#Sekoya Sor 7 – Kare Karala – Yeni Başlayanlar İçin

Evet, Serdarcığımla tekrar bir araya geldik ve bu sefer Kare Karala’yı tahtaya yatırdık. Kare Karala inanılmaz tatlı bir oyun. Akıl Oyunları, yani Türk Beyin Takımı yıllarca Karala! isminde bir dergi yayınladı; hatta sonrasında kitaplar da çıkardı. Birazcık üçüncü tekil gibi konuştum, derginin Genel Yayın Yönetmenliği’ni ve kitapların editörlüğünü yapan adam olarak; ama söylemek istediğim çokça insan takip ederdi; çünkü eğlenceliydi.

İşte biz de, bu güruha, yani Kare Karalaseverler grubuna yeni insanlar dâhil etmek için, son derece sade bir anlatımla, yine eğlendiğimiz ve umarım eğlendirdiğimiz bir video hazırladık. Kendisini aşağıda bulabilirsiniz. Tabii ki Kare Karala çözmeyi bilenler için müthiş sırlar saklı değil, adında da anlaşılabileceği gibi yeni çözerler için hazırladık. Fakat sonraki videolarda daha büyük ve zorlu karalamalar yapmayı düşünmedik de değil.

Videoda yer alan soruya ulaşmak için, tıklayınız

Reklamlar
Sekoya Sor, Videolu Anlatımlar içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Matrak Çıplak Kare Bulmaca – Zihin Atölyesi

Neredeyse 1 sene olmuş en son yayınladığım MÇKB’den bu yana. Yalan yok, NŞA’da tekrar hazırlamazdım; ama Facebook’taki zeka oyunları temalı bir grupta, Zihin Atölyesi, Ateş Erdoğan imzasıyla birkaç MÇKB yayınlandı ve anladığım kadarıyla da epey eğleniyorlar 😀 Ben de bir yorumda gaza gelerek, ben de yapayım bir tane dedim ve işte neticesi.

Gülen Sima

Grup içerisinde yer alıp, soruyu ilk olarak bana Facebook’tan mesaj yoluyla cevap gönderen kişiye, adına imzalı (Belki şiir bile yazarım  :D) bir Tapa kitabı göndereceğim. Burada paylaşmamın sebebi, MÇKB çözmeyi sevenler var, hem onlara da tekrar bir MÇKB fırsatını sunmak, hem de böyle bir grup var, illa serkan MÇKB yapacak diye beklemeyin, bakın insanlar güzide bir şekilde yapıyorlar deyip yönlendirmek.

Her neyse, mutat olduğu üzere, önceki bölümlerde MÇKB, tıklayın

Sorunun pdf’i kolay çıktı almak isteyenler için,

Pdf istemem, ben buradan kopyalar Word’e yapıştırır, oradan çıktı alırım diyenler için:

[Düzeltme: Yukarıdan Aşağıya 15’te küçük bir in’i kaçırmışım, “atam …indeyiz!” olmalıydı, düzeltilmiştir.]

Soldan Sağa:
1- Vakit kelimesinin bir benzerinin içinde yer alır, kısadır, o yüzden kısa gösterir – Gazetelerde çokça böyle haber yer alır, “Tam bir aile …ı” – Almanlar tarafından II. Dünya Savaşı’nda dolaşıma sokulmuş, bundan mütevellit bizim spor basınımız da, rakibi karşısında ezici bir üstünlük kurup, onu parça pinçik eden takım ve topçular için kullanagelmiştir, “Alman …”
2- Her ne kadar bir et yemeği için kullanılsa da, yatmak yardımcı fiili işin içine girdiğinde, kuytu köşelere sinmek, hain planlar kurup gözden ırak olmak anlamına da gelir, “…ye yatmak” – Efor, üçüncü harfe ünsüz yumuşamasının tersi olursa Tıp olur
3- Eski Yeşilçam filmlerinde fakir ama gururlu baba, Tıp Fakültesi’den mezun olan kızı için çokça demiştir: “… ediyorum seninle evladım!”; hatta dünya yakışıklısı K. Tatlıtuğ abimiz “… Tatlıtuğ” da olurmuş – Allem edip kallem edip, altından girip üstünden çıkıp birini bir şeyi yapmaya yönlendirme
4- Taş Devri çizgi filminde Wilma ablamızın kankası – İnsanlar için (özellikle kadınlar) istenmeyen tüylerle baş etmenin eski bir yolu; bazı tatlı türlerinde tatlının üzerine bolca serpilen ama şerbet diye nitelendirilen; halbuki bizim soruda asıl sorduğumuz Türkçe konuşurken ya da yazarken insanı boğacak derece soyut kavramların istiflendiği kelime, “… konuşmak” – Gümüş’ün alameti farikası
5- Galatasaray’ın eskimeyen tezahüratının çoğatılmamış hâli ya da Notanın Şems Tanrısı – Odin’in iki oğlunun bazı harfleriyle meydana getirilmiş bir peynir (”Peynir gibi çocuk, baksana kız”, aklıma geldi – yazarın notu) – Bir Rus telaffuz etse daha vurgulu duyulabilecek bir nota
6- Çılgın, alkolik, utanmaz bir bilim adamı dede ile, onun sinik; ama tüm maceralarda yoldaşı olan torununu içeren bir çizgi dizi
7- İngilizce’den dilimize atlamış “Chief Executive Officer” – Oy ve Ötesi adlı derneğin iki harfli bir kısaltması ya da tanımlayıcı büyüklüğü olsaydı, herhalde en mantıklısı bu olurdu – Altın’ın kısa ismi – Üzüntüden içi içini yiyen kişiye, yanında bulunan arkadaşının “Ya sıkma kendini bu kadar, hadi … ver gitsin” şeklinde bir yönlendirmede bulunup rahatlamasını sağladığında kullandığı cümlenin içinde geçen; ayrıca coğrafi bir büyüklük
8- Süleyman Demirel’in Kıbrıs Şubesi, sadece soyadı – “Şimdi de biraz Aziz Nesin okuyalım!” cümlesinde icra edilen söz sanatı, “… aktarması” – Yarım kalmış mama
9- Sonuna bir sesli harf eklesek geometrik bir büyüklük ya da başındaki sessiz harfi değiştirsek Cemal Süreya olur – Bir Amerikalıya “Hacı abi sizde gap var ya, bildin mi; he işte o bizde de var; hatta bizde bu kelimedeki her bir harfin bir anlamı var…” şeklinde bir açıklamada, g neyi temsil ederdi?
10- Bir ayı ailesinin kışlık evi – Twitter’da senin yazdığını okudum, ahan da yaydım demek
11- Dertli bir Trabzon ilçesi – 18 yaşında Bursaspor’dan bir İngiliz kulübüne transfer olan, şimdilerde Villarreal’e transfer olmuş, beyefendi; Türk analarının bir tane de bizim kıza lazım böyle bir adam deyip bağrına basabilecekleri formatta bir topçu – Küçük veletleri tırstırmak için “geldiği” söylenen yaratık
12- Grönland’daki motorlu taşıtlarda bolca bulunan iki harf – Eskilerin askerlik terimi olarak kullandıkları kelime “Çavuş, taburun sağ …nı hakim tepeye götür”; bir de bilirsiniz futbolda da kenar çizgilerine yakın oynayan topçular var, belki onlara Arap ülkelerinde “… oyuncusu” diyorlardır (Serkan nasıl bağlıyorsun evladım, bu kadar da değil artık – yazarın notu) – Baltayla ağaca girişmek ve sonunda ortaya çıkan ürün
13- Kare Bulmaca’da bağırsak – Turpa benzer köküyle arzı endam eden, milletin sürekli aaa o mu, ben yemem diye burun kıvırdığı sebzenin evsiz hali – Bir Anadolu tabiri olmasıyla birlikte, şimdilerde ortadan kalkmış ebelik kurumunun içerisinde yer alan bir deyimimsidir; birine kızdığınızda, yok daha neler kardeşim demek istediğinizde, ona “ebenin …si” diye sitemde bulunabilirsiniz; halbuki altı üstü iskemle
14- TDK’ya göre Çağdaş; ama bize eski hâli lazım; Denizli’de bu isimde büyük bir mezarlık da var – Çok büyük anlamında Arapça kelime, İmam-ı da var
15- At yarışlarında bir şans oyunu, “… ganyan” – Bunun bezi olur, düğümü olur; vücutta koruma sağlar – The Matrix’de hapı yutan şahıs

Yukarıdan Aşağı:
1- Sinir yönünden epey zengin – Basketbol Milli Takımı’nın en klas oyuncularından; hani adam gidip Star Wars Serisi’ne katılsa, rahatlıkla Jedi olur
2- “Mister …” – Bir bağlaç – Petrol türevi bir malzemeyi yaktığınızda elinizi yüzünüzü kara eder, ne ki bu? (Biz çocukken lastik yakardık da oradan biliyorum – yazarın notu)
3- Telaffuzu zor “san”, Fransızcadan aparmışız, ama sondaki e harfini unutmuşuz alırken – İskandinav Mitolojisi’nde tek gözlü tanrı; hatta Viking dizisinin son sezonunda Ragnar Lodbrok abimize selam çakmak için arzı endam etti – Silüet ya da hafif karanlık
4- Veresiyelisi olur, Karalamalısı olur, Bakkallısı olur; kelimenin yalın hali – Birine: “Git insanı kâmil ol, derinleş, bu dünyadan sıyrıl vb…”nin söylenişinin emir kipi hali – Boy olamamış – Vilayet
5- Game Of Thrones’ta boyundan büyük işler yapan zatı muhterem – Eleğini astığında kişi neyi elemiştir?
6- İsyankâr bir nehir – Aktinyum simgesi – binxgram – Her ölümlünün bir gün tadacağı şeyin geldiği an
7- Eğer hayat bir element olsaydı simgesi bu olurdu – Bedbin
8- “Adliyesi” olan eski bir ekonomi bakanı – Kelime anlamı olarak dersin bölümleri olabileceği gibi, “Koş lan, hemen bize şu kadar … kan getir” gibi bir konuşmanın da içerisinde geçebilir
9- Ferhan Şensoy’un başrolünde oynadığı, karamizah bir komedi; “Beni adamdan sayıp alacak örgüte ben zaten girmem” – Perran Kutman’ın başrolünde olduğu, Tangolu bir yerli dizi
10- Tersten babanın yarısı – Öyle bir adam ki, tüm adamlığı toplasanız bu adamdaki kadar adamlık yoktur; öyle böyle bir adam değildir, sapına, köküne, milimetresine kadar adamdır, adamlık bu adam tarafından tekrar yazılmış ve oynanmaktadır, öyle bir adamdır işte, adamlıkla ilgili kitap yazsa yok satar, Türkiye adamlığı bu adam gibi adamla görmüş, bilmiş ve öğrenmiştir, adamlıkla ilgili bir kürsü kurulsa bu adam ordinaryüs olur, o kadar çok adam(!) olan topçunun ismi; “çubuk” gibi bir şey zaten – Antihayat bir element olsaydı bu onun simgesi olurdu – Büyüklüğün şanından olan
11- Bir erkek ismi olarak kullanılabildiği gibi, kelime anlamı başarmış, ulaşmış, kazanmış iken; İngilizce’de de vardır bu kelime ve çivilemek anlamındadır – Eşit, denk TDK abimize göre; içinde bir hak kukuk var – Nüve
12- Eskiden beyaz çorap giyen erkeklere bu tür yakıştırma yapılırdı – Volga’nın biraderi ya da “… lastiği” – Nispet
13- Kadınlar ve tek taşlar; ama bu tek taş biraz farklı; biraz Almanca düşünün; ama öyle ışık hızı kadar uzaklaşmıyor sizden, göreceli yani her şey; taşsız hâli – İktidar – Belki cimrin insanların bunu yaparken Öd’ü kopabilir; ama hesap kapıda gözükünce yapmak lazım
14- Anadolu Ajansı – Filiz ya da Çaykur’un ürettiği, küçük teneke kutularda takdim edilen, çayın rengini ve kokusunu değiştiren bitki
15- “Atam …indeyiz!” (Herhalde öyle olsa gerek, artık pek emin değilim Yeni TR’ye baktığımda – yazarın notu) – Tabirimi mazur görsün LGBT’liler, bir kuyu bu, içinde de yumuşaklık var – Horoz, tavuk yatağı

Grid

Çözüm yayınlanmıştır [14.09.2017]

Matrak Çıplak Kare Bulmaca içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Sekoya Sor 6 Çit – Yeni Başlayanlar İçin

Dün, Serdar biraderimle bir araya geldik. Kendisi, abi sen videolar çekiyorsun ya, hani sadece ellerin gözüküyor; işte bende teknik altyapı var, hatta stüdyo var; istersen burada yapabilirsin dedi. Sonrasında beraber yapma fikri çıktı.

Daha sonraki videolarda bize bu imkanı sağlayan insanlarla ilgili bilgiler veririz. Gördüğünüz gibi, eğlenip coşarak, daha öncesinde hiç Çit çözmemiş insanlar için bir tane nasıl çözülür videosu hazırladık. O kadar eğlendik ki, kısa zaman içerisinde başka türlerle de devam edeceğiz. Hatta Serdar şunu önerdi: Ama bir Yeni Başlayanlar bir de Meraklısına diye ayırsak; böylece biraz bir şey bilen insanlar da sıkılabilecekleri videolar izlemez, doğrudan daha hızlı bir anlatımın, daha farklı tekniklerin olduğu videoları izleyebilirler; yeni başlayanlar da, doğrudan onların ihtiyacı olana ulaşabilirler diye. Çok mantıklı, kanaatimce bundan sonra böyle bir ayrım yaparız.

Sürçü lisan ettikse affola.

Videoda yer alan soruya ulaşmak için Tıklayınız

Sekoya Sor, Videolu Anlatımlar içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Sekoyasor 5 – Tapa

Tarih beni, Türkiye’ye Tapa-bilmeyi öğretmiş adam olarak yazacak 😀 ahhaaaa.

Bu videoda anlatılan soru, diğerine göre daha zor; dahası Tapa nedir ne değildirle ilgili herhangi bir bilgi de yok. O yüzden yeniyseniz Tapa-bilmekte, ilk videoyu yavaş ve sakin sakin izlemenizi tavsiye ederim. Akabinde buna girişebilirsiniz. Daha önceki video için TIKLayın.

Videoda anlatılan soru 2015 yılından; şahsım tarafından hazırlanan, Logic Masters India’nın ev sahipliğinde gerçekleşen Classic Tapa Contest‘te yayınlanmıştır ilk. Yarışmanın fikir babası Deb Mohanty idi.

Videoda yer alan soruyu çıkartmak için lütfen buradan yardırın

 

[“Arsonist’s Lullabye”

[Humming]

When I was a child, I heard voices…
Some would sing and some would scream
You soon find you have few choices…
I learned the voices died with me

When I was a child, I’d sit for hours
Staring into open flame
Something in it had a power,
Could barely tear my eyes away

All you have is your fire…
And the place you need to reach –
Don’t you ever tame your demons
But always keep ’em on a leash

[Humming]

When I was 16, my senses fooled me
Thought gasoline was on my clothes
I knew that something would always rule me…
I knew the scent was mine alone

All you have is your fire
And the place you need to reach
Don’t you ever tame your demons
But always keep ’em on a leash

When I was a man I thought it ended
When I knew love’s perfect ache
But my peace has always depended
On all the ashes in my wake

All you have is your fire,
And the place you need to reach
Don’t you ever tame your demons,
But always keep ’em on a leash…]

Kaynak: https://www.azlyrics.com/lyrics/hozier/arsonistslullabye.html
Sekoya Sor, Videolu Anlatımlar içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Vahşi Batı

Çocukluğumda, benim zamanımdaki çoğu çocuk gibi kovboy filmlerine ölüp biterdim. Tabii o zamanlar Kızılderililer kötü adamlar, onları her türlü pataklayan ve yaptıkları kafa derisi yüzme gibi vahşi eylemlerden ötürü cezalandıran muhteşem beyaz kovboylar, iyi adamlardı. O zamanlar ne asimilasyon, ne dejenerasyon, manipülasyon ne de soykırmak nedir biliyorduk.

Gün batımında, kötülere karşı savaşını amansızca vermiş ve ortamı terk eden yalnız bir kovboydu gördüğümüz. Sanırım, ilk kovboy filmlerini TRT’de izlemeye başladım. Diğer bir hatırladığım ise, Flash Tv’ydi yanılmıyorsam (başka bir kanal da olabilir), yaz ortasında ve gün ortasında amansızca eski Amerikan filmlerini yayınlıyordu. John Wayne‘i, Humphrey Bogart‘ı, Elizabeth Taylor‘ı, Katharine Hepburn‘ü, Sophia Loren‘i, Frank Sinatra‘yı ilk defa gördüğüm ve içimdeki eski insanı gün be gün daha da besleyen yüzler. Erkeklere imrenir, ben de onlar gibi ortamın kuuul adamı olmak, iyilerin (artık kimse) yanında yer almak, birbirinden güzel kadınların gönüllerini çalmak (ama oralı bile olmamak; kuuuuul olmanın şartlarından), kötülere haddini bildirmek ve moral değerleri vücudumda barındırmak ister ve kadınlara da kendimce aşık olurdum :). Tabii o zamanlarda tam olarak ahlaki olanın ne demek olduğunu bilmiyordum, basitçe: iyi ol, iyilik yap, sözünde dur, kötülere haddini bildir ve karşılık bekleme olarak adlandırılabilir.

Birkaç yaz boyunca yüzlerce 40-70 arasında yapılmış film izlediğime eminim. Tabii bunun yanına bir de Yeşilçam filmleri eklenince, ilginç bir karakter oluşmuştu içeride. Huysuz, asabi, yaramaz, burnunun dikine giden çocuğa; sevgi, aşk, kahramanlık vb duyguyu aşılayan şeylerdi bu filmler çokça. Ananemin evinde, yazın ortasında, daha bir güzel ambiyans olsun diye, kırmızı kalın perdeleri çekip öyle izlerdim filmleri. Rutinimdi bu. Tabii bazen annem kızar, aç perdeleri lan dingil derdi (hoş o zamanlar dingil sözü yoktu büyük ihtimalle) ben de ık mık eder, gönülsüzce açar; sonra o tarladaki işine döndüğünde tekrardan kapatırdım perdeleri, hiç ışık gelmemecesine.

Her zaman, Alfred Hitchcock filmlerine kadar, iyiler hep kazandı. Yine bir öğle vakti Rear Window’u izledim ve gerilimden gerilime sürüklendim; sanırım bir şeyleri değiştirdi içeride bu film. İçimdeki gelişimin ya da değişimin hangi sırada gittiğini bilmiyorum. Her zaman çok fazla şey düşünen ama az şey bilen biriydim; buna rağmen çok şey düşünmekten imtina etmezdim. Yılları da tam hatırlayamıyorum, kanaatimce ilkokul ve ortaokulun başı olmalı, ben henüz yurda gönderilmeden önce olsa gerek. Tam olarak şuna benzer bir şeydim sanırım: Etrafında ne olup bittiğini kavrayamamış; ama bir şeyler inşa etmeye çalışan; ailesinin yanında durmaya çalışan ve dışarıdan gelen kötülüklere karşı siper olmak isteyen; lakin çelimsiz, ufak ve rehbersizlikten pek de ne yapacağını bilmeyen; cesur ve aynı ölçüde korkak, etrafındaki ovaların ya da dağların ardı ardına kesilmeden gittiğini düşünen, sürekli gittiği yerlerden daha uzağa, yaptıklarından daha iyisini ya da kötüsünü yapmaya çalışan; yalnız, her şeyi kafasında oradan oraya koyan; kendisini tanımayan, neler kaybettiğini ya da kazandığını bilmeyen, saftirik bir uşaktım 🙂 Lakin şimdi bakınca görüyordum da, her zaman iyi izlerdim, hem ekranda hem de etrafımda olanları.

Kabul edilmek gibi bir dürtüm vardı. Bir şeye ait olmak; hâlâ bu hissi tadabilmiş değilim, bundan sonra da pek yakın gözükmüyor. Ama belki de tatmışımdır da, bunu yıllar sonra anlayabilirim, belki. Bir insan kabul edilmek gibi bir derdin içine düştüğünde kendinden ödün vermesi gerektiğini, farklı kalıplara zorlanmadan girmesi gerektiğini öğreniyor. Küçük yaşlarda bunu bir oyun gibi yapıyorsunuz; size öyle, nasıl derler, kandırmaca, başka insanlara kendinizi olmadığınız biri gibi göstermek olarak gelmiyor, sadece yapıyorsunuz. Aslına bakarsanız kabul edilmek ne demek onu da bilmiyorum 🙂 Tek yapmaya çalıştığım şey, insanlardan farklı olmamak, onlar gibi olmak, varlığımla onlara rahatsızlılık vermemekti. Ama nedense hep durgun bir su birikintisinde, boyunu aşan yüzeyi delip geçmiş bir yosun gibi dımdızlak ortada kalırdım. Bunu mu isterdim, aslında böyle mi olmaktı derdim, emin değilim. Fakat insanları rahatsız ettiğimi biliyorum. Kesinlikle bir sıkıntı vardı bende, bir rahatsızlık. Onları endişelendiriyordum. Sanırım kafamdan neler geçtiğini görüyorlardı 🙂 Şeffaf bir kellem olsa gerek. Lise yıllarımda etrafımdaki insanlardan biri olamayacağımı anladım, o yüzden iyice içime kapandım. Okuyordum epey bir. Okudukça, bir şeyler öğrendikçe, sorularımın sayısı kabardı, kabardıkça kendimce cevaplar uydurmaya başladım. Cevaplar elbette beni tatmin etmiyordu. Hırçın, huysuz, çirkin bir insan olmuştum ve nedense hiçbir şeye inanasım gelmiyordu. Suçluluk duygumun en üst seviyeye çıkmaya meylettiği yıllardır bunlar. Bir insan içine ne kadar çok kapanırsa o kadar hayalci oluyor. Düşünmekten başka hiçbir şey yapmıyordum artık, son derece saçmaydı elbette; ama o kadar genç bir yaşta, yaptığınız her şey sanki tüm insanoğlu içinde ilk defa sizin tarafınızdan tecrübe edilmiş gibi geliyor, kendinizi kuvvetli ve farklı hissediyorsunuz 🙂

Filmlerin yerini kitaplar aldı; lise son sınıfa doğru da kitaplar test kitaplarına dönüştü. Elbette onlarca ayrıntıyı atladım… Bir önemi yok. İlerde o detayları anlatacak çocuklarım olsa bile, büyük ihtimalle doğru düzgün hatırlayamadığımdan baya farklı versiyonlarda anlatacağım; özellikle sonraki yıllarda kazandığım bilgilerin ve tecrübelerin o versiyonları her anlatışımda farklılaştıracağı ortadayken. O yüzden çok da önemi yok detayların.

Hafiften toparlayayım. Bugün “Unforgiven“ı izledim. Clint Eastwood katıksız bir Cumhuriyetçi olsa da severim, ne düşündüğünden çok onu ekrandan izlediklerimden ve ekran için yaptıklarından ötürü kanaatimce. Uzun yıllar sonra tekrar izledim bu filmi, sayı kaç oldu bilmiyorum. İşte burada birkaç link vereceğim; neden mi, sebebi basit: detaylar. Her ne kadar yukarıda detaylar önemli değil desem de, gayet önemliler. Sizi siz yapan ya da sizi siz olmaktan alıkoyan şey her zaman detaylar olacak ve sizi neden rahatsız ettiğimi de biliyorum (en azından sonraki yıllarda öğrendim) o detayları birleştirmedeki becerim ve sizin bile kendinizden saklamak istediğiniz şeyleri görebilmem(Savım bu yönde; olmayabilir; ama değil). Eğer bunu daha önceden bilseydim, birçok şeyi farklı yapardım kanaatimce, birçok insanı korkutmazdım 🙂 Öcüüüüüü, eheeeeehee.

Kemal Sunal… Postacı... Eğer bunu okuyan birileri varsa, bu filmi izlememişlerse mutlaka izlesinler; hatta bununla yetinmeyip ne kadar tanıdığı insan evladı varsa da izlettirsinler. Kesin bilgi 🙂

Şimdi detaya geleyim: Yedi Bela Hüsnü. Oradaki kapışma sahnesinde şu çalıyordu. Ona geçmeden önce, orjinalinden önce mi izlemiştim bu filmi, yoksa ilk burada mı duymuştum emin değilim. Ama çok ilginçtir ki, öyle bir yakalamıştı ki beni, pehhh, pehh.

Ve şimdi de efsane bir filmden geliyor (Sahneyi bulamadım; ama hatırladığım kadarıyla sonlara doğru olmalı; arada bir yer de de geçiyor olabilir ekstradan)

Tabii o zamanlar teknoloji sınırlı, yıllarca bu tınıyı duymayı ne denli beklemişimdir kim bilir! Aynı şey Excalibur filminde de olmuştu; hatta aynı şey şunu dinlediğimde de olmuştu ve tabii ki o kadar küçüktüm ki, ne kim diye bakmıştım, sadece tını aklımda kalmıştı; ta ki üniversitede tekrar dinleyene kadar, bulana kadar. Pehhhh, insan bazı şeyler için, bazı şeyleri hak etmek için hakikaten epey beklemeli.

Sözün özü güzel insanlar, her ne kadar elimizdeki tek değerli şey zaman olsa da, bazı şeyler için hiç olmayacak gibi beklemek lazım.

Şimdilik çavvv

Aslında tekrar işbaşı yaptığımı yazmak için yazacaktım bir şeyler :); neredeyse 1.5 aydır pek bir şey yapmadım ve artık yapmam gereken onlarca şey var. Video olaylarına da geri döneceğim, hatta bazılarında yakışıklı suratımı da göstereceğim artık; insanlar ellerimi sevmedi, belki de yüzümü sever 🙂 ahhhaaaaa.

Sevgilerimle

Yazılar Çiziler içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Aşk Videoları

Çok çarpıcı bir başlık Sayın S., çok düşündünüz mü bunu?

S: Yok valla, ne yalan söyleyeyim, yıllardır savunduğum(uz), eğer biz zamanında zeka oyunlarını insan metası (Erkek olduğumuz için hep kadın bedeni geyiğinden hareketle) üzerinden anlatsaydık çok daha fazla insana ulaşabilirdik üzerinden bir kandırmaca yapayım dedim.

Maşallah efendim, ne kadar da yaratıcı bir düşünce.

S: Eheee, teşekkür ederim valla.

La yürü git ahmak! Senin gibi insanlar yüzünden bu insanlar bir türlü sonraki duraklarına ulaşamıyor.

S: He he canım, yürü git armut. Bir defa yazan adam benim, tek ben, hadi yürü git sahneden, salak uşak. İşim gücüm, anlatacaklarım var.

[İç ses, içini çekerek sahneden çıkar]

Nelerden bahsedeceğim biliyorum: İki ölüm ve emek ve bir de “full of shit vakası”, belki birkaç şeyi daha anarım kim bilir. Aslında böyle baktığınızda Aşk Videoları tabiri çok da yabana atılır, konudan ırak bir tanımlama değil.

İlki Linkinpark, aga öldürdü kendini: Chester Bennington 

Bu zatı muhterem bir neslin üzerinde epey bir etkili olmuş bir karakterdir. Çok da tanıyormuş, agayı yalayıp yutmuş geyiği yapmayacağım. Bizim köydeki Şakir Efe öldüğünde nasıl hislere gark oldumsa, bu insan evladının de ölümü benzer hisleri doğurttu. Sebep aynı: Anı.

2004 Amerika’nın New York kentinde, Staten Island‘dan kalkan vapurlarda, canım güzel Uğur kardeşim dinletmişti ilk, sonrasında, saatlerce diskmenini isteyip, abi bir posta bir posta (lütfen yanlış anlaşılmasın [hoş zaten yanlış anlaşılsın diye bu şekilde yazıyorum] daha yalvarmışlığım, Uğur’un da tabii be yavrum ne demek, al doy dercesine bana dinletmişliği vardı. Sonraki yıllarda da bu adamları dinlemeye devam ettim. Ama nasıl ki plastik itfaiye arabası, Denizli’den kalkan köhne otobüs ve bir gece yarısı, ve bir de ölümcül baba benim üzerinde ne derin etkiler bırakmışsa, bu an da bende derin izler bıraktı. Belki o kadar iz falan bırakmadı; ama çoğu şeyden daha anlamlı bir hal aldı. Yani bu kendini öldürmekle suçlu olan adam benim için Amerika, Uğur, New York, arkada bıraktığım biraderim Chingiz ve terk ettiğim şeyler demekti. Ama şimdi hiçbir anlamı kalmadı, çünkü adam öldürdü kendini ve benden bu anıları çaldı. Aptal herif. Pis herif.

Diğer ölüm ise, bu ülkenin onlarca değerini hunharca harcamasına eşdeğer mantıkta gerçekleşti. Bu ülke, üzerinde yaşamaya çalıştığımız bu kara parçası, doyumsuz bir canavar. Ne kadar insan yese de doymuyor, daha fazlasını istiyor, bunu türlü türlü başlıklar altında yapıyor bir de. Vatan: ölün; Bağımsızlık: ölün, İdeal: ölün, İnanmışlık: ölün, Farklılık: ölün; İnandığın gibi yaşa: ölün; Genç: ölün, Yaşlı: ölün, Çocuk: Önce tacize uğra, sonra ölün. Kadın: Kocalarınız tarafından ölün… Öl babam öl. Medeniyetin doğduğu yermiş, pehhh. Eğer medeniyet ölümse, ki sanırım birileri yanlış anlamış olayı, bu kara parçası ölümcül derecede medeni! Belki de o da kendince bir kompozisyon falan oluşturmak istiyordur bünyesinde, bu kadar güzide insanı içine aldığına göre, bir amacı olsa gerek. Ama kanaatimce o bestesini hiçbir zaman kompoze edemeyecek.

Bahsi edilen ölüm: Barkın Bayoğlu. Motosiklet işine sevdalanmış çoğu insan evladının abisi, çoğu şeyi öğretip, onlarca hayatı kararmaktan kurtaran adam. Aramızdan 25 Temmuz sabahında, boğaz köprüsünde, bir tane kendini bilmezin yola atlamasından ötürü ayrıldı. Çoğu insan bu adamın anlattıklarını dinledi, çünkü biliyordu ki bu adam, neyi ne kadar detaylıca anlattığı, kimsenin bilmediği terimleri kullanması önemli değil; karşısındaki insanın anlayacağı tonda, üslupta anlatmak önemli olan. Türkiye’deki insanların daha öncesinde birçok kişide gördüğü ve takdir ettiği samimiyeti, kendin gibi olmayı gösterdi bu adam ve bunu yaparken onlarca hayata “değer” kattı ve kurtardı.

Altın Elbiseli Adam

Biz insanlar, her gün kendi hayatımıza değer katmaya çalışıyoruz. Her Allah’ın günü, her gün. Bunu yaparken başka insanları aşağılıyoruz konumumuzun gücünü göstermek için, başkalarına yardım ediyoruz vicdanımızı ortaya sermek için, ibadet ediyoruz eğilmeye ihtiyacımız olduğu için, sema ediyoruz yaratıcımız bizi çağırdığı için, söz ediyoruz buradayız demek için, süsleniyoruz başkalarına kendimizi belli etmek için, yiyoruz sonraki güne kalkmak için, zıçıyoruz daha fazla yiyebilmek için, şarkılar söylüyoruz yaşadığımızı öğrenmek için… İçin Allah için. He canlarım, aynen, devam edek bunlara hep. Ne de olsa hepimiz Barkın abimiz gibi insanlarız(!). Kaçırılan nokta bu, belki de yıllar sonra beni tekrar dürten nokta bu. Adam motosikleti sevdi, öyle yaşadı; birileri ölüp gitmesin, boş yere harcanmasın diye bildiklerini insanlara anlatmayı denedi. Birilerine ilham oldu. Yolları tıkanınca yeni yollar denedi, vazgeçmedi. Neden yaptı bunları, cumhurbaşkanlığı nişanı versinler, Kadıköy’de bir parka heykelini diksinler, bir okula ismini versinler diye mi..? Pehhh.

Çok da beylik laflar etmeyeceğim. Lakin bu insanlık denen ucubeler sürüsü; kendilerini hakikaten insan olarak tanımlıyorlar (komediye bak), her geçen gün umutlarımı yerin dibine sokuyorlar. Belki onlar yaşamlarını kendileri için anlamlandırıyorlar sadece, ama maalesef benim gibi insanlıktan nasibini almamış adamlar, onlar için yaşamaya çalıştıklarından (ulan çok ulvi oldu; benim gibi demeyeyim, Barkın abi gibi adamlar diyeyim) ölüp gidiyorlar. İnsan denen yaratığın bir de bundan pek bir haberi olmuyor, en azından gayeden. Hala yalancı, hala kıskanç, hala küçük hesapçı, hala benci, hala pazarlamacı; amiyane tabirle “full of shit“. Lakin, evet lakin, bir başka şey var burada. İnsanlık adına yaşayıp, o uğurda ya da o yolda yitip giden insanlar bunu görmedi mi? Lan nasıl görmesin, adamlar zaten bu kadar potansiyelli olmasa, ne yapsınlar insanlığı! Gördüler, demek ki bu önemli değil onların gözünde. İnsanın ne olduğu değil, ilerde neler olabileceği demek ki önemli bu adamlar için. Aha bir insan buradan ders çıkartmalı, ben çıkartıyorum, başı gözüktü de daha tam çıkmadı. He aynen, gönderme var, aferin anladın, on puan sana.

Daha yazacaktım, özellikle şu full of shit olayını, sürekli çünkü 2-3 gündür kendime taktığım tanımlama bu. Ama pek yazasım yok an itibariyle, klavye de akmıyor hakikaten. Burada kalsın şimdilik. Vardığım nokta mı ne, bir şeyler yapmaya devam etme olayı. Şu video işine tekrar bir dönüp, insanlara anlatabildiğim kadar çok şey anlatma olayı.

 

Videolu Anlatımlar, Yazılar Çiziler içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Parmak Kaldırmak

“Himmm: Benim de söyleceklerim vardı” ilk başlık, sonra aklıma ilkokul geldi, ya da okul geldi: Bir şeyler söylemek için birilerinden izin alma adına, işaret parmaklarımızı göğe yükselttiğimiz zamanlar… Himmm, böyle deyince kanaatimce bunun alt amacı, ya da gizli amacı bize tek tanrı inancını kabul ettirmekmiş. Hoş bunu havaya değil de öne doğru yapsak, sanki biraz Hitlervari olacağından, belki de bu yüzden göğe kaldırın demişlerdir. Ne de olsa insanoğlu’nun gözü hep yükseklerde, ancak yükseğe kalkan şeyleri görür. Yanlış anlaşılmasın cümle, şimdilerde ekşisözlüğü çöp eden ermemiş ergenler gibi bir göndermede bulunmuyorum. Gönderme dediğiniz zaten herkes tarafından anlaşılırsa gönderme olmaz, bir kısım zat-ı muhterem tarafından anlaşılmalı ki; gönderme olsun.

Üff onlarca şey geçti aklımdan, bazıları muazzam güzeldi; ama bir kenara not etmeyince uçup gittler; bana sorarsanız gayet de güzel oldu. Bu kadar geçici olan bir varlığın kendinden uzun yaşayacak laflar etmesine gerek yok; eşyanın tabiatına aykırı. Nedense hep sevmişimdir bu tanımlamayı. Sanırım içinde aykırı olduğundan 🙂 Derler ki: Bir insan için dünya üzerinde en zor olan şey, ne olduğunu kabul etmesidir. Bilmiyorum, biliyorum ama bilmemezlikten geliyorum değil; baya bilmiyorum, bu dünya üzerinde ne kadar çok zaman geçirirsem kendimden, inandığım şeylerden o kadar çok şüphe ediyorum. Halbuki bir işi ne kadar uzun yıllar yapıyorsanız o işte uzmanlaşmanız gerek. Bir ayakkabı tamircisi (Mustafa’nın kulakları çınlasın, umarım Saygıdeğer babası hala hayattadır) iseniz, ne kadar çok zaman geçirirseniz o deri zımbırtılarla, ya da suni deri denen zımbırtılarla, o kadar ustalaşırsınız; aynı bir terzi, bir berber ya da bir çiftçi gibi. Ama insan olmak ya da insan olmaya çalışmak böyle bir meslek dalı değil gibi. Ne kadar çok zaman geçiriyorsanız, o kadar daha kötüye gidiyorsunuz, en azından benim için böyle. Sakın ha bu yazdıklarımdan hareketle, serkan böyle serkan şöyle demeyin, ayıp olur. Vala ayıp olur, nihayetinde kendisine tahammül eden siz değil, benim.O yüzden bir zahmet kendimle ilgili yargıları kendim vereyim…Ahhaaa, böyle yazmayı özlemişim valla.

Kanaatimce nihai kararımı verdim, hala bu hayat üzerinde var olabiliyorsam, hala yarın için bir yarın arayabiliyorsam (Ulan bu lafları Japonca’da/Norveçce’de filan etmek isterdim ha, eğer belki bir gün, erken zamanlarda ölmeyip de aydınlığa erip de, farklı bir dil öğrenirsem, neden olmasın; belki Boşnakça’da ederim bu lafları) bunun sebebi annem. Bugün üzerine oturdum, düşündüm (yalan öyle bir şey yapmadım), düşünmesem de önemli değil, itiraf etmek ne kadar hoş olmasa da bu hayatta hala kendime serkan diye hitap edebiliyorsam, hala insan modundaysam, bunun sebebi annem. İlginç baya 🙂 İronik, ama ilginç.

Sahip olduğum her şeyi bana veren annem, her şeyi. Siz insanlar şimdi bunu yanlış anlarsınız, aaa ne güzel işte annesinin kıymetini biliyor modunda, pehhhh. Böyle olduğunda hep aklıma holivut filmleri geliyor: mother issue 🙂 Ülen Freud denen puşt insan evladı, her ne kadar islami yaşam tarzını benimsemiş ya da hıristiyanvari insanlar senden hoşlanmasa da, hakikaten kafan basıyormuş ha. Bir erkek için anne de baba da önemli; ama benim gibilerde baba olmayınca anne daha önemli oluyor ister istemez. Biraz daldan dala atlıyormuş gibi oluyorum, benim gibi bir akıl halbuki çoğu şeyi bir sırada yapmalı; pehhh. Atlıyorum, boşverin atlayayım. İnsanlardan bazıları bana geri dönüp, şunu diyorlar: Yazdıklarında o kadar yalnız görünüyorsun ki; bazıları şunu diyor: Çok gizemli bir kişiliğiniz var; bazıları şunu diyor:… [her neyse bu kısmı sildim yaşayan ve ölenlere saygısızlık olur diye]

Uzun yıllar, ki hakikaten uzun, kendimi anlatmaya çalıştım. Zannettim ki insanlar beni anlarlarsa bana da kendimi anlamakta yardımcı olabilirler. Pehhh, alakası bile yok. Sonra kendimden ümit besledim; lakin geçenlerde veletlerimden birine dediğim gibi: Bir insanın kendisine tamamen dürüst olmasının imkanı yok. Bir insan kendisine tamamen dürüst olamıyorsa nasıl olup da kendini anlayacak? O zaman şuraya varıyor: Kendisine dürüst olmayan biri başkalarına da dürüst olamaz! Aynen ve yakınen :).

Neden mi katılıyorum, belki insanlar kızacak ama, çoğunlukla… Pehhh, aklıma şu anda Jon Snow geldi, adam alabildiğine “straight arrow” (Ahhaaaa bunun nereden aklıma geldiğiyle alakalı zerre bilgim yok).

Bazen düşünüyorum acaba yeni bir blog mu açsam diye, hiç kimse ismimi bilmese ve ben istediğim gibi, istediğim kadar açık bir şekilde yazabilsem. Yapmıyorum ama, gayet yapılabilir halbuki. Neden mi yapmıyorum, insanlara saygı duyduğumdan ötürü. Kişi eğer kendi sesiyle değil de, başkalarının, başka nesnelerin sesiyle konuşmaya başlamışsa en büyük yalancıdır; en büyük romancıların (yazarların) en büyük yalancılar olması gibi. Size saygım olduğundan ötürü başka isimler altında yazmıyorum… Hoş bu kadar abartmamak lazım, o kadar da saygım yok aslında, en azından hepinize; bazılarınıza muazzam var, lakin çoğunuza yok.

Misal rzon adında bir adam var, yıllardır tanırım, en azından tanıdığımı sanırım, adama muazzam saygım var, nedeni çok basit: Sizin inandığınız hiçbir şeye inanmıyor ve bunu söylemekten asla çekinmiyor. Misal sizin yere göğe sığdıramayıp reklam malzemesi yapıp (en azından çoğunuzun) 15 Temmuz’da hayatını veren insanlara ölümüne saygım var; nedeni çok basit: İnandıkları şey için hayatlarından vazgeçtiler; ama şimdilerin haramzadeleri o tarihi arka plan yapıp, bakanlık bile alabiliyor. Misal Sevan Nişanyan gibi adamlara ölümüne saygım var, aynen inandıkları gibi yaşadıkları için; misal benim gibi boktan adamlar çöplerini atmaya gittiğinde, o çöp başında egolarından arınmış, hayatta kalmak için onları deşmelerine inanan insanlara büyük saygım var; misal Ahmet Şık gibi hiçbir devrin ve gücün adamı olmayan insanlara… Ama sizin de gördüğünüz gibi çok yok bu adamlardan. Dahası sizin yetiştirdiğiniz insanlar orada burada şurada saçma salak muhabbetlerle ömür tüketirken… Her neyse sürekli siz deyip acısını sizden çıkartmayayım, bu da sahtekarlık.

Doğru, her şeyi boşverip, aynen annemin istediği gibi, aynen annemin beklediği gibi, aynen onun mutlu olacağı gibi bir hayat sürebilirim. Küçük bir yer, küçük bir aile, küçük erkek ve kız çocukları. Onları seven anane, babane, dedeler… Doğru, bunu yapabilirim, hatta büyük ihtimalle çoğunuzdan iyi yapar, çoğunuzdan da iyi yetiştiririm o veletleri. Kim bilir belki bir ara yaparım (içimden böyle geçti)… Lakin anlamsız… Veletlerim bana soruyor, sanki ben biliyorum, “neden devam etmeliyiz diye”… Onlara bu şekilde cevap vermiyorum; ama yıllar önce duyduğum bir kıssanın takla attırılmasıyla şöyle cevap vermek en güzeli olurdu: O kadar çok yaşayın ki, size de birileri eee neden yaşıyoruz diye sorabilsin 🙂

Hani derler ya: Sultan Süleyman’a bile kalmadı bu dünya… bıdı bıdı. İşte O Süleyman’ın yerine ister Johnny Cash deyin, ister Hüseyin Derya deyin… Çok atla deve değil. Bunlar büyük adamlar, biz küçük adamlarız; büyük adamların büyük derdi olur; küçük adamların küçük; büyük adamlar büyük problemlerle uğraşır, küçük adamlar küçüklerle… Çok kasmayın. Neden seçmiyorum kolay hayatı, ya da seçemiyorum… :))) Ehheeeeee. 26-27 gibi memleketime gideceğim. Annemle, ailemle vakit geçireceğim, olabildiğince neşeli olacağım. Sonra babamı, amcamı, dedelerimi, büyük ninemi, kuzenlerimi vb ziyaret edeceğim. Dayım gittikten sonra gitmedim yanına hiç; hatta bir miktar dargındık sanırım birbirimize. Bana haber vermeden ölmese iyiydi; hoş belki de beni de aradı da, yine bir şeyler isteyecek diye açmadım. İlginç, telefonu açmazsan ulaşılmaz oluyorsun; kanaatimce çoğumuz ulaşılmaz olmak istiyor.

Annem yıllarca, oğlum dayın gibi olma dedi. Böyle deyince dayım kötü bir adam gibi anlaşılmasın. Doğru, vefasız, acımasız, kendi özbeöz çocuklarını terk etmiş, sadece kendini düşünen bir insandı, ya da insan demiyorsanız işte, neyse o. Kötüydü, çokça şahit oldum. Dünya üzerinde eziyet çekmiş, sürekli haklı olmuş, herkes ona ihanet etmiş gibi düşünen bir adamdı. Ülen bundan 6 ay kadar evvel Avusturya’ya gittiğimde, Atlas Jey’in Zürih’ten servisini çeken adam bile tanıyordu adamı, ve ona göre eğlenceli, bana göre adice anılarını anlattı dayımla ilgili. Haa bu arada hakikaten dayımla ilgili güzel şeyler anlattığını sanıyordu ha 🙂 Şaşkın! Annem işte, hep böyle olma dedi, sanki benim elimde de. Dayım çok içerdi, 11-12 yaşında bu yana içerdi. İyi adamdı deyip haksızlık yaptığı onlarca insana hakaret edecek değilim; ama agada bir şey vardı, ve ben de kendimce görürdüm bunu. O da gördüğümü bilir, o yüzden yakın hissederdi. Hiç kelimelere dökmedik… Demek istediğim şu, ya da emin değilim artık ne demek istediğimden de. Ha tamam bildim. Neden kolay olanı tercih etmiyorum? Benim mamanın atladığı da o, ne kendisi, ne de peder kolay olanı tercih etti. Kendilerinin yapmadığı tercihi benim yapmamı istiyorlar. Bu arada hangi tercihi yaptığım bu kadar önemli değil bu arada, sanki önemli gibi anlatıyorsam kusura bakmayın. Alakası bile yok. Gayet önemsiz. İnsanlar yaptıklarımdan ötürü benim önemli olduğumu anlatma gayretine düşüyorlar, ahaaaaaa…. Valla yalan yok, içimden öyle kuvvetli gülüyorum ki! Hakikaten insan denen şey, matematik bilmeli. 🙂 Adama sorarlar, senden önce kaç insan geldi ve senden sonra kaç tane gelecek diye.

Nereye mi bağlayacağım, bir zamanlar kurtuluşumun çocuklarım, hiç sahip olmadığım ama benim olacak aile üzerinden olacağını sandım. Böylece hayata devam edebilecektim; ama olmadı. Kanaatimce ben kendimi anlatamadım, önemli değil. Çoğunuzun ailesi var, ama sadece birileri size aile olun dediğin için sahip olmuşsunuz; çocuk ne demek, yetiştirmek ne demek zerre bilginiz yok. Onlarca saçma salak insan denen şey dolanıyor ortalıkta ve bu saçma salak insan denen şeylerin yine insan dedikleri genç yaratıkları var. Sizin yarattığınız ya da içinde yaşadığınız dünya şakadan başka bir şey değil 🙂

Bu şekilde yazmayı özlemişim hakikaten 🙂 Buraya kadar söylediklerim kalbinizi kırdıysa özür dilerim (Dilemiyorum da, yalandan işte).

İnsan, dedikleri gibi, sahip olamayacağı şeyleri isteyendir; insan olansa, hakikaten insan olansa, sahip olmak istedikleri için o cesareti gösterip yola çıkabilen.

Denk u, çavv

Hüseyin Derya için, Anar’a, Aftoş’a, Chingiz’e Selam ile

Ülen bu kodumun bilinçaltı çok altı, pehhh. Yılllar yıllar var ki, Aydan için bir şey dememişimdir, birilerine olan saygımdan ötürü. Fuck the saygı, ebemin hörekesini görmüşken, pehhh…

Bu da sana gelsin (Benle alakası bile yok da, işte ne yapacaksın; kafamı, yok hafızamı z.k…mmm – Edit: Lan Edi ile Büdü’yü izledim ben… Kodumunun adaletsiz dünyası 🙂 ), neredeyse aynı yıllar:… Mayın Tarlası olacaktı, ama Can(m) Kırıkları daha iyi gibi

Bu her zaman muazzamdı; Sayın Şebnem de yazmış da yazmış ha; bu arada kelimeleri anlamlıdır da, kelimelerinde değilim, benlik bir olayı yok, tınısı muazzam:

Editbüdüt: Hemen akabinde silmiştim; ama okudum, pek sakıncalı içerik yok gibi, sıkıntı yok, ölüyü dirilttim. Üfff ölüyü dirilttim la, mucize mi yoksa bu… Neyse

Yazılar Çiziler içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın