusu hiçbir zaman çıkmadı üzerimden. O kadar çok yıkardım ki, elimi, yüzümü, vücudumu… Ama hepsi abesti, gitmedi, hep küf kokardım, bu yüzden hastahaneye çabuk uyum sağladım, hatta o kadar uyum sağladım ki, sanki oradaki herkes beni yıllardır tanıyor gibiydi.

Tam olarak yaşımı yine hatırlamıyorum, ama kayıt esnasında doğum tarihimi sormuşlardı. Ben biraz kesin olmayan şekilde konuşunca nüfus cüzdanımı istemişlerdi. Bir cüzdanımın olması gerektiğini o gün öğrenmiştim misal. Misal dediğime bakmayın, size garip de gelebilir. Ama size söz verdim hakikatleri anlatacağım diye. Devletin kayıtlarına baktılar, ben de bakayım demedim. Çünkü o kadar gariplerine gitmişti ki… Babamın ve annemin, o ufacık dikdörtgende yazdığını sonradan öğrendim. Cesaret ettiğimde, edebildiğimde. O yüzden o yaşlı adamın mezar taşı çok önemli hale geldi.

O iğrendiğim balgamlar çıkıyordu benden de. Oda arkadaşlarım vardı, isimlerini vermeyeceğim şimdi. İsmim çok nadir bir isim olduğu için, aranızda araştırmacı insanlar varsa, beni hastahane kayıtlarından bulabilir, sonrasında da o arkadaşlarımın isimleri de ortaya çıkabilir. Bu arada onlar arkadaşım değildi, sadece aynı odada nefes alıyorduk. Hiç konuşmasam da onlarla, numaralar vermiştim, ya da konumlarına göre isimler: Kapıerkeği, köşekızı, penceregüzeli, suluyaşlı, bebeksiyüz… Zaman geçtikçe… İşte burası… Nasıl diyeyim, akşamları ve gündüzleri, öksürük sesi hiç eksik olmazdı odamızda. Bazen köşekızı, bazen suluyaşlı; ama 24 saat öksürük sesi olurdu. Odamızda girenler ağızlarını burunlarını kapatırdı. Hatta çoğunun yüzünü görmedim diyebilirim; ama gözleri farklı renkte olurdu, ya da bakışları.

Gidip de ilk gelmeyen bebeksiyüzdü. Bir gece geçtikten sonra iyi oldu ve taburcu edildi demiştim kendime. Sonra köşekızı gitti; ki o da geri gelmedi. Herkes iyi oluyordu, görünen oydu. Yoksa neden geri gelmesinler..?

Bir akşam öksürük nöbetim başladı, bu lanet şey de sürekli akşamları başlardı zaten. Nefes alamıyordum. Ciğerleriniz yerinden çıkacak gibi öksürürsünüz, öne eğilin, yana, fark etmez. Lakin o akşam kan öksürmeye başladım. Bembeyaz olmasa da, ben hep öyle gördüm, çarşaflar kırmızıya boyandı. Hemen olmasa da, bir süre sonra sese hemşirelerden biri geldi; gözlerinin kocaman açıldığını hatırlıyorum. Yüzümü gördüğümden emin değilim; ama burası garip gelebilir yine, yüzümü görüyordum. Nasıl görüyordum emin değilim, bembeyazdım. Hep bembeyaz olmak istedim zaten, hiç leke yok, ne kahverengi ne de kırmızı…Bir aralık var, hatırlayamıyorum, birkaç söz belki, ya da ben ürettim bilincimde: öldü, uğraşmayın, kan, çok…

Pencereden bakıyorum 2 gün sonra, 2 dediğime bakmayın, ondandan emin değilim. Penceregüzeli ben olmuştum. Çimenlerin olması gereken yerde çimenler yoktu, ellerinde drenleri ve sigaraları… Tanıyorum ben o yaşlı adamı, aynı… Kendimde değildim büyük ihtimalle. Bir 3 gün sonra, yine emin değilim, sadece güneşin doğuşu ve batışı sayısından hareketle, ya da odanın karanlık olma sayısından…

Her şeyi düzenli demiştim değil mi, hakikaten öyle, çok sıkılıyorum artık. Değiştirmek istiyorum, ama yapamam. 2 tane oğlum var, bir de karım. Babam ayda bir kendilerini ziyaret etmemi istiyor, hem de bütün ailemle birlikte. Şu ana kadar hep kendime sözler verdim: Bunu yapacağım-olmadı; şunu yapacağım-olmadı; bunu kesinlikle yapacağım-olmadı… Anlamı bulamadım, kendi anlamımı bulamadım bu hayatta, bulamadıkça sözler verdim. Ne zaman yapamadım, şimdilerin tabiriyle fabrika ayarlarına geri döndüm, döndükçe daha fazla yalnızlaştım. Bazen kim olduğumu hatırlamıyorum, inanın bazen neden öyle yaptığımı da bilmiyorum. Öyle bir döngü içerisine girdim ki..!

Bir daktilo aklıma geldi, ben bile varlığını unutmuştum. Sevdiğim insanlardan biri yirmili yaşlarımda hediye etmişti: yaz, yazmalısın… Ama kendimi kandırmıştım yine ben, evet yazarım; ama şimdi zamanı değil. İşte eski eşyaların olduğu kutularından birinde buldum, ve yazmaya başladım. Olmayan beni yazmak istedim. Size sürekli doğruyu söyleyeceğimi söyledim değil mi; hepsi yalandı. O kadar uzun senedir kendime ihanet ediyor, o kadar uzun senedir kendimi kandırıyorum ki; artık başka yerlere seyahat etmek, başkaları olmak benim için çok kolay. Hastahanedeki çocuk kimdi, öldü mü bilmiyorum; ama sanırım… Evet, sanırım o benlerden biri, kendime çokça yalan söylediğim zamanlarda, hasta olup ölüm döşeğine düşenlerden, benlerden biri.

Doğru, bu hikayenin mutlu sonu yok, o çocuk oradan kurtuldu mu emin değilim…Bir dakka…

-Efendim karıcım

-…

-Tamam şimdi geliyorum

-Kutuları gördüm de kilerde, eski kitaplarıma bakıyor…

..?

-Tamam, hemen söylerim kapıcıya… Kaç tane dedin?

-Tamam, 2 tane ekmek, bir tane kola

Reklamlar
Yazılar Çiziler içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

2018 Türk Beyin Takımı Seçmeleri – Part 4

Öncesinde Part 3: Bu arada okuyacak insanlar olarak TBT Seçmeleri ile ilgili çok şey beklememelisiniz. Çünkü çok ilginç konulardan bahsetmişim, lakin seçmelerle ilgili değil. Bildiğimden değil canım, sallamışım işte.

Kaç yaşına geldim, daha doğru düzgün anlaşılabilmiş değilim. Kanaatimce, başta anlaşılmak değildi derdim; farklı olmaktı… Ama sonrasında farklı değilim; ben bu insanları anlıyorum, bak onlar gibi olmaya çalışıyorum, o zaman onlar tarafından anlaşılmam gerekir dedim. Ya da demedim, çok emin değilim yine. Lakin, mantıken, buna benzer bir şey demiş olsam gerek kendime.

Anlaşılmak ne demek tam olarak bilemediğim için, sanırım bazı yanlış varsayımlarda bulundum; ki bunlardan biri: Ne kadar anlarsan o kadar anlaşılırsındı. Bunun bariz bir hata olduğunu sonradan gördüm/öğrendim. Çünkü bir insanın, başka bir insanı anlaması için, anlaşılmasına gerek yok. Anlaşılmak sevgi gibi, karşılıksız yapılan bir şey. Tabii siz karşı tarafı anladığınızda, onun sizi sevebilmesi ya da anlayabilmesi için işler bir miktar kolaylaşıyor olabilir; emin değilim yine.

Bir insan başka bir insanı tam olarak anlayamaz! Bunun sebebi; ki basittir, karşı tarafı kendi, yani sahip olduğunuz değer yargılarıyla yargılamaya başlarsınız, bu yüzden. Siz onu ne kadar yargılarsanız, o da sizin için o kadar anlaşılmaz olur. Çünkü anlaşılmak mevzusunda insanların yaptığı hata, ki genellikle: Karşı tarafın yerine koysanız da koymasanız da, o tecrübeye sahip olmadığınız sürece onu anlayamayacağınızdır; ama insanlar bunun tam tersini düşünür. Burada karşı tarafı değiştirmek isteyenlerden, sürekli karşı tarafa göre haklı olanlardan, karşı tarafın sebeplerini anla(ya)mayanlardan bahsetmeyeceğim.

İşin garibi ya da trajik kısmı şurası: Siz onları anlıyorsunuz. Yok, öyle demeyelim; en azından onların ne beklediğini, ne beklemediğini; bir sonraki hareketlerinde ne yapacağını biliyorsunuz ya da anlıyorsunuz diyelim… Lakin onları anlamıyorsunuz, orası kesin! Çünkü anlıyorsunuz dersek, yukarıda yazdıklarımla ilgili kendimle çelişirim.

Evet, tamam… Şimdi, siz bunu yaptığınız için (Yani, yukarıda bahsettiğim kısmî anlamak) aynı şeyi karşı taraftan da bekliyorsunuz. İşte, genellikle insanlar öyle değil: Neden? Bunu görseler bile, yani sizi görseler, çoğunlukla size bunu anlatmıyorlar. Neden böyle yapıyorlar emin değilim; ama bu şekilde oluyor. İnsanlar genellikle, bu yaşıma kadar gördüğüm, ağızlarını sizi eleştirmek için açıyorlar; o eleştirilerin neden kaynaklandığıyla ilgili bir merakları yok. Yani Sayın Neo abimiz gibi kaynağa dönmek gibi dertleri yok.

Bugün, Rampage diye iğrenç ötesi bir film izledim; hakikaten iğrenç bu arada. Orada, baş rolde olan ve benim iş yapabilme becerisi olarak hayvan gibi takdir ettiğim Sayın Dwayne Johnson diyordu ki, sorulan şu soruya istinaden: “Neden hayvanları insanlara tercih ediyorsun?” O da buna karşılık olarak: “İnsanların ne olduğunu, özlerinde ne olduğunu biliyorum; istedikleri şey için her şeyi yaparlar; hayvanlar öyle midir: Ya sever ya da sevmiyorsa sizi yerler.” Tabii ki tam anlamıyla değil, besin piramidi açısından yemenin pek sevme ile ilgisi yok; senarist azıcık romantik olayım demiş, ya da artık vegan falan mıydı emin değillim; ama her türlü çok kötüydü senaryo da film de… Neyse bahsetmek istediğim şu: Hayvanların sizi anlama derdi yok, sizin de onları… Böyle olduğunda hadise, istediğiniz kadar hata yapın ya da onlar yapsın (Anakin ve Zeytin – bir gün yazacağım), bir şey teşkil etmiyor; çünkü kimse kimseyi ölümüne eleştirmiyor. Neden mi hayvanlar güzide şeyler, tahmin edilebilir, ne istedikleri belli. Dahası aynı  şeyi onlardan beklemenize gerek yok. Peki, o zaman neden onları anlamak ya da ihtiyaçlarına cevap verme isteğiniz var..? İşte ben buna “sevgi” diyorum. Onların sizi geri sevmesine gerek yok, çünkü sevgi bir alışveriş aracı değil. Onları öyle oldukları için, sevmeye ihtiyacınız olduğu için sevmiyorsunuz, sadece seviyorsunuz. Bu yüzden, bugün Sayın Validemin bana dediği gibi: “Senin içine şeytan kaçmış, sen benim yetiştirdiğim çocuk değilsin…” Tabii orada valideye sormak lazım, sen beni kaç sene yetiştirdin diye; ama o mevzulara girmiyoruz 🙂 

Sözün özü mü ne, insanlar sizi ölümüne yargılar ve sözde bunu sizi anlamak için yaparlar. Lakin tamamen kendi değer yargılarına göre gerçekleşir hadise. Onlar kek seviyor siz sevmiyor musunuz; hata ediyorsunuz o vakit – Onlar yeşili seviyor siz yeşil de olur mor da mı olur diyorsunuz, yine hata ediyorsunuz – Onlar kahvaltıda peynir olması gerektiğini savunuyor, sizse peynir her yerde ver her zaman diliminde yenir, o zaman yine hatadasınız… Benim şeytanlaşmamın bunlarla bir ilgisi yok, ben hak ettiğim için öyle, bugün annemin bana öyle söylemesinden hareketle (Kadın haklı bu arada :D). Lakin anlatmak istediğim: İnsan her zaman yaptığı şeyi yapıyor: Olağanüstü’yü olağan hale getiriyor. Tabii buradan çıkan sonuç ister istemez, o zaman kimse anlaşılamaz oluyor. Ama benim söylemek istediğim bu değil, anlamamışsınız yine beni 😀 Haydi artık zeka oyunları ile birleştirelim…

Önce bu soruya bakın, sorunun ne olduğu önemli değil, soruyu yapan hangi hissiyatla yapmış, onu anlatayım size: Anmak

Zeka Oyunları’nda, bir soru ile karşılaştığınızda bir alana girersiniz; ki bu alan sizden kısmen bağımsızdır. Çünkü bu alanı oluşturan kişi, o zamana kadar sahip olduğu bilgi birikimi kullanmıştır. Soruyu tasarlamaya bu şekilde başlar, kendisi neyse o. Eğer siz onu tanıyorsanız, soruya dâhil olma ihtimaliniz, onu tanımayanlara göre daha çoktur. Kendimle ilgili bir örnek verme adına: Beni tanıyan çözerler, benim saf mantıkla soru hazırladığımı bilir, deneme yanılma yoktur, mutlaka oralarda bir yerde bir başlangıç noktası vardır. serkan bazen, bütün soruyu o başlangıç noktasından tasarlar, bazen de biraz oradan biraz buradan hareket eder; ama deneme yanılma ile ilgili soru hazırlamaz. Şimdi burada kendimi açık ettiğim gibi düşünülmesin, öyle olmuyor:D … İşte bunu bilen çözer, benim 13×13’lük gridimde ona göre hareket eder. Herkes için demiyorum, hakikaten beni anlamış çözerlerden bahsediyorum. Çokça şuna benzer şeyler duymuşumdur: Serkan senin gibi düşündüm, o yüzden burası olsa daha güzel olur dedim… Serkan kelime sorusuydu, senin kedileri ne kadar sevdiğini biliyorum, o yüzden özellikle kedili kelimelere baktım… Serkan senin Oğuz Atay‘ı sevdiğini biliyorum onunla ilgili şeyler aradım… Serkan, senin alışılmışın dışında şeyler oluşmasını sevdiğini biliyorum, alışılmışın dışında şeylere baktım hep… Bu böyle uzayıp gidiyor… İşte verilmek istenen his aslında bu, normal yollarla anlaşılamayan insanlar, kendilerini anlatmak için başka araçlar buluyorlar. Eğer o araçlar, diğer insanların egolarını ölçme ile ilgiliyse, sizi ister istemez tanımak zorunda kalıyorlar, yoksa istediklerinden değil (Bu alan her zaman o yüzden daha eğlenceli gelmiştir bana). Örneğin, 2006’da G.’yi ne kadar çok sevdiğimi bilseydi insanlar, Bulgaristan’da karşılarına çıkan G.’li “De-Fence” isminde çiti daha kolay çözerlerdi; ki örneği de kedi olması lazım.

Şimdi, yukarıda bahsettiğim linkten bahsedeyim. Thomas, GMP‘nin kurucusu. Hayatta takdir ettiğim insan sayısı iki elin parmaklarını geçmez, o da onlardan biri. Geçenlerde sevdiği insanlardan biri hayata gözlerini yumdu. Adam o kadar disiplinli bir adam, bu işi o kadar seviyor ki (Anlaşılmak…), o haftanın editörü olarak kolay bir soru yapmasını rica etmiştim, o da bunu yollamıştı. Fener’in, ölen arkasından ne ifade ettiğini, Işığa ulaşması için nasıl rehberlik yapacağını anlatacak değilim… Peh, bir zahmet bunları da kendiniz anlayın. Ama, Thomas orada bir dünya oluşturdu, dikdörtgen bir dünya, içine değer verdiği kişiyi koydu, sonra da sizden onu çözmenizi istedi. İşte zeka oyunları bu..! Saçma salak iki tane Sudoku sorusu ya da ne bileyim Kakuro çözmek değil! Size bunu ders kitaplarında, ya da kıytırık eğitim odalarında anlatmazlar… İşte benim yıllardır gördüğüm şey bu; hatta daha fazlası: Kendini anlatabilmek, anlaşılabilmek…

Yine giremedim olaya farkındayım 😀 Ama her zaman komik gelmiştir bana: İki işçi insanın yarım yamalak çocuğu bunları yapabilsin! Ülen tabii dünyayı keşfettiğimiz yok, ya da… 😀 Ehhheee, Ferhat da böyledir… Neyse, bir ara Zeka Oyunları ne, bir sürü yazasım var, birilerine lazım olur.

Aha bugünlük burada bitiriyorum, hem yoruldum, hem yarın sözüm var birkaç iyi adam’a; dahası sonraki gün uzağa gitmem lazım…

Öyle yani, ha şimdi aklıma geldi, böyle şeyler de hep bu zamanlarda aklıma gelir:

Ps: Ekşi’de benimle ilgili “ukala” deyen arkadaş, sadece iki kıytırık muhabbet ve kitap imzalama şeyinde benim ne olduğumu anlamaman lazım. Bu kadar yazdığım şey anlaşılmakla ilgiliydi; eğer bu kadar kısa zamanda anladıysan beni, yaz bana, valla; ya da ulaş..! “Seni tanımak istiyorum yiğidim” 😀 Çünkü bildik hatayı yapıyorsun, kendi yargılarınla değerlendiriyorsun. Eskiler demiş ya:  Kişi kendinden bilir…

Bir önceki de bu gruptandı, son zamanlarda epey dinliyorum, yine oradan gelsin:

 

Türk Beyin Takımı, Yazılar Çiziler içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

2018 Türk Beyin Takımı Seçmeleri – Part3

İlk iki yazıda başarısız olunca dedim artık burada (part3) anlatabilirim hakikaten bu seçmelerde ne oldu. Bir önceki yazıda bu seçilecek iki takımın (genç takımlardan bahsetmiyorum) Türkiye’yi hangi yarışmada temsil edeceğini yazdım; link verdim; ama tabii sonrasında büfelerden falan bahsettim 😀 Efendiler ve Hanım efendiler, işte şimdi seçmelerden bahsedeceğim.

Part 1: Baya ilgisiz Seçmelerden: Algı ile alakalı

Part 2: Kısmen İlgisiz Seçmelerden: Büfe ile ilgili

Öncelikle yaşamayı seviyorum. Dur sekocan, bu nereden çıktı? Söyleyeyim dedim. Eskiden, çok eski eski zamanlarda yanlış zamanda doğduğuma inanırdım. Belki, siz de yaşamışsınızdır bu hissi. Hatta yaşamayı boş verin, kesinkez emindim; yanlış zamanda dünyaya geldiğime. Fakat yaşım ilerledikçe şunu gördüm: Daha önce bu şekilde bir yargıda bulunmuştum; ama bunun sebebi benim Hayat’ı pek de tanımamış olmamdı. Oysa, bu zamanda dünyaya gelmemin bana bir sürü artısı oldu; özellikle insan bazında. Hatta şu kadarını söyleyeyim, beni yazar olmaktan ya da mühendis ya da bişi alıkoydu. Bu kötü bir şey değil bu arada, gayet iyi. Çünkü zamanın bize verdiği enstrümanlara bakıyorum, çok daha az acı çekerek, çok daha güzel şeyler yapılabilir; bir Oğuz Atay yalnızlığından kaçılabilirdi.

Bugün Amerikalı bir yayınevinin editörüysem, bugüne kadar onlarca farklı ülkede sorularım bir şeylerin seçimi için kullanılmışsa; örneğin son 7 senedir seçilen Amerika Beyin Takımı’nın oluşmasında, seçilmesinde benim de katkım olmuşsa; ki oldu ve oluyor; Seçmeli Zeka Oyunları Dersi diye bir ders varsa, onlarca öğretmen, öğrenci zeka oyunları ne, ucundan kıyısından biliyorsa, hep bunlar çağın bize verdiklerinden ve bunların içinde benim de dâhlim var; desem yalan olmaz:). Tey tey, bir köylü çocuğunun nelerin içinde olabileceğine bakın! Benim gibi adamlar bile bu kadar fayda sağlıyorsa, siz kim bilir neler yaparsınız!

Hayatımın, yani serkan olarak benim, birkaç tane dönüm noktam var. Öyle noktalar ki, birçoğunda hayatta olmamam gerekiyordu; ki o kadar ballıyım 😀 Hatta gençken, gençken dediğim 18-25 anlaşılsın, hayatı kendi adıma, kendim için, ölümüne zorladığım zamanlardı. Belki öyle değildi de, bana öyle geliyordu. O kadar çok şeye meydan okuyordum ki; tamamı, hep mantık olarak sınırlarımı görmekle ilgiliydi. Hee gördüm mü, yok!:) Ama şunu öğrendiğimi biliyorum: dayanım katsayım çok yüksek. Övgü olsun diye söylemiyorum, bütün bunları zamanında yanlış bir yargıdan ben bu çağa ait değilimden hareket ettiğimden ve sonrasında hatamı gördüğümden dolayı yazıyorum. Bizler, yani an itibariyle var olan bizler, tam olarak doğmamız gereken zamanda doğduk ve tam olarak yapmamız gereken şeyleri yapıyoruz. Rzon‘un seneler evvel dediği gibi: “Her şey olması gerektiği gibi oldu!”

Bu sene yapılan seçmeler neticesinde oluşan takımlar şunlar:

Türk Sudoku Takımı:

  1. Salih Alan
  2. Hatice Esra Aydemir
  3. Taner Karabulut 
  4. Serkan Yürekli

Türk Beyin Takımı

  1. Salih Alan
  2. Serkan Yürekli
  3. Hatice Esra Aydemir
  4. Taner Karabulut

[…ara]

Ben galesiz, komik bir adamım. Hırsımı 22-23’te bir tane Anadolu evladını, saçma salak bir şey için kırdığımda bıraktım. Size öyle şey mi olur diye gelebilir. Ama orada gerçekleşen hadise benim çocukluğumdaki bir hadisenin tekrarıydı. Fakirdik, yalan yok. Hakikaten fakirdik. Eğer bahçemiz olmasa, ya da ananem, büyük ihtimalle sonumuz çok daha farklı olurdu. Ama bahçemizdekiler bize epey yeterdi. Tavuğumuz, koyunumuz vardı. Yani hiçbir şeye ihtiyacımız yoktu. Kolay kolay hasta olmazdık. Olsak bile sağlık ocağına gitmezdik; anane iyi ederdi bizi. Nihayetinde doktor demek para demek. Tabii ki Sayın Validemin birikimi vardı; ama… Ülen burası Türk filmi olur ya. Benim annem, valla kendisi annemdir; seneler boyunca para ne bilmedik; dediğim gibi ihtiyacımız olmadı. Canın tatlı mı istedi bahçe var işte; olmadı mı, ananem şeker ve yufka ekmekle bir şeyler yapardı. Benim annem bana hiç harçlık veremedi. İstemez miydi vermek, elbet isterdi; ama yoktu. Biz de çalmayı öğrendik, annemin bana o kadar sene öğrettiklerine ters olarak; biz de dediğim ben, çoğul kullanınca daha karizmatik oluyor :D. Ya da cinci (bilye) oynardım, baya iyiydim; üttüğüm (yendiğim) adamlara geri satardım o bilyeleri. Bakkaldan daha ucuza satardım; ki benden alsınlar; ahaha serbest piyasa ekonomisi abi, dedeceğim demek ki neeler öğrettiyse bana ölmeden evvel :D. Dahası, insanların meydan okumaya nasıl tepki verdiklerini de öğrenmiştim. 😀 Yaşım mı kaç, 8-11 arası. Epey para kazandım; ama annem tasvip etmezdi bu bilye işini. Birini yendiğinizde, onun canını sıkıyordunuz. Tek sormanız gereken, bir kere daha var mısın? İşte böyle, sadece bu soruyla bir sürü bilye satmışlığım var 😀

Anneme göre yeteneklerimle değil de, şansımla kazanıyordum. Neyse efendiler, bu hatun, o kadar sene üstüne bir tane yeni elbise ya da babıç almadı. Ne mi dedi, okuyup adam olacaksınız, bu biriktirdiklerim hep o günler için.

Tey tey, eğer bizim hayatımızı objektif film yapsalar, annem Aziz olur; bense günahkâr, onu anlamadığım gibi her şeyle ilgili onu suçladım. 🙂

Benim annem, tüm bu hiçliğin ve yokluğun arasında bana hep doğru olmayı öğretmeye çalıştı; hep bunun için uğraştı. Bense hep kızdım ona beni bunlara mahkûm etti diye. Hatta bizim ailemiz niye böyle diye. 11’li yaşlarımda daha kötüsünü gördüm, beni yurda verdiklerinde. Ama annem yine ileriyi düşünmüştü. Yalan yok, bir tane erkek evladını uzaklara göndermek ona zor gelmiş olsa gerek; ama bunları hep okuyayım, adam olayım diye yaptı. O kadar komik ki hikaye: Annem de ben de ayrı yerlerde acı çekiyorduk ve bunların tamamına ilerdeki güzel günler için katlanıyorduk; ama tabii ben çocuk olduğum için ilerdeki güzel günleri bilmiyordum; annemin de bildiğinden şüpheliyim. Sözün özü mü ne güzel insanlar: Bugün ben varsam, aha yalansız söylüyorum; benim annem böyle bir anne olduğu içindir; ki anlamam yıllarımı aldı. Özür dilerim anne seni üzdüğüm zamanlar için, valla…

Bir müzik arası verelim, size azıcık ters gelebilir; ama ben saatlerdir dinliyorum, agalar baya iyi, en azından benim müzik zevkim adına çok iyiler.

Evet arayı verdik. Bu senedeki TBT Seçmeleri’nde ne oldu. Dedim ya, komik bir adamım ben. Bir ortama girdim örneğin, herkes kasım kasılıyor; işte o esnada devreye girerim, şaklabanlıklar yaparım, birilerine laf atarım… Sebebi basit: Hayat bu kadar kasmak için elverişli bir alan değil. O yüzden eğlenin. Senelerdir TBT Seçmeleri’nde kendime böyle bir misyon yükledim.Sıkıntı ne, bu kadar komik olmaya çalıştığınızda yarışmaya konsantre olamıyorsunuz. Sonra mı ne oluyor, takım dışında kalıyorsunuz. Tabii ki bunu komik olmama bağlamıyorum; o kadar iyi çözerken bir adam nasıl dışarda kalır, tabii ki hataları yüzünden. Ama o hatalar işte, benim konsantre olamamamdan kaynaklanıyordu. Bir yerde pusula kayıyor, sonrasında ben, yarışma gibi ciddi ortama geri dönemiyordum. Hoş, emin değillim dönmek istiyor muydum?

Bu sene kendime söz verdim, o kadar komiklik yapmayacaktım; valla o kadar yapmadım. Sadece Ümit abimle goygoy yaptım. Çünkü onun bende yeri ayrıdır, baya ayrıdır. Çok ilginç adamdır, çok zeki bunun yanında hayvan gibi  akıllı adamdır. Dahası, normalde bu kadar zeki ve akıllı adamlar asosyal olur diye bir çıkarım var ya, işte Ümit abim tam tersidir. Her sene de atışırız, goygoy yaparız. Zaten komiklik oradan başlar. Oradan Murat Koz’a sıçrar, artık o anda kim varsa orada 😀 Tarihlerden ne bilmiyorum, ama herhalde 2005-07 olsa gerek, Amerika’dan döndüğüm zamanlar. Ferhat gibi, Ümit abim de İtülüdür, benim olduğum gibi. Ona şunu sormuştum Kadıköy’de, Saray Muhallebicisi’nin önünde, dergiye doğru yürürken: “Abi, ben sizin gibi nasıl olacağım, ne yapmalıyım?” O da bana anlatmıştı. Tey tey…

Nereden nereye, neyse ben yine tam olarak giremedim olaya; bir dahakine…

Öperim güzel insanlar :*

Türk Beyin Takımı, Yazılar Çiziler içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

2018 Türk Beyin Takımı Seçmeleri – Part 2

Nedense bu başlıklara “part” yazmayı seviyorum. Bu yazacaklarım geçtiğimiz günlerde yapılan Türk Beyin Takımı ve Türk Sudoku Takımı Seçmeleri ile ilgili olacaktır. İlk Part’ı yazdım; sizi uyardım alakası yok diye, umarım bunun olur 😀

TBT 2018 ve TST 2018’in bütün soru ve çözümlerini, ayrıca sonuçlarını aha burada görebilirsiniz.

Şimdi, bu takımlar ne için seçildi efendiler; aha bunun için… Bunun için dediğim, 4-11 Kasım tarihleri arasında Prag’ta, 27’nci Dünya Zeka Oyunları Şampiyonası ve 13’üncü Dünya Sudoku Şampiyonası düzenlenecek. Bu sebeple seçildi Türk/iye takımları, gidip orada Türkiye’yi temsil edecekler. Şampiyonaların resmi sitesi ahan da bu.

Annemin, her Türkiyeli hanım gibi bir büfesi vardı. Büfe deyince aklınıza böyle tostçu falan gibi bir şey gelmesin. Onun da ayrı bir olayı var, bizim oralarda zamanında bu tür butik şeylere[Bir ara butik demeye başladılar bu tür girişimlere –  buradan aklımda kalmış, Gülçe’den büyük ihtimalle] (Tey tey zamanında hamburgerci bile açılmıştı bizim ilkokulun karşısına; işte ona büfe derdik. Köy yeri len, adamlarda nasıl bir girişimci kafası varsa 😀 Ahahahha) Şeyi hatırlattı, yine bir ara Doğu’daki insanlarımıza Klasik Müzik tınısı vermeye çalışıyordu “moderen” insanlar. Onlar da bu ne len deyip geliyor, sanırım bir daha yamacına bile uğramıyorlardı. Bu şekilde aksettirilen birkaç tane haber okuduğumu hatırlıyorum. Her neyse, bu genç girişimci arkadaşların kafası da öyleydi herhalde, Akköylü insanlara hamburger yedirelim biz, nihayetinde hayatlarında hamburger mi yedi lan bunlar demişler sanırım (Tabii hikayenin olurunu bilen varsa paylaşsın) 😀 Ahhahhahaha. Büfeden nereye gelmişim, pardon. Hatta bu seçmelerden büfeye nasıl geldim ya be 😀

Daha küçüğüm o zaman, ayan beyan (Yine ilginç, Muzaffer Ayan‘ın soy isminin bu kadar açık ve ortada olduğunu bilmiyordum. Kendisi benim ilkokul öğretmenim olur; kral insandı (belki hâlâ öyledir), biraz eli ağırdı; ama ben ve benim gibiler çokça saygı duyar kendisine. Tey tey, hâlâ bağlama çalışı, beyaz kıvırcık saçları, bana yaptırdığı kafa masajları….) hatırlıyorum ha, cam gibi… Akşam olur, biz her köylü insan gibi odamıza çekilirdik. Köylü insanların kişi başı düşen odaları yoktur. Şuna göre tanzim edilmiştir evler: Misafir Odası, Oturma Odası, Banyo, Mutfak… Banyo deyince tuvalet de orada zannedilmesin, yok öyle bir şey. Köylü insanların evlerinde eskiden tuvalet evin içinde değildi. Nihayetinde ev kutsaldır, orada mahrem bir yaşam sürer, insanlar güzel şeyler falan paylaşır. Oysa, büyük küçük olaylar olsun, bunlar çok da ev içinde yapılacağı düşünülmemiş kanaatimce. Hani derler ya, köpek bile yemek yediği kaba pislemez diye 😀 Benzetmeye bak, anlayın işte güzide insanlar. Ev içinde yapılan ve ev dışında yapılan şeyler vardı eskiden köy yerlerinde.

Bizim evimiz, yani ananemin evi ise bir oda daha içeriyordu: Yatak Odası. Ananem kalırdı orada, aslında her zaman kalmazdı, bazı zamanlar kalırdı. Dedem ve onun odasıymış. Misal, dayımlar ya da başkaları yatıya kaldı mı, Avusturya’dan ya da başka yerden gelmiş olurlardı, o odada uyurlardı. Dediğim gibi köylü insanların çok odaya ihtiyacı olmaz. Çünkü onlar her şeyi birlikte yapmaya alıştığı gibi, uyumayı, yemeyi vs de birlikte eda ederler. Oturma odası yatak odasına dönüşür. Bizim evimizde oturma odasında iki tane divan vardı. Bir tanesinde annem, bir diğerinde ananem yatardı. Biz de kız kardeşimle birlikte yerde yatardık. Sobamız vardı her köylü insan gibi, 4 kişi ufacık bir odada mutlu mesut uyurduk; kış aylarında sobamız vardı :D. Ülen şimdi millet anlamıyor, yazında mı sobaları varmış geyiği olmasın…

Ananem, sabah ezanına müteakip tarlaya giderdi. Ya ot toplardı ya da başka şeyler yapardı. Eski insanlar, öyle yatayım, keyif çatayım gibi olayda değiller; değildiler en azından. Sanki sürekli bir şey yapmak gibi bir dertleri vardı. Sonrasında annem kalkar, bize kahvaltı hazırlar, eğer kışsa yattığımız odada yer sofrasında yerdik; eğer yazsa, ya kapı önünde ya da evin önünde erik altında yemeğimizi yerdik. Biliyorum fazlaca detay veriyorum; ama inanın büfeye oradan da bu seçmelere geleceğim 😀

Büfenin merkezinde tüplü bir televizyon vardı, markası neydi, neydi markası… Beko;  öyle olması lazım. Üzerinde bir dantel örtü vardı. Eskiler bilir, daha eskiler her şeyin üzerini dantelle örtme gereksinimi içerisinde insanlardı. Bunu da anlamıyor değilim. Sebepleri basit; ama burada anlatmaya kalksam konu iyice dağılacak. Neyse efendiler ve hanım efendiler.

Merkezin üzerinde, yani teli (telly)nin durduğu yerin hemen üzerinde -ki kare bir boşluktan bahsediyoruz, büfeyi yapanlar tv’nin maks boyutunu biliyorlarmış; ülen eskiden üreticiler baya standartlara hakim olsa gerek- dikdörtgen bir alan vardı. Önünde elle sağa sola iterek ve kaydırılarak açılan bir cam vardı. Annem oraya sadece misafirler geldiğinde çıkardığı tabağı çanağı koyardı. Tv’nin hemen altında aynı boyutlarda başka bir dikdörtgen alan vardı, yukarıdakiyle aynı özelliklere sahip, işte orada camdan fil heykelleri, ceylan vs; bir de yine tabak çanak vardı. O tabak çanakların hakikaten mühim misafirler geldiğinde oradan çıktığına şahit oldum. Fakat o evde sürekli ikamet etmek durumunda kalan insanlar için bir miktar hüsran oluyor, sadece belirli gün ve haftalarda o tabak çanağın dışarıya çıkması. Neden mi, sanki siz o kadar önemli değilsiniz diye hissettiriyor. Lakin burada mahalle baskısı denen şey ve “elalem nedercilik” var. Çünkü ne annem ne de diğerleri bunları okulda öğrendi. Yani bir büfen olsun, orasında bu olsun, şurasında şu ve sadece bunları şöyle insanlar evine geldiğinde kullan. Yine burada başka sebepler var, yazmayacağım onları. İşim o değil zaten. Ama emin olun şunu biliyorum, öyle çok yemek seven çocuk değildim. Lakin bu kaplarda çorba bile verilse imanına kadar inerdim. Bu da nasıl bir cümle oldu, ahahah..! Hatta ekmekle sıyırırdım. Saygımdan ha, bana o tabak çanak çok ayrı bir yapı gibi gelirdi. Eğer onda yemek vs bırakırsam, bir şeylere ihanet edeceğim diye düşünürdüm. Bu yüzden tıka basa yediğim zamanlar, çatlayacak kadar, işte o “önemli insanların” [VIP] evimize geldiği zamanlar olurdu.

Alt dikdörtgenin altında 8[6 da olabilir, bir süre düşündüm, baya arada kaldım] tane çekmece yer alırdı. Bunu da şöyle düşünün: Bir tane dikey çizgi aldınız ve TV’nin ağırlık merkezini (Eğer mühendisler adam gibi yapabilmişse; ama zannetmem ki mühendislerin bunun ağırlık merkezi tam dikeyde olsun diye hesap kitap yaptıklarını… Hatta ben, mühendisleri biliyorsam, bir mühendis olarak, zerre derdini gütmemişlerdir bunun. Neyin derdini gütmüşler ve hesap yapmışlardır: Bu Tv, insan tarafından taşınırken, ağırlık merkezi tam olarak şurada olsun ki taşıması kolay olsun. İşte bilenler bilir, tüplü bir tv’yi kucakladığınızda tüy gibi hafiftir, bir noktaya doğru çeker, ilginçtir… Çünkü ağırlık merkezi sizin onu en rahat taşıyabileceğiniz konumdadır.) Neyse, işte ikili sırada toplamda 8 çekmece vardı. Bu çekmecelerde, camlı yerlerde duranların aksine ne kadar ilgisiz şey varsa barınırdı. İğne, iplik, makas, krem, tornavida; bazı eski püskü bez parçaları; belki de bir defter vs. Yani cam, arkasını gösterme adına önemliyken: camekân, arkasını göstermeyen şeylerin içine ise ne koyduğunuz çok da önemli değildi. Bizim toplumumuzdaki vitrine oynamacılık, ne olduğun değil kendini nasıl sattığıncılık bu büfe bilincinden geliyor olsa gerek 😀 Ahhahahahah.

Şimdi büfe, ben ve bu Seçmeler (TBT ve TST) olayına gelek. Kış aylarında özellikle, erkenden eve girmemizin gerektiği zamanlarda… Bizimkiler telly’i seyreder, ben de vıyaklardım; ama bunu sesli olarak yapmazdım. Bir şeyler inşa etmek isterdim; her zaman böyleydim. Yaz ya da ilkbaharda dışarıda,  kış ya da sonbaharda içeride bir şeyler inşa etmem gerekirdi. Eğer edemezsem kafam patlayacak gibi olurdu. İşte bu çekmeceleri açardım, içinden benim bilmediğim şeyler çıksın diye. Annemin Avusturya’dan getirdiği eşyaların bulunduğu odaya kaçardım, orada soba moba olmadığı için buz gibi olurdu. Bir şeyler arardım orada, mantıklı, anlamlı; hem geçmişimde bir yere koyabileceğim, hem de eğlenebileceğim… Tabii annem beni ünler (çağırır), bir ara sobalı odaya gider sonra yine gözden kaybolurdum. Her gün böyle yapıyordum demiyorum; ama bazı günler çok daha baskın olurdu. O keşiflerimde neler neler buldum… Kafama göre yorumladım, bir taraflarımdan hikayeler uydurdum 😀 Her neyse, işte o büfenin önünde, arkada soba, olabildiğine sıcaklığını sırtınıza veriyorken, ben içinde bulunduğum sıkıntıdan kaçmak için elime geçen şeylerden bir şeyler yapmak isterdim ve kendime şu soruyu sorardım: Ben neden böyleyim? Ben neden öyleydim?

Hatıralarımda artık her şey birbiri içine geçti, hangisi doğru hangisi yanlış bilmiyorum. Çok zeki bir adam mıydım yoksa öyle gözükmek için mi elime geleni ona göre yorumluyor/d/um..? Bunu hiç bilemeyeceğiz 😀

O büfe sizin sosyal hayatınız. Önemli olanlar ve önemli olmayanların depolandığı bir gösterim alanı. Ama tabii ki merkezde sizi gerçeklikten uzaklaştırmak isteyen telly var. Diğer yerlerinde ise, sosyal statünüzü korumak için göstermek zorunda olduğunuz “şeyler” var. En gereksiz şeylerin olduğu yerler ya da gereksiz demeyelim, ana göre anlam kazanan şeylerin durduğu yerler de var. İşte siz insanlar, tamamen oradaki büfe gibisiniz. Farklı olan şey sizin büfenizde duramaz, çünkü yer yok. Koymaya çalışsanız sırıtır, sığıştırmaya çalışsanız, sizi değerlendiren diğer insanlar bu ne burada der ve siz cevap üretemezsiniz. O yüzden saydam olmayan şeylerin arkasına gizlersiniz istemedikerinizi; benim gibi eşyaları…  😀

Size bu kadar kızmamın sebeplerinden biri bu. Beni siz dünyaya getirdiniz; ama sadece çekmecelere izin verdiniz. Çekmecelerdeki önemsiz şeyler benimle anlam kazandığında ya bana kızdınız ya da çekmece içeriklerini değiştirdiniz 😀 Ehehehhee, eskiden sizi anlamazdım; ama anlıyorum artık (baya bir zamandır), vitrin ne, telly ne, büfe ne, yemek ne; göstermek ne demek…

Sözün özü güzel insanlar, TBT’ye başlayacak yer kalmadı, az sonra 😀

Size şimdilik bununla veda edeyim: (Bu arada ağır Hristiyanlık kokar ha :D, eheheh)

Türk Beyin Takımı, Yazılar Çiziler içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

2018 Türk Beyin Takımı Seçmeleri

İlk önce, yani başlamadan önce şunu söyleyeyim; giriş kısmı bir miktar uzun olup, TBT Seçmeleri ile ilgili olmayabilir; olmayacak 😀

Algı: Ne olduğunuz değil, nasıl göründüğünüz…

Normalde sürekli yazmam gerek, çünkü anlatamıyorum kendimi. Hoş, birkaç senedir bakıyorum, aslında kendimi anlatacak pek bir şeyim de yok 😀 O zaman algı üzerine oynamak en güzeli. Çünkü algı denen şey çok ilginç bir şey. Hatta buna uygun düşen bir şey ekleyebilirim buraya:

Tamam “delusion” tam olarak algı değil; ama nedense bende aynı hissi uyandırıyor. Toplum ya da daha küçük âlemde aileniz, sevdikleriniz bir algı yaratmınızı istiyor. Belki doğrudan istemiyorlar bunu; ama şu sözel kodlar var ya: Böyle olmalısın, bunu yapmalısın, şöyle giyinmelisin, şuna inanmalısın, şunu düşünmelisin… İyi insan budur, kötü insan budur; bağımlı budur, bağımsız budur…

Her zaman inatçı eşek oldum, biliyorum be keçiydi; ama eşek daha güzel geldi, göndermesi de var bunun; ama uğraşamayacağım şimdi. İşin komiği sizin üzerinizden algı yaratılmasına karşı koyarken, aslında başka bir algı yaratıyorsunuz: İlginç, başka, asi, garip, deli vb…

İnsanlar üzerinde kendimle ilgili ilk oluşturmaya çalıştığım algı: kötü bir insanım, benden uzak durun oldu, 13-14’lü yaşlarımda. Sonraki (15 sene kadar sonra :D) yıllarda terk ettim bunu; ama inanın uzun yıllar boyunca bu algıyı kuvvetlendirmek için elimden geleni yaptım. İnsanlara karşı öfkeliydim, onların biriktirdiklerine karşı, o kadar şey biriktirmelerine rağmen bu kadar çelimsiz ve çaresiz olmalarına karşı… Ama bir yandan da kimseye zarar vermek istemiyordum. Farklı olmak istediğim yıllar var; belki de bu kadar gözardı edilmemin sebebinin benim farklı oluşuma yormak istememden kaynaklı olabilir; emin değilim, olabilir işte. Hani bir geyik vardır ya: Köprüden önceki son çıkış işte o misal, insanları “ben sapağından” kurtarmaya çalışıyordum. Fakat işin ilginç kısmı, her insan gibi sevilmek, fark edilmek istiyordum; ama bir yandan insanlar ve onların algı düzenlerinden, size biçtikleri rolden nefret ediyordum; tam bir çelişki yumağı…

Çünkü böyle bir durumda kaldığınızda kıpırdayamıyorsunuz. Misal ben, bilim insanı olmak istiyordum, öğrenmeyi seviyordum; ki hala çok severim. Ama bir üniversite okumak ya da sana biçilen yolda gitmek onların algı düzenlerine hizmet edeceğinden hep ayak diredim. Halbuki istiyordum bunu yapmak; ama bir yanım o kadar seneye ihanet edeceğimden bahsediyordu, kendime ihanet edeceğimden… Oysa, geçip giden yıllar bana kendimden başka hiç kimsenin olmadığını öğretti. Bu yüzden, o yolda giden insanlarla, arkadaşlarımla dalga geçtim, onları küçük gördüm… Saçma salak bir şeyin savaşını veriyorlar ve başka insanların yarattığı algı dünyasında yerlerini alıyorlar, sağlamlaştırıyorlar diye. Nasıl, dayalı döşeli bir ev; sizi seven bir eş, lüküs bir araç, bir iş, belli bir düşünce kalıbı, düşmanlar ve dostlar, inanç nainanç vb…

Burada samimiyetle söylemek gerekirse, tüm bunlardan sıyrılmak için kendi algı evrenimi yaratmak için özel bir çabaya girmedim. İnsanlar bana zeki dediler, güldüm; sen akıllısın dediler kafamı salladım; sen neler yapmışsın dediler olur öyle şeyler dedim… Bunları hiç inanmayarak söylediğimi düşünmeyin, o kadar mütevazı bir adam değilim; lakin bir yalan vardı. Yalan yoktu da, eksik bir şey vardı. Ben çocukken şöyle bir şey düşünmüştüm: Eğer bir yaratıcı varsa, ve her şeyi yaratmışsa, demek ki her şeyi inanılmaz güzel yaratmıştır: olağanüstü. Fakat anlatılana göre insan olağanüstü’yü kavramaktan bihaber; ama kavrayabilmesi lazım; çünkü içinde yaşadığı evrende gerçekleşiyor hadise. O zaman olağanüstü’yü olağan yapması gerek, peki nasıl yapar bunu? Üstü’den nasıl kurtulur..? Çok basit, eksik bularak 😀

Ve insan, eksik bulmaya başladı. Kendinde buldu önce, baktı olacak gibi değil, başkalarında bulmaya başladı. Başkalarında bulduğu eksikler bir grup oluşturunca (ortak eksikler) onlara isim vermeye başladı: Cadı, dinsiz, kafir, iyi, kötü, gay vb. Ortaklık buldukça bir algı evreni yaratmaya başladı. Çünkü sadece bir birey bulmuyordu bu eksikleri, başkaları da buluyordu. Zaten grup olarak adlandırma başka başka bireylerin ortak çalışması ile ortaya çıktı. Buna siz, insanlık tecrübesi diyebilirsiniz, ben öyle demiyorum sadece. Tabii ki kafam basıyor, insanlığın ortak birikimleri bizi daha uzun bir hayat sürmede destekliyor; ama bir yandan da algı evreni oluşturuyor. Ve bu algı evreni, sonrasında Şehadet, Namus, Kız, Erkek, Kırmızı Işık gibi şeyleri üretiyor. Yanlış anlaşılmasın, bir anarşist değilim; hatta onlar da başka bir algı evreninin çocukları. Bir yerde şunu öğrendim: Sisteme karşı olabilirsin; ama sistemin sunduğu her şeyi reddederek sevmediğin sistemi alaşağı edemezsin; o sistemin içinde büyümen, bazı şeylerini kabullenip, o kabullenmelerin sana bahşettiklerinden hareketle sistemin bazı sütunlarını oynatmalısın. Komünizme, Liberalizme ve diğer izmlere bakın, içinde büyüdükleri sistemden beslenip, farklı bir algı evrenine yol açmak istemişlerdir. Lakin bunu yaparken aynı isyan ettikleri sistemdeki, algı düzlemindekine benzer bir algı dünyası oluşturacaklarından bihaberdiler. Çok basit bir örnek, bugün LGBT herkes için normal olsa, hatta baskın düşünce bu olsa, LGBT harflerinden birinde yer almayan insanlar, farklı bir algı dünyası oluşturmak zorunda bırakılacaklar, değişmez doğru bu çünkü…

İlk başta, yani 13-14 yaşlarındayken bir anarşist gibi davrandım; her şeyi reddettim; ben haklıyım dedim. Bu algı sonrasında 18-19’larda ben farklıyıma, bu yüzden ayrı kutuplardayıza evrildi. Lakin şu tarafı  unutmayın, tüm süreçte insandım ve sevilmek istiyordum. Bunun olmayacağını anladığımda, ben de değiştim, kendi algımı oluşturdum,ya da ilk videodaki gibi şahsi “delusion”ınıma hayat verdim.

İlk başta zor oldu; çünkü algı oluşturmak tam olarak ne bilmiyordum. Ben yıllarca neysem oydum, nefretini gösteren, iyilik yapıldığında vefa borcunu ödeyen… Ama sizin algı evreniniz bana şunu öğretti: Sen sen olduğun için onların arasında yer alamazsın; sen sen olmadan sen gibi gözüküp onların içinde yer almalısın. İşte bunu anladığımda; ki uzun yıllar sizi gözlemlememin de epey getirisi oldu, ben siz ne isterseniz o olan adama dönüştüm. Bir süre işledi bu algı evreni; ama eksikti, çünkü bazılarınız benim ikiyüzlü ya da sahtekâr olduğumu anlıyordu. O zaman bunun içine bir nebze kendimi koymamın gerektiğini idrak ettim. Nasıl mıydı oluşturduğum algı evreni, delusion: Dinleyen, mantıklı konuşan, sevgiye ilk başta sertlikle yanıt veren; karşıdan gelen cevaba göre yelkenleri indiren ya da eğer fayda sağlıyorsa sertliği belirli bir dozajda devam ettiren; hissediyor gibi yapan, hakikaten hissettiğine kendi de inanan… İşte şimdi burada bir parantez açmak gerek, neden mi, insanların bir kısmı bana manipülasyoncu dediler. Hatta bir kısmı narsisist, bir kısmı ezik, looser, bir kısmı delikanlı, baba;… Böyle gidiyor, ne isterseniz eklemleyin buraya.

Kendi yarattığım-istemsizce olduğunu söyledim- algı evreninin içinde kaybolmuştum. Bana ne derlerse acaba öyle miyim diye düşünüyordum, sadece düşünmüyor başka insanlara soruyor, testler yapıyor, yazılar ya da kitaplar okuyordum. İşte tüm bu uğraşlar, kendimden çok çok büyük yarattığım algı evreni sadece bir şeyi besledi: manipülasyon; yani algıyı kullanarak diğer insanları kullanmak. Bir ara buna karşı çıktım, sonra kabul ettim; ne de olsa kendi algı evrenleri olan insanlar, eğer aynı şeyi söylüyorlarsa bir bildikleri vardır diye. Size yukarıda bahsettim ya, yaftalama…

Kendi algı evrenim içerisinde kaldığım zaman boyunca sordum, ben insanları kullanıyor, onları manipüle ediyor muyum diye. Buna bazen evet dedim, bazen hayır. İşin komiği burası işte, kendi algı evrenim içerisinde kaybolmuştum. Hoş, birkaç tane çıpam var; komiktir her zaman iş yapıyorlar. Bu da bambaşka bir yazının mevzusu; ama yetiştirdiğim insanlara hep söylemeye çalıştım: Bir tane “core code” olsun diye ve siz her şeyi sıfırlasanız da onun üzerinden tekrar başlayın. İşte bende bu: İnsanlara fayda, benim core code’um bu. Bu beraberinde vicdana hayat veriyor; ki kendisi benim zayıf noktamdır. He, neden söylüyorum zayıf noktamı, çünkü öyle bir algı evreni oluşturdum, siz beni kendi eksiklerinden sakınmayan adam olarak biliyorsunuz 😀

Artık bitireyim, yoruldum çünkü. Sizin kurallarınıza göre oynamadım, kaybettim; sonra sizin kurallarınıza göre oynayayım dedim, yine olmadı. Neden mi, çünkü hayat bu. Benim yaşayış amacım sıkıntılı, eğer olmasaydı, belki de yukarıda bana dediğiniz çoğu şeyde haklı olmuş olacaktınız.

Şimdi size yaşayış amacımı söylemeyeceğim, en azından bu kadar açık belirtmeyeceğim. Başka yerlere, yok, kendi algı evreninize çekersiniz ve üstü kısmından kurtulursunuz. Çünkü benim algı evrenime göre o olağanüstü…

Size bunla veda edeyim, video fotosu kötü olabilir size göre; ama dinleme açısından, benim için hoş. Yazar da ben olduğuma göre, istediğimi seçebilirim 😀

Türk Beyin Takımı, Yazılar Çiziler içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Türkiye Zeka Oyunları 2018

Veeee başladı!

– (Biri) Ne başladı hacı abi?

– (SY) Ne yani, tey tey…

– (Biri) Ne var ki bunda, başlayan her şeyi bilmek zorunda mıyım?

– (SY) Tamam be, artizlik yapma!

– (Biri) Alakası bile yok; senin gibi trip ustası varken bize artizlik düşmez paşam.

– (SY) Lütfen laf sokmayalım!

– (Biri) Onun adı laf sokmak değil, argoya kayma, laf atma dersin, armut…

– (SY) Bir de ders veriyor adam, neyse işte, Türkiye Zeka Oyunları Kayıtları Başladı!

– (Biri) Nerde başladı?

– (SY) 7 Aralık’ta Türkiye Zeka Oyunları Sitesi’nde

– (Biri) Ne oluyor ki şimdi?

– (SY) Ya sen boşver… Hem araya girip akışı bozuyorsun; diyalog olarak yazmak istemiyorum, lütfen çekil aradan.

– (Biri) Sayın S., S Sayın! Benim araya girdiğim yok, sen dâhil ettin beni

– (SY) Tamam, anladım, işte kapı orada, çavv

[Biri çıkar]

 

tzo logo

Part 1: Geçmiş Zaman Olur Ki

Bundan 1 yıl kadar evvel, bir grup insan olarak kafaya koyduk böyle güzide bir şey yapalım diye. Burada İstek Okulları Genel Müdürlüğü’nün, özellikle Kurumsal İletişim Departmanı’nın büyük katkıları mevcut. Nihayetinde organizasyonu o bölümle birlikte yapıyoruz. Ama bu tür büyük organizasyonlarda, kurumsal yapının neredeyse çoğu enstrümanını çalıştırmanız gerekir; o yüzden hem bu yarışmaya katılan, ve dahası yıllardır bu alanda olup, böyle büyük organizasyon yapmak isteyen, yapan kendim gibi insanlar adına; bütün istek Okulları Ailesine, Yeditepe Üniversitesi’ne, Türk Beyin Takımı’na, Milli Eğitim Bakanlığı’na; ayrıca bazı özel insanlara – ki inanmasalar bu fikre, mümkün olmazdı bu organizasyon- teşekkürlerimi ve takdirlerimi sunarım.

Part 2: Türkiye Zeka Oyunları 2017

İlki iki aşamada gerçekleşti. Eleme ve Final. Eleme kısmı online olarak yapıldı. Eleme sonrası Türkiye’nin dört bir yanından 200 güzide insan finallere davet edildi. Güzel davet ettik yalan yok 😀 Tabii burada da bu gençlerin finallere katılmasında büyük emeği olan velileri ve öğretmenleri atlamamak gerek. Ne kadar uzaktan gelirse o kadar çok takdir etmek gerek; kanaatimce de en büyük takdiri Hakkari kafilesi alır. Geçen sene bu organizasyona katılan herkese takdirlerimi çakarım; yani selam çakmak var ya, o misal işte.

Aslında geçen sene ne yaptığımızı en güzel anlatan şey, hemen aşağıdaki video:

Part 3: Türkiye Zeka Oyunları 2018

Çalışmalara hemen başladık, hatta şu kadarını söyleyebilirim. Geçen sene finalleri 11-13 Mayıs tarihlerinde düzenledikten sonra, 15-16 Mayıs gibi organizasyon ekibi olarak oturduk; ne yaptık bu sene, gelecek sene ne yapmalıyızı konuştuk ve konuştuğumuz, karar verdiğimiz şeyleri hayata geçirmeye başladık. Neydi bunlar?

Örneğin bütün liselere açtık yarışmayı; geçen sene sınırlı tutmuştuk.

Eleme kısmının süresini arttırdık, artık genç insanlar bir güne değil, 5 güne sahip olacaklar cevaplarını girmek için.

Dahası sitemizi yeniledik; içeriğini zenginleştirdik ve zenginleştirmeye devam ediyoruz.

Ödülleri daha da arttırdık; yeter ki gençler mutlu olsun 😀

Hatta şunu yapalım dedik ve geçen hafta (7 Aralık) başladık. O mu neydi, genç insanlara dokunmaktı. Nasıl dokunacaktık, onlara sadece sosyal medyadan değil, doğrudan karşılarına çıkarak. Seminerlerden bahsediyorum. İlk önce İstanbul, ardından Anadolu’daki liseler. An itibariyle, yani 14 Aralık’a kadar düzenlediğimiz seminerler:

7 Aralık Hüseyin Avni Sözen Anadolu Lisesi

7 Aralık İstek Kemal Atatürk Okulları

11 Aralık İstek Bilge Kağan Okulları

12 Aralık İstek Acıbadem Okulları

13 Aralık İstek Belde Okulları

14 Aralık İstek Atanur Oğuz Okulları

Sadece bu ilk 6 seminerde yaklaşık 1500 genç insanlar bir araya geldim; büyük ihtimalle Eleme öncesine kadar sayı 10bini bulacak. Hımmm, baya ünlü olurum ha!!! Hiç aklıma gelmemişti, 10bin dene insanla bir araya geleceğim, abovvvvv 😀

Ve önümüzdeki günlerde:

15 Aralık İstek Semiha Şakir Okulları

18 Aralık İstek Kaşgarlı Mahmut Okulları

20 Aralık İstek Uluğbey Okulları

22 Aralık İstanbul Atatürk Fen Lisesi

Akabinde İstanbul’daki bir miktar daha okulla devam edip (Kesinleşti; ama tarihler kesinleşmedi), Gebze’ye doğru açılacak, sonrasında Denizli tarafına doğru, İzmir’le birlikte yelken açıp İstanbul semalarına geri döndükten sonra, Bursa tarafına yolu düşecek olup; akabinde de İç Anadolu ve Karadeniz tarafına doğru şiddetli bir şekilde seyredebilir.

Tüm seminerler, ve fotoğraflar için lütfen TIKLAYINIZ.

Ara not: Sitenin yukarıdaki kısmına bir “Seminer Talep Formu” eklemeyi düşünüyoruz. Henüz tam olarak karar verilmiş olmasa da, ekipteki arkadaşlar sıcak yaklaşıyorlar bu fikre. Buradaki amacımız, bizim ulaşamadığımız ama istekli okulların bize ulaşmasının önünü açmak.

Ayrıca şunu yaptık; ki ekip arkadaşlarımı canı gönülden kutlamam gerek; özellikle grafik tasarım tarafındaki arkadaşları. Geçen yıl düzenlediğimiz yarışmanın bütün sorularını, resimlerini vb. yi  kitaplaştırdık. Önümüzdeki günlerde, önceki yıl katılan, bu sene çok ciddi talep gösteren okullara bu kitapçıkları gönderip, katılmak isteyen öğrencileri daha verimli bir şekilde yönlendirmek istiyoruz.

13 Aralık tarihinde Hürriyet Gazetesi’nde Türkiye Zeka Oyunları Seminerleri ile ilgili yapılan haber için, yukarıdan buyrun.

Daha neler mi yapacağız, anlatım videoları, yarışmaya kadar ödüllü sorular… Mantık, herkesi sıcak tutalım; ki sımsıcak gelsinler finallere 😀

-(Biri) Araya giriyorum da, şu ödüllerden bahsetsen artık.

-(SY) Yahu sana ne, istediğim zaman bahsederim.

-(Biri) Ya birader, sen eskiden daha anlayışlı bir adamdın, şimdi ne desek kızıyorsun; yaşlanınca amma da huysuz oldun ha!

-(SY) Abi sen de olaya balıklama atlayıp, akışımı bozuyorsun. Yaşlı değilim hem, ne alaka.

-(Biri) Ne olacak ki; zaten aktığını nereden biliyorsun? Bu arada yaşlısınız bayım.

-(SY) Yahu bir yürü git…

-(Biri) Part olayını da Tarantino agaya özendiğinden yaptığını biliyorum.

-(SY) Aman aferin sana! Hadi git, kahve falan iç sen, armut.

[Biri çıkar]

tzo afiş 22aralik_2

Part 4: Serkan Yürekli Kim ki, ne diyor bu aga?

-(Biri) Bakıyorum kendini övecek bir yer buldun yine.

-(SY) Adama git dedik, yine zart diye geldi. Alakası bile yok bu arada.

-(Biri) He he canım, öyle ne alakası olacak (?)

-(SY) Bir defa öyle bir amacım yok, tek gayem seminerlerde karşılarına çıkacak adamın ya da eleme veyahut finallerde karşılaşacakları soruların bu işi bilen biri tarafından yapıldığını bilmeleri.

-(Biri) Tabii ki kuzum, illa ki öyledir; aynen…

-(SY) Çok kötü niyetlisin!

-(Biri) Ben mi? Güldürme beni yavrucak

-(SY) Nasıl hitap ediyorsun sen bana! Sen benim kim olduğumu biliyor musun!

-(Biri) Oy oy oy! Beyime bak, klişe lafı da etti!

-(SY) Sen zorladın beni! Hiç de öyle demek istememiştim.

-(Biri) Kardeş, sanki baskı altında dağılıyor gibisin; bilinçaltın ortaya çıkıyor gibi; hehehehe

-(SY) Anlatmıyorum lan! Sana inat anlatmıyorum!

-(Biri) Pek isabetli olur güzel kardeşim. Kimse senin kendinle alakalı zırvaları dinlemek istemiyor zaten. Her zaman bir şekilde kendine getiriyorsun mevzuyu.

-(SY) …

-(Biri) Oyyy ya! Kuzum benim, üzüldün mü? Tamam tamam, hadi şimdi depresif olursun sen, tamam, ben gidiyorum, sen takıl.

Part 5: Geçen Seneden Bağzı Fotoraflar 

Foto 1[Antep’ten gelen takım; datlı gençlerdi]

Foto 2[Toplu Fotoğraf]

Foto 3[Yarışma Salonu]

Foto 4[Çözü çözüveren gençler topluluğu]

Foto 5[Mekanik Renkli Bir Bölüm]

Foto 6[Başka Bir Mekanik]

Foto 7[İstekli’ydi Herkes Çözmek Adına :D]

Foto 8[Türkiye Şampiyonu, Efe Alan]

Part 6: Türkiye Zeka Oyunları 2018 Ödüller

5 tane kategori var, her kategoride ilk üçe girenler sırasıyla: 1000 -1500 – 2500 TL

Genel Yarışma İlk Üçü, sırasıyla: 3000 – 5000 – 7000 TL, ŞARTNAME ve ÖDÜLLER İÇİN

-(Biri) Baba bu ödüller ne böyle!

-(SY) Ne oldu, yine çıktın geldin?

-(Biri) Kahvem bitti de, bir de uyumaya gideceğim, gitmeden sana takılayım dedim; iyi yerde gelmişim.

-(SY) İşim var, hadi ne söyleyeceksen söyle.

-(Biri) Hakikaten veriyor musunuz bu ödülleri hep?

-(SY) Şaka mı yapıyorsun birader, MEB onaylıyor Şartname’yi ve orada belirtilmiş bu ödüller. Hem neden vermeyelim; başarıyı ödüllendirmek erdemdir.

-(Biri) Ya boşver bu beylik lafları arkadaş; ben de girebilir miyim buna?

-(SY) Hahahahaha, oh olsun sana işte..!

-(Biri) Ne oldu be?

-(SY) Ohhhh var ya içimin yağları eridi. Seninle benim kan bağımız olduğundan, maalesef katılamazsın!

-(Biri) Neden be? Hem kim nerden bilecek kan bağımız olduğunu?

-(SY) Oğlum sen mi aptalsın ben mi bilemedim. Soyadımız aynı ya

-(Biri) Ama ismimiz farklı.

-(SY) Birader git vallaha, uğraşamayacağım seninle.

-(Biri) Ya Serkan, hakikaten kafan basmıyor. Yatmadan önce sana takılacağım dedim; sanırım sen onu seninle takılacağım zannettin. Yine oltaya geldin be birader! Hehehe… Bir de soruları sen hazırlıyorsun, artık nasıl hazırlıyorsan?

-(SY) Yürü git embesil.

-(Biri) Aman be, yorgun olunca hiç çekilmiyorsun.

Part 7: Ne yapmalıyız o halde?

Yarışmaya kayıt olmalı ve kendinizi hazırlamalısınız. (Biri): Tam Kamu spotu tadında demiş, armut bu uşak ya… (SY): Çık lan aradan!

Çavvv (SY)

Gider ayak bunu dinleyin (Biri):

 

 

Türk Beyin Takımı, Türkiye Zeka Oyunları Olimpiyatı, Yazılar Çiziler içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

17’nci WPC ve TBT Bölüm 6

Bölüm 5 için TIKLAYIN

Sancı

Sanılmasın ki oturup bir günde yazıyorum tüm bunları. Tam bunu demişken aklıma geldi. Aslında akla getirme zinciri son derece basit, her insan evladındaki güzel bir uygulama. Oturup bir günde yazmıyorum, parça parça yazıyorum dediğimde beyin denen kıvrımlı yapı, arada döne döne yapılan uygulamaları içeren dosyayı getirip açıyor hemen. Bir tarama yapılabilmesi için bir başlangıç koşulu(initial condition)[bunu neden yaparlar anlamam] gerekiyor. Az önce kahve için su kaynatırken(hemen kaynaması için kayna kayna kaynana türküsünü söylüyorum) Wall E filminden bahsetsem mi diye düşünmüştüm. Sanırım bahsedebilme ihtimalim yüksekti(şimdi üstü kapalı da olsa bahsetmiş oldum) bu yüzden film kısmı bir yerlerde takılı kaldı. Beyin taramaya başlamadan önce başlangıç koşulu olarak film kelimesini aldı ve yarım bırakıla bırakıla yapılan ya da bu eylemin geçtiği bir film seçti. Ama seçerken bir koşul daha kullandı ki o da yenilen yemekti. Biraz özel yaşama müdahale oluyor ama yemek olarak da arkadaşlarla akşam vaktinde her tüketici bünyenin yapması gerektiği gibi(bak bak) pizza tükettik. Her neyse işte beyin, film, pizza ve yarım bırakıla bırakıla yapılan anahtar kelimelerini birleştirip bize neticeyi sundu: Cobra. Başrollerinde bizim Slyvester Stallone amcanın oynadığı poliseye bir film. Çocukken izlemiştik bir de geçenlerde tvde tekrar boy gösterdi. Bunu paylaşmak istedim. Arkadaşın dediği gibi paylaşım ne kadar güzel bir şey. Arkadaş bunu net üzerinden indirdiği filmleri yükleyen arkadaşlar için söylemişti ama fark etmez. Sancı da buradan kaynaklanıyor zannımca. Yazıya hemen geri dönüş yapılamıyor. Biraz yalpalama oluyor. Bir nevi ısınma turu atıyoruz. Döne döne yapılan uygulama da bu yazının bu ikinci kısmını yazış şeklimden ötürü edilmişti. Buradan birinci kısmı bir oturuşta yazdığım anlaşılıyor sanırım ve buna literatürde satıraralarınıokumak mı deniyor?

Bir de kahve sırasında şu düştü aklıma. Acaba bu adamlar beni her şampiyonadan sonra ya da buna benzer bir uygulamadan sonra bunu bize bildirmeyi kendine görev addetmiş bir insan olarak mı görüyorlar diye. Yok hayır, asla böyle bir misyonum yoktur. İsteyen istediğini yazabilir, bana has bir şey değil bu. En güzel en nezih ben yazıyorum da o yüzden ben yazıyorum gibi bir şey de değildir. Böyle sanılması beni çok incitir, kırar, çat diye çatlatır.

Artık devam edelim kaldığımız yerden. Müsaadenizle. Evet, müsaade benim. Teşekkür ederim.

***********

Sonraki bölüm “Crypto” bölümüydü. Bu bölüm klasik olarak tabir edilen soruların harflendirilmesi yani şifrelenmesi ile oluşan bölüm olarak gösterilmiştir yarışmacılara. Bir güzellik yapıp hangi sorulardan oluştuğunu yazmak istiyorum: Sudoku(24 puan), Fences[Çit](25 puan), Snake[Yılan](18 puan), Four Winds[Işın Ağı](22 p), Clouds[Radar](22p), Skyscrapers[Apartmanlar](27p) ve doğru olarak her harf için 4 puan. 17 tane harfe 0-9 rakamlar (1-9 da olabilir) şifrelenmişti. 17 harf olması yüzünden bazı rakamlar farklı harflere karşılık gelecekti. Misal hatırladığım kadarıyla W=8 di. Ya da bir başka bölümdeki buna benzer bir soru için geçerli olan bir karşılıktı bu, her neyse önemli değil. Murat bu bölümden önce bonus alacağım demişti, bir bölümde de ben finished diyeceğim. Ben de tamam dedim, seni izlemek için bölüm bitmeden bir 15 dakika öncesinde salonda olacağım. Küçük bir hesap yaptım, aşağıya salona indiğimde bölüm başlayalı 15 dakika olmuştu. Daha 45 dakika vardı ben de izlemeye başladım. Dikkatlice Murat’ı, Gülçe’yi, Salih’i izliyordum. Daha önce de dediğim gibi Barış’ın konumu izlenmeye pek müsait değildi. Dakikalar bir bir geçiyordu. Murat’ın yaptığı hamleler çok can alıcıydı. Çok fazla zaman vardı diye hatırlıyorum ki geriye 2 tane sorusu kalmıştı: radar ve apartmanlar. Bulunduğum yerden soruları tam göremesem de, ki uzağı da göremem, soruların yerlerinden ne olduklarını kestirebiliyordum. Murat gayet nezih hareketler yapıyordu, nerden biliyorum, silgi kullanmıyordu. Şunu da belirtmem lazım. Daha öncesinde yapılan çalışma esnasında Salih bir tablo icat etmişti. Bu tabloda en baştaki sütunda 17 tane harf alt alta geliyordu. Üst satırda da rakamlar yazılmıştı sırasıyla. Hangi harfe hangi rakamların kaldığını görmek için gayet elverişli bir uygulamaydı. Yarışmada da uygulama kararı alınmıştı. Murat bu tablonun çok işine yaradığını söyledi sonrasında. Ben Murat’ın 2 sorusu kalmasından ötürü epey heyecanlanmış, tamam artık ilk olarak verecek diyordum. Ama Alman hızlı çıktı, bitime 20 dakika varken Almanlardan Ulrich finished dedi. Höh dedik hep beraber. Teslim etti ve salondan ayrıldı. O kadar dikkatli izliyordum ki gözetmen olan Rus biladerler şüpheli şüpheli bakıyorlardı bana. Sanki ne yapacaksam. Bu yüzden kah başka taraflara dönüyordum, kah yerimi değiştiriyordum; ama bölüm sonuna kadar garip garip baktılar. Saçma bir hareket. 10 dakika civarında Thomas bitirdi. Murat hâlâ o 2 sorudaydı. Siliyordu sanırım, birkaç bir şey patladı. Sonrasında düzeltti. Verenlerin sayısı 5 kadar olmuştu bitime 5 dakika kadar kala. Murat ne de olsa ilk teslim etmedim diyerekten kontrollere başladı. 3 dakika kadar sürdü kontrol etmesi. Bir ara m… Fransız da vermişti. 2 dakika kadar kala Murat da finished dedi ve teslim etti. Salona ilk geldiğimde Gülçe de çok istekli görünüyordu. Nereden çıkardım bunu derseniz sorular üzerinde sadece gözlerini değil parmaklarını da hareket ettiriyordu. Bu ne kadar konsantre olduğunun göstergesidir. Ama bir yerde bir harf patladı sanırım. O da öyle söyledi zaten. Bir yerde bir hata oldu, tabii harfler tüm sorularda ortak olduğu için diğer sorularında patlamasına sebep oldu. Yazık oldu, çok da uğraştı düzeltmek için, ama bir soru patladığında bile çok fazla şey silmeden düzeltmek zorken, birbirlerine harflerle bağlı sorulardan biri patladığında onları düzeltmek pek bir zor olsa gerek. Bölüm bittiğinde 10 kadar bitiren ve teslim eden vardı. Bu bölümde puan tablosuna bakınca gördüm ki Thomas patlatmış. Ulrich bonuslarla birlikte bu bölümden 320 puan aldı. Bu bölümün 200 puan değerinde olduğu düşünülürse aldığı muazzam bonus görülecektir. Murat 214, bir diğer Alman Michael Ley 275, m… Fransız da 237 puan vb almışlar.

Son bölüm de “Cards” bölümüydü; ki bu bölümde batak oynandı, başka bir şey değil.

*-*-*-*-*-

*

*

*-*-*-*-*

*

*

*-*-*-*-*

Soruları Okuyan Adam

 En son yazacağımı araya alıyorum. Böylece güllaç hadisesinin sonunda yazacağımı da burada yazmış olup her iki yazıyı Murat üzerinden birbirlerine bağlıyorum. Anladığım kadarıyla çok şey yapıyorum.

 Nedir soruları okumak, okumak nedir, soru nedir, adam nedir? Evet, bu sorulara cevap verdiğimiz takdirde başlığı tanımlamış, anlatmış olacağız. Yok öyle bir şey, hemen gösterelim:

Soru: Başkaları tarafından hazırlanan belirli yöntem gerektiren, düşünmeye sevkettirici eşya

Okumak: Göz ve beyin koordinasyonu vasıtasıyla gözün görebildiği eşyalar üzerinde kurulan hakimiyetin icat edilen yazı dili vasıtasıyla çevrilmesi.

Adam: Adem’in evlatlarından biri, topraküstüyaşayanı

Gördüğünüz gibi hiçbir şey olmadı. Demek ki neymiş efendim, kelimelerin kendi manaları olduğu gibi bu manaların bir araya gelmesiyle tüm bu manaların üstünde oluşan başka bir manası da varmış. Of Allah’ım neler söylüyorum neler ben, maşallah maşallah, de açılın artık.

Önümüzde duran bir soru var ya da bulmaca işte. Bu bulmacayı çözünür kılabilmek için, içine ya da dışına ya da herhangi bir yerine ipuçları verilmiş. Çözen şahsın yapması gereken ipuçlarını elinden geldiğince hızlı bir şekilde takip etmek ve bu ipuçlarından en kısa süre içerisinde bir neticeye varmak. İşte Murat’ın artılarından biri de budur. O karşısındaki soruyu çözmeye başladığı zaman, ipuçlarını nasıl takip edeceğini, onu nereye götüreceğini, kapıyı açacak ilk anahtarın hangisi olduğunu çok kısa bir süre içerisinde idrak edebilmekte ve çözümü bunun üstüne oturtmaktadır. Bu tam olarak bir yetenek değil, hızlı çözümleme ile alakalıdır. Yani beyin eldeki verileri değerlendirip onları bir şekilde sıralayarak ya da onlardan sonra yapılması gerekeni çabucak bularak Murat’ın eline sinyalleri göndermektedir. Bu durum, herhangi bir çözücüde Murat’ınki kadar hızlı olmayacaktır. Çünkü onun hızlı olması sadece bununla da ilgili değildir. Hızlı karar verebilme, soruyu nereden ele alacağını bilmenin yanında sağlam bir konsantrasyon da gereklidir yukarıdaki hamleleri yapabilmek için. Ulrich yarışmadan sonraki basın toplantısı gibi bir toparlanış sırasında kendisine sorulan soruya, sağladığı konsantrasyonu tanımlayıcı güzel laflar etmiştir. Dediğine göre bu adam önündeki masaya odaklanıyormuş ve masanın üzerindekine. Ondan başka hiçbir şey yokmuş, her şeyi unutuyormuş geride bırakıyormuş. Yani beynini farklı kanallara kanalize olmasını engelleyerek dikkatini tek bir nokta üzerinde topluyor. Küçükken yapılan güneş topla benim için merceğinde olduğu gibi. Mercek Güneş’ten aldığı ışığı toplamaktadır ve mercek kağıt üzerinde tek bir noktaya kilitlenmiştir. Böylece bir süre sonra kağıttan dumanlar çıkacak, akabinde de yanıp bitecektir. Bu adamların çözme hadisesi de bu şekildedir ve sorunun çözümü de aynı bu şekilde gerçekleşir. Misalen bunu destekleme adına bir örnek vermek gerekirse. Sayın Michael’e Tunay vasıtasıyla Almanca dilinin nimetlerinden faydalanarak neden olmuyor diye sorduğumuzda kafasını işaret etmişti. Bu adam defalarca dünya 4lükleri, 5 ve 6.lıkları yaşadı; ama ne zaman sonunu getirmeye kalksa olmadı. Adamın sorunu kafadaydı, psikoloji denen zımbırtıdaydı; yoksa adamın kalitesinde herhangi bir deformasyon yoktu. Murat, konsantre olmakla alakalı kendisi için uyguladığı ya da yarışma esnasında onu bozacak şeyleri nasıl engellediğini anlattı. Diyor ki bu yukarıdaki Michael denen adam Prag’taki sudoku yarışması esnasında yanında sürekli şekerleme bulunduruyormuş. Sebebi de ihtiyaç duyulan karbonhidrattan dolayıymış. Beyne gaz için işte. Murat da ben de adamın hemen yanında oturuyordum; bana da ikram etti ben de aldım. Bölüm başladı, ağzımdaki şekeri evirip çeviriyordum. Ama aklım soruda değil, ağzımda oradan oraya yuvarlanan şekerdeydi. Sorulara odaklanamıyordum, şekeri parça pinçik ettim. Bu sefer de dişlerime yapışan kısımları beni rahatsız etmeye başladı. Bu şampiyonada bu tür şeylere mahal vermemek için her bölümden önce dişlerimi fırçaladım, çok da rahat ettim. Gördüğünüz gibi efendiler, küçük bir şey de olsa sizi alıp başka taraflara götürmeye yetebiliyor. Bunun için de temizlik şart. Her bölümden sonra günde 3 defa.

Murat gibi adamların en büyük artılarından biri kendilerine güvenleri ve bir işle meşgul oldukları esnada kendilerini tamamen o işin içine tabiri caizse erimiş cevher gibi akıtabilmelidir. Buna en güzel örnek sanırım Terminatör 2 filmindeki civa adamdır. Dokunduğu(ebatlarda problem olmayacak bildiğiniz gibi, yani bir şişe şeklini alamıyor arkadaş) herhangi bir nesnenin şeklini alabilen bu akışkan arkadaş, nüfuz edebilme kabiliyeti hayli yüksek bir vatandaştır. Murat ve türevlerinde de bu tür davranışlar gözlemlenmiştir. Onlar ki önlerinde duran bir probleme gediklerinden nüfuz etmeye çalışırlar. Gedikler de soruyu ya da problemi inşa eden tarafından bırakılmış açık kapılardır. Bazen kapıların birden fazla kilitle kilitlendiği de olur. İşte böyle durumlarda bu adamlar herhangi bir çözme niyetlisi arkadaşın düşeceği hataya düşmezler. Yapacakları denemeleri belli bir sisteme göre icra ederler. Eğer ki bir deneme kendisinden sonra parça parça açtırmıyorsa bir yerleri onu kaale almazlar. Başka tarafa yönelirler. Bunlar kısa zaman dilimleri içinde olur. Yani benim gibi biri henüz nereden denemeye başlayacağını bilmezken ve bakınırken; bu adam deneme gerektiğini anlamış, şimdi en kısa hangi şekilde deneyip denenecek yerin içerde mi dışarıda mı kalacağını düşünmektedir. Düşünün ki bu adamlar işte bu yüzden çok hızlı hareket etmektedirler.

Murat ve türevlerinde görülen başka bir haslet çabuk bozulmamalarıdır. Yani soru bir yerde patladığında hemen bırakıp kaçmazlar. İşin içinden ne kadar çıkılamayacak gibi görünse de bir şekilde çözümü elde etmek için yollar bulmaya çalışırlar. En nihayetinde olmuyorsa silerler ve tekrardan yaparlar. Burada kendine güven hadisesi de çok önemlidir. Eğer ki kendilerinden bu kadar emin olmasalar zaten ismi geçen soruda bu kadar oyalanıp da zaman kaybetmeye kalkmazlardı. Ama güven fakülteleri Street Fighter oyununda perfect yapmaya doğru giden oyuncunun oynadığı karakterin canı kadar doludur, bu itici bir kuvvettir. Halbuki benim gibi sıradan bir adam uğraştığı soruyu bir yerde patlatsa hemen telaşlanır, moralini bozar, yapamayacağım olmayacak der ve o kadar zamanı israf edip başka sorulara geçer. Aman aman yapılmaması gereken de budur işte. İnsanın nerede bırakacağını bileceği kadar nerede bırakmayacağını da bilmesi lazımdır. Murat da bunları söylemekte zaten: “ Ben her soruya bakarım bir bölümdeki. Bir bakma süresi vardır. Eğer ki bir 30 saniye içerisinde soru benimle konuşmaya başlamazsa doğrudan geçerim. Çünkü sorular zorluklarına göre puanladırılmış olsa da bazı sorulara karşı olan yatkınlık ne kadar zor olursa olsun soru, size 30 saniye içerisinde bir şeyler fısıldamasına imkan tanıyabilir. Bu yüzden belirli bir saniyede ya da dakikada soruları taramak mühimdir. Bir de bırakma ve bırakmama noktaları vardır; ki benim kendi biyolojik saatime göre uyarladığım zamanlarım vardır buna mukabil. Belli bir miktar yarışma tecrübesinden sonra bunlar oturmaktadır; şu anda bende de oturmuş vaziyettedir. Bir soruya başladım, görmem gerekenleri gördüm. Belirli bir süre sonra soru ilerlemiyor artık. Bakıyorum, bir yerler bulmaya çalışıyorum, hatta deniyorum. Öyle bir an gelir ki ya devam edeceksin soruya ya da bırakacaksın soruyu. Eğer devam edersen, o soruyu çözmek zorundasın, yoksa kaybedilen zaman hiçbir şeye yaramayacak. Eğer bırakırsan asgari bir kayıp olacak. Bu noktayı belirlemek ve uygulamak çok önemlidir. Misalen bu yarışmanın ilk bölümündeki topoloji sorusunda başıma gelen bu oldu. Başka hiç kimse yapmaz o kadar kısa zaman(bölümün toplam süresi 30 dakika idi) içerisinde 32 tane rakam yerleştirmeyi. Akılsızca, ben ona harcayacağım sürede hayli fazla sayıda küçük soru çözebilirdim. Ama soruyu bırakma noktasını geçmiştim ve çözmek zorundaydım. Ve çözdüm de.

Bu tür insanların bir diğer avantajları kendilerine has bir çözüm dili, işaretleme dili geliştirmiş olmalarıdır. Denemelerini farklı şekillerde yaparlar. Ya farklı bir işaretleme yoluna giderler ya da farklı kalınlıkta, renkte kalem kullanırlar. Bu bir bulmaca çözme ahlakıdır aslında. Belirli bir yarışma tecrübesinden sonra oturmuş, kemikleşmiş bir yapıdır. Çok faydaları vardır: Öndeki soruyu daha rahat görebilme, patlayıp patlamadığını daha rahat analiz edebilme, temizlikten kaynaklanan ferahlık, soruya anında müdahale edebilme kabiliyetini sağlaması, anne babanızın sizinle gurur duyması vb Ama sanırım bu sonuncu biraz gereksiz oldu, ya da yersiz. Peh

Bu tür insanların bir diğer artısı probleme yaklaşım tarzlarıdır. Ellerindeki problemi benimserler, ilkokulda bize kaktırılmaya çalışılan şekilde “verilenler” “istenenler” olarak kafalarında bir şema meydana getirirler. Verilenlerden istenenleri nasıl elde edeceklerini düşünürler. Çözüme ulaşmak için en kısa patikayı etüt eder, sonra da arkeologlar gibi toprak altında kalmış bu yapıyı meydana çıkarırlar.

Murat ve türevlerinde çok da nadir olarak rastlanan, Allah vergisi(hepsi de Allah vergisi ama bu biraz farklı) yetenek, onları üst sıralara mıhlayan, onları büyük bir çözücü yapan unsur hissiyat yani sizin deyiminizle sezgidir. Sezgileri avını bekleyen kaplanınkiler kadar ya da gece avlanmaya çıkmış baykuşun radar sistemi kadar hassastır. Bu onlara çok büyük bir avantaj sağlamaktadır. Kısa yollara girmelerine yardımcı olmaktadır. Ama bu haslet her çözücüde maalesef bulunmamaktadır. Dediğim gibi yetenektir. Murat’ta bu yeteneğin bolca bulunduğunu yıllardır gözlemlediğimiz kadarıyla öğrenmiş bulunmaktayız. Çünkü problem çözme işi ‘analitik düşünme beceresi’ olduğu kadar da ilham işidir. Matematikçi olabilirsiniz, hatta kafanız da zehir gibi çalışabilir; ama eğer ilham denen şu şey yoksa büyük bir matematikçi olamazsınız. Yeni yollar ya da ona benzer şeyler bulabilirsiniz; piyasadaki matematiksel şeylere tümüyle hakim olabilirsiniz; ama bu türler için denebilecek tek şey ayaklı kütüphane olduklarıdır, başka bir şey değil. Oysa Murat’taki gibi ilhama sahip olanlar olmadık yerlerden olmadık şeyler çıkarabilirler. Bir de bu ilhamla zeka, akıl vb özelliklerle de birleşmişse aman aman dadından yinmez. Tabii bir de şunu eklemek lazım: çalışmak

Çalışma olmadan olmaz, ne olursanız olun çalışmak zorundasınız, bu adamlarda olan olması gereken özelliklerden biri de çalışma disiplinleridir.

Bir kitapta geçiyordu, hoşuma gitmiş ki bir taraflarda kalmış. İlham öyle bir şeydir ki diyordu, kimi tatlı kaşığıyla nasiplenir, kimi kepçeyle, kimi de çatalla ucundan kıyısından tutmaya kalkar. Bu tabiri her türlü sanat vb şey için de kullanabilirsiniz. İşte pamuk o bu yüzden büyük bir yazar değildir. Nedenleri açıklamaya gerek yok. İyi getirdim değil mi sözü buraya, aferin bana.

O halde ne diyoruz ez cümle kabilinde, Murat gibilerinin nesli tükenmesin, arttırılsın, hatta Murat kardeşimin adına facebook ta fan klubü kurulsun, oturduğu semtteki belediye başkanından da rica ediyoruz, bu değerli kardeşimizin ismi bir sokağa ya da caddeye verilsin. Son derece ciddiyim. Memleketimizdeki bu değerlerin artması adına…

Diyeceğim budur Sayın Seyirciler. Kaldığımız yere geri dönüp bir an önce bitirmekten başka bir emelim yoktur. Bitsin de kurtulayım. Çok bir şey kalmadı zaten. Başta yazmaya niyetlendiğim çoğu şeyi çok fazla yazdığım için yazmaktan vazgeçtim. Belki çok kısa olarak küçük temaslarda bulunabilirim, o kadardır.

***

Yarışmanın 2. gününün sonunda toplanıldı. Bir yerlere yemek yenmeye gidilecekti. Gidildi.

Gece vakti, Minsk’te bir yer…

Tüm kontroller bitmiş bireysel sıralamaların Vada tarafından girilmesini bekliyorduk. Rus biraderlerle birlikte Ferhat ben vardık. Herkes yorulmuştu; ama nihayetinde de tekil bölümlerden oluşan yarışma bitmiş, artık iş sadece yarın yapılacak sıralama turlarına kalmıştı. Murat’ın yarışma serüveni çok iyi geçmişti. Hatta son bölüme kadar(kartlar bölümü, batak oynamayı bilmiyormuş) o kadar iyiydi ki yarışmayı birinci olarak biterebilme ihtimali de yok değildi. Ama kartlar bölümü pek verimli geçmediğinden burada kaybettiği puanlardan ötürü nerede kalacağını merak ediyorduk. Salih’in ilk 17’e girme şansı kalmamıştı. Gülçe ve Barış kötü bir yarışma geçirmişlerdi, bir türlü raylı sisteme oturtamamışlardı. O yüzden Murat’ın sırasını heyecanla bekliyorduk. Kontrol ettiğimiz son bölümler de Vada tarafından sisteme girildi, sonra bir iki hareket yaptı ve nihai sıralama ortaya çıktı. Ulrich 1, Murat 2… Orada pek bir sevinmişiz efendim, öyle böyle değil. Bir iki kopyasını aldık, yemek yenen yerin bulunduğu kata çıktık; ki gece vakti sonuçları göremeyenler sabah vakti kahvaltıya kalktıklarında görebilsinler diye. Sonuçta bir itiraz etme süresi vardı, bu süre içerisinde size ters gelen yerlere itiraz ediyordunuz ve haklıysanız hak ettiğiniz puanları alıyordunuz. Yemekhane girişindeki kadın sonuçları cama asmamızda sorun çıkarttı bize. Yapıştırmayın orada iz kalıyor demek istedi. Bize yapıştırabileceğimiz başka bir yer gösterdi, oraya yapıştırdık ve aşağıya indik. Sonrasında lobide bulunanlar sonuçlara bakmak için toplaştı. Artık işlem tamamdı. Murat kardeşimizi tebrik ettik, sonra odalarına gittik, muhabbet ettik vb.

Ertesi sabah uyandığımızda büyük gündü. Bu büyük gün içinde belki Türkiye takımının bir üyesi dünya şampiyonu olacaktı. Kahvaltı yapıldı yine kötüydü, sonrasında Murat, Kamer’den aldığı Türk Milli Takımı formasını giydi ve yarışmanın son kısmının yapılacağı kısma akıldı. Vada, finalistlere bilgilendirici bir şeyler söyledi; ki bunlar yarışmanın nasıl yapılacağını gösteriyordu. Bir de dün gece yapılan sıralamada eski dünya şampiyonlarından Hollandalı Nielst birader 17. sıradayken sonradan ilk 17 dışında kalmıştı. Ulan dedim herhalde benim yaptığım kontrollerden biri patladı. Öyle değilmiş, Japonlardan Kato’nun oğlu Yuhei itiraz etmiş son bölümle alakalı itirazı kabul edilmiş ve ilk 17 içinde yer bulmuş kendine. Sağlık olsun dedik ve izleyenler arasında yerimizi aldık. Beş tane masa vardı, her masada bir hakem vardı. Olay şu şekilde gerçekleşecekti: Her etapta beş finalist kapışacak en iyi iki çıkacaktı bir üst tura. Sonrasında diğer turdaki rakipleriyle kapışacaklar ve bu ilk 3 e kadar sürecekti. Sonrasında da ilk 3 ile birlikte beşli grup olup kapışacaklardı. Olay kaba hatlarıyla bu şekildeydi.

Masaların dizimi w(wpc nin wsi) şeklindeydi. Ferhat’ın hakem olduğu masa soldan yere değen ilk kıvrımın olduğu yerdi, Riad’ın olduğu masa sağdan yukardaki en son nokta. Aşağıda resimli bir anlatımı verilmiştir. Ferhat(F), Riad(R)

oturma düzeni

Yarışmanın bu şekli Ferhat’ın takım seçmelerinde kullandığı şekildir. Şöyle ki: İlk turda 17.,16.,15.,14.,13. kapışacaklardı. 3 soru ile olacaktı bu. Bu 3 soruyu seçecek olan 13,14 ve 15. sıradaki vatandaşlardı.

Kapışacak adamlar şunlardı:

17- Yuhei Kusui-Japonya

16- Zack Butler-Amerika

15- Rick Uppelschoten-Hollanda

14- Zoltan Horvath-Macaristan

13- Yuka Sugimura-Japonya

Ferhat’ın masasında oturan şahıs Zoltan’dı. Etap başladı, 3 soru ve sanırım 15 dakika süre vardı; ama süreden tam emin değilim. 13. sıradaki Japon kız çocuğu ilk sorusunu teslim etti. Sonrasında Zoltan teslim etti. Teslim ettikleri yer hemen yanlarında oturan hakemdi. Hakem şunu yapıyordu: Soruyu alıyor, elindeki cevap kağıdıyla örtüşmesine bakıyor, doğruysa eğer bir dakika sonra hemen önünde yan yana duran 3 tane diamond’ın(evet takım bölümünde yapılması istenen diamond şekilleri) ilkini havaya kaldırıyor ve yere bırakıyordu. Biz anlıyorduk ki bunun ilk sorusu tamam. Sorulara istediğinizden başlayabiliyordunuz. Japon kız öndeydi; ama sanırım bir soruda takıldı. Horvath arkadan geldi ve ilk teslim eden oldu. Ferhat elini tur bitene kadar havada tutacaktı. Artık bir tane ikinci lazımdı bize. Trajik bir hadise yaşandı. İkinci teslim eden Japon kızıydı, hemen ardından Amerikalı verdi ve onun ardından Hollandalı. Eğer kızınki doğruysa etap bitecek ve Zoltan’la birlikte çıkacaklardı. Ama kızınki patladı, sorusu teslim edildiğinde Amerikalının hakemi son diamond’ı kaldırdı ve tur bitti. Zoltan ile birlikte Butler bir üst tura çıktılar. Küçük bir aradan sonra yeni yarışmacılar tekrar yerlerini aldılar. Bu seferki isimler şunlardan oluşmaktaydı:

Zack Butler

Zoltan Horvath

12- Wei-Hwa Huang – Amerika

11- Jean- Christophe Novelli – Fransız

10- Aline Koch – Bir diğer Fransız

10,11,12 tarafından sorular seçildi. Süre işletilmeye başladığında Ferhat m… Fransızın hakemiydi. Bu tur da çekişmeli geçti ve m… Fransız ilk teslim ya da ikinci teslim eden oldu. Sanırım ilk teslim eden Amerikalı eski şampiyonlardan Huang’tı, sonrasında da m… Fransız verdi. Ben izlemiştim adamı 2 günlük yarışma boyunca, orada izleyenler ilk defa görüyorlardı d… herifi ve yaptığı hareketlere güldüler. Böylece Ferhat’ın masasına gelen bir diğer adam da tur atlıyor, ilk turdan gelen iki adam elenip gidiyordu. Yine küçük bir ara, üst sıradakilerin soru seçimleri ve yarışma başlaması. Bu seferki isimler şunlardı:

Jean- Christophe Novelli

Wei-Hwa Huang

9- Thomas Snyder- Amerika

8- Stefan Gaspar- Slovakya

7- Pal Madarassy- Macaristan

Geçen senenin dünya şampiyonu Pal hiçbir varlık gösteremedi bu turda. Oysa Thomas, 3 soruyu beş dakika gibi inanılmaz bir sürede bitirerek bir üst tura çıktı. Diğerinin kim olacağını bekliyorduk ve biz Stefan denen elemanı tutuyorduk. Dahası Stefan, Ferhat’ın masasındaydı, yani bir üst tura kalması o kadar yakındı. Öyle olmadı ama, sanırım Huang öndeydi ve fakat Stefan bir atak yaptı, Huang’ın sorusu patlamış olabilir ve Stefan bir üst turdaydı. Bu adamın bir üst tura çıkmasına Murat’ınki kadar sevinmesek de epey sevindik.

Sıra en son finalden önceki sıralamadaydı. Oluşan isimler şunlardı:

Stefan Gaspar

Thomas Snyder

6- Michael Ley- Almanya

5- Hideaki Jo- Japonya

4- Peter Hudak- Slovakya

Bu turdan Michael’in çıkması bizi sevindirirdi. Soru seçimi esnasında Michael Kakuro sorusunu seçti ve o sırada Japonlar hafiften gülümsediler. Çünkü Japon bir adama karşı bir Japon sorusu seçiyorsun. Zaten Hideaki yarışma esnasında Kakuro’yu hemencecik yaptı verdi. Michael de verdi, diğerleri de, sadece Thomas dışında. Bu turda sadece Peter 3 soruyu da bitirdi ve tabii sizin de tahmin ettiğiniz gibi Ferhat’ın masasındaydı bu adam da. İlginç bir istatistiktir: Ferhat’ın masasına her gelen bir üst tura çıktı, yine ilginç bir istatistiktir Riad’ın masasına gelen her Amerikalı patladı ve dahası bir alt turdan gelenlerden hiçbir tanesi bir sonraki tura atamadı kendini. Peter’den sonra da bir üst tura kalan başka 3. sorusunu yapan çıkmayınca nihai sıralamada üst sırada olan Hideaki oldu. Ve artık son finale kadar gelinmişti.

final

Ferhat’ın masasına Murat geldiği için Ferhat’ın yerine bir Bulgar eleman hakem olarak atandı. Bu ana kadar her etapta 3 soru seçilmiş, şimdi de geriye beş tane soru kalmıştı. Sıralamadaki puanlara göre dakikalar verildi 30 dakikanın üstüne ek olarak. Ulrich’in Murat ile arasındaki puan farkı 200 puan kadar olduğu için yaklaşık 5 dakika öncesinde başlayacaktı bölüme. Akabinden Murat diğer kalan 3 kişiden 36 saniye önce başlayacaktı. Oturum şekli şu formdaydı:

Final Oturma Düzeni

joker                                                   SMURHP

 

Ulrich Voigt(1)-Almanya

Mehmet Murat Sevim(2)-Türkiye

Roger Barkan(3)-Amerika

Peter Hudak

Hideaki Jo

Ulrich başladı çözmeye. Murat başlayana kadar temiz 2 soruyu haklamıştı, Murat başladı, akabinde diğerleri. Aslında pek parlak gitmiyordu. Japon önde gibiydi, sonrasında Amerikalı da öyle. Ama sonra Murat çat çat teslim etmeye başladı. Soruları nasıl yaptığını anlattı. Hissiyat hadisesini ne kadar yoğun yaşadığını ve iyi neticeyle sonuçlandığını. Bir ara Ulrich sürekli silmeye başlayınca Murat’ın ona yetişebileceğini düşündük. Ama aradaki beş dakikalık farkı çok iyi kullanmıştı Alman. Teslim ettiği hiçbir soruda patlamadı. Patlasa belki işlerin rengi daha değişik olabilirdi. Bitime 16 dakika kala sonuncuyu da teslim etti, onun da doğru olduğu belli olunca birinci belli olmuştu artık. Sonrasında Murat’ın sahne alma zamanıydı. Belki ona yetişebilecek tek kişi Amerikalı Roger’dı. Murat son sorusuna başladı, oklar sorusu idi bu. Bir deneme yaptığını söylüyor, başka oluru da yoktu diyor. Sonrasında hepsi patladı tabii, biz de heyecanlandık. Ama kendinden o kadar emindi ki, sanki orada yarışan o değildi, sanki adam az sonra Dünya 2.si olmayacaktı. Sildi ve tekrar başladı yapmaya. Hemen önünde Japon takımından elemanlar vardı ve izliyorlardı onu. Çok seriydi Murat kardeşimiz, çat pat küt yerleştiriyordu. Bitti ve teslim etti. Açıkcası o bizim kadar heyecanlı değildi. Bekledik, baya uzun sürdü bekleme hadisesi. Ya da bize öyle geldi. Ve doğru olup el yukarıdaydı. Dünya 2.si de belli olmuştu. Ben orada bir miktar fazla ses çıkartınca salondan atıldım. Tabii atmadılar, istenmediğim yerde durmam deyip ayrıldım. Bu kadar heyecan yaşlı bedenim için iyi değildi tabii. Diğerlerinin de en az benim kadar sevindiklerini biliyorum; ama pek kimseyi görmedim bu kadar heyecandan. Sonrasında yarışma bitmiş Roger’ın da teslim etmesiyle son sorusunu. Murat bitirdiğinde 10 dakikası kalmıştı geriye. Yani Ulrich’in o büyük süre avantajı olmasa aralarında sadece 1-1.30 dakika kadar fark vardı. Bu da Murat’ın ne kadar kaliteli bir kumaşa sahip olduğunu bize göstermektedir.

Akabinde tebrikler vb hadiseler yaşandı. Akşam için ödül töreni olacaktı. İnsanlar streslerini atmaları için önceden ayarlanmış futbol maçına yönlendirildiler. Burada seçim yapmak zorunda kaldı küçük bedenim ya yemek ya da futbol. Hocam Volkan futbolu seçti, bense yemek yemeyi. Utanılacak bir durum. Tüh diyorum, Hocamla birlikte top koşturacak, Türkiye’nin gücünü yeşil sahalarda da ispatlayacaktık. Ama Hocam tek başına yapacağını da yapmış zaten.

Ödül töreninden Pal amcayla ve Riad kardeşimizle yapılan sohbetlerden, Murat kardeşimin ikinciliğinin insanlar üzerinde uyandırdığı derin etkiden vb lerinden bahsetmiyorum. Burada yazıma son noktayı koyuyorum. Unuttuğum birçok şey olmuştur tabii. Bazı şeylerin üzerinde fazlaca durmuş, anlatılması gereken ana büyüklükleri bu yüzden es geçmiş de olabilirim. Bu yüzden özür dilerim herkesten. Eğer ki yazdıklarımla şampiyona atmosferini bir nebze de olsa yaşatabildiysem, birazcık tebessüm oluşturabildiysem suratlarda ne mutlu bana.

Mehmet Murat kardeşimizin 2.liğinin sonraki senelerde 1.likle süslenmesi, hatta onun gibi nice canavarın bu sahalarda top koşturması, bir Türkiye hegemonyasının oluşmasıdır temenni ettiğimiz.

Bildiren bendeniz

Serkan Yürekli- Denetçi, aktarıcı(aktar)

Türk Beyin Takımı, Yazılar Çiziler içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın