Yozgat Kadışehri İlçesi Zeka Oyunları Projesi İzlenimleri – Bölüm 1 Gidiş

Proje ile ilgili şu linkte detayları görebilirsiniz: Kadışehri Zeka Oyunları Projesi

Aşağıda yazacaklarım hem proje ile ilgili izlenimlerden oluşacak; hem de kişisel gözlemleri ekleyip, harmanlama olayından. Bu yüzden detaylı anlatma adına yolculuğa başlangıç noktasından başlamakta fayda var. En nihayetinde, bütünsel yolculuğa baktığınızda, benim adıma “kaynak noktası” bu parça oluyor. Bir yandan onu dinleyip bir yandan da yazılanları okuyabilirsiniz.

Stahlhammer’dan Vienna:

Yağmurlu bir cuma günü (11 Aralık) Ataşehir İlçe MEB’in merdivenlerinden atladığımda, önümde bir taksici belirdi. Yok dedim, sigara içeyim, ne de olsa onlarca taksi geçer dedim. Taksi orada durmaya devam ettikçe, dedim ki yağmur da yağıyor ne gerek var. Aralanmış pencereden kafamı uzatarak, o sırada hasılatını saymakla meşgul olan adama müsait misin diye sordum. Nereye gideceksin dedi başına bana döndürerek. Havaalanına gideceğim dedim, kısa bir hesaplamadan sonra, eğer oraya gidersem cumaya yetişemem kusura bakma dedi, eyvallah dedim. Sigaramı yaktım, havaalanının ne tarafa düştüğünü mantıklı bir şekilde sallayıp yönümü tespit ederek, karşıdan karşıya geçtim. Yağmur sicim gibi yağıyordu, az önceki taksiciyi düşündüm, helal olsun dedim kendi kendime. Çünkü tüm hadise ironik bir havada gerçekleşmişti: Dünyalıklarını sayıyordu, ben de tam o sırada o günkü dünyalığını güzide bir şekilde arttırabilecek bir hedefe gitmeyi teklif etmiştim. O ise çok kısa bir zaman içinde bana dönüp, dünyalıklarını bir kenara bırakarak, olmaz demişti, hem de dünyalık olmayan başka bir şey için.

Bir sonraki taksiyi bir 10 dakika sonra bulabildim; hiç de geçmiyormuş sıklıkla taksi. Havaalanına gitmem, orada kahveciye çöreklenmem, bilgisayarımı açmam ve gitmeden evvel yarım kalan bir işimi neticeye erdirmem gerekiyordu; lakin mümkün olmadı. Birkaç okunacak şey alıp, uçak biraderimizin kanatlarının yolunu tuttum. Uçağa giden tünelde ilerlerken acaba ilk binmek için sırada mı beklemek, yoksa koltuklarda milletin binmesi bekleyip en son girerek, tünelde mi beklemek daha verimli diye düşünüyordum; ikincisi kanaatimce daha mantıklıydı.

AŞTİ’ye vardığımda saat yaklaşık 14:30 civarıydı. Yozgat’ın Sorgun ilçesine giden bir araç bulmam gerekiyordu. Bana söylenen, Doğu’ya giden otobüslerin Sorgun’dan geçtiği, bu yüzden Ankara’dan herhangi bir şeyle, bunu kolaylıkla yapabileceğim yönündeydi. Kamil Koç’a gittim. Baya kalabalıktı görevlilerin başı. 1.90 boylarında siyahi bir abla, elindeki biletleri görevliye vermiş yenilenmesini istiyordu (Gayet güzel Türkçe konuşuyordu); ama bir kişi değil 4 kişiydi bilet sayısı ve otobüs kaçmıştı. Hemen solumda duran gençten öğrenci arkadaş da otobüsü kaçırmış, görevliye bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Karşı taraftaki görevli ise sanırım tatmin edici cevap vermedi, ufak bir atışma yaşandı; akabinde de herhalde hakkını aramalısın diye yetiştirilen öğrenci: “Ver bana, müşteri hizmetlerinin numarasını ver, arayayım da sizi şikâyet edim seni” diyordu. Karşıkdaki görevli, git kardeşim başımdan dedi. Bu aslında şuna benziyordu: Kavgaya girişecek iki erkek, eğer doğrudan birbirlerine dalmayıp ağız dalaşına girmişlerse, artık oradan bir kavganın çıkma ihtimali neredeyse yok gibidir. Bu çiftleşme dönemine girmiş bir dişi için, iki erkek ördeğin birbirlerine hödö hödö yapmasına benzer ki; ne kan vardır, ne de kırılmış bir uzuv, sadece ses. Öğrenci, kayıt masasından uzaklaştı, görevli yayarak “gevşşşekk” dedi. Hemen yanımdaki hanım da Dikmen’den bilet aldığını, bilette 27.5 TL yazmasına rağmen kendilerinden 35 TL alındığını, böyle bir puştluk görmediğini anlatıyordu görevliye. Karşıdaki gençten görevli arkadaş da hanıma şunu söyledi: Hanımefendi, arkadaşlar engelli olarak kesmişler bileti, ama sizden normal ücreti tahsil etmişler; gidin şikâyet edin. Edeceğim diyordu kadın, böyle terbiyesizlik mi olurdu. Orada uzunca boylu görevli, telefonunu hanıma verip, alın arayın müşteri hizmetlerini ve anlatın derdinizi dedi. Az önce gevşek diyen görevli bir miktar soluk aldığında, Yozgat Sorgun’a aracınız var mı diye sordum; evet dedi. En erken ne zaman, 16:30 dedi. Saat 15:00 gibi olmuştu, ne olacak sar ordan kardeşim bana bir tane dedim. 37’li numaralı biletimi cebime koyup, börek, çörek, internet yazan bir mekâna yollandım. Yarım kalan işimi çözecektim.

İşimi halletim, o sırada bir çay içtim; ya da ona çay demek asıl çaya haksızlık etmek olur, o “şey”den içtim. Birazcık mahvetti beni, midemi tekrar eski formuna döndürme adına çorbamsı bir şeyler içmenin faydalı olacağını düşünerek mekân değiştirdim. Bir çorba ve yanında bir ayran; büyük ihtimalle midemi düzelteceklerdi. Köşede bir yere oturdum. Her zaman köşede, kıyıda ve kenarda yerleri otururum. Mantık basit, ortada olmayayım; insanlar görmesinler beni; ama ben onları göreyim, hareketlerini izleyeyim, ortamı etüt edeyim. Ortam kötüydü, en azından bende uyandırdığı his hoş değildi. Otogar olduğu için tavanları ayyuka çıkmıştı, nirvanaya ulaşmıştı. Büyük ihtimalle otogarın bu kısmı bir kafe olur lan burası diye düşünülüp de inşa edilmemişti. Önümde kapalı bir hanım oturuyordu, görebildiğim kadarıyla gözleme ve çay söylemişti. Bana sorarsanız büyük hata, büyük ihtimalle gözlemeyi kızarttıkları yağ midesinde sıkıntılara sebep olmuştur. Hemen sağ tarafımda bir hanımla bir erkek, onların çaprazında da alabildiğine sarışın (ama sonradan), -cılk renkli sarışın demek daha doğru olur- bir başka hanım (20 dakika boyunca telefonla konuştu kanaatimce), kafenin daha içlerinde birkaç kişi daha mevcut. Çorba bol sulu olmakla birlikte (tabii ki çorbalar suludur; ama bu tencerede kaynatılırken su oranına karşılık gelen uygun mercimek oranı yakalanamamış) biraz tuz ve kırmızı ve limonla güzelleşti. Ayranla birlikte güzel bir ikili olup, çayın midemde oluşturduğu etkiyi ortadan kaldırdılar.

Bileti veren arkadaş peron için 1-10 arası demişti. 1-10 arasını araladım ve 5 civarında beklemeye durdum. Bir sigara daha yaktım. AŞTİ’de en sevmediğim yerlerden bir tanesi otobüs beklenen peronlar. Pis, isli bir telaş, camın arkasında koltuklarda mayışmış insan kitleleri; ellerinde poşetleri, valizleri bekleşen yorgun insanlar, birbiri ardına gelip giden taşıma araçları, ruhsuz demir yığınları…

Otobüs perona yaklaştı, 37 numarayı bulup kösüldüm. Kulaklarıma içlere kadar giren kulakları sokup metal ağırlı menümüzden dinlemeye başladım. Hareket ettiğinde otobüs, muavin arkadaş elindeki listeyle bizleri dolaşıyordu: Sorgun. Hemen dönüp gitmeden sordum: “Ne kadar sürer?” Aynı soruyu bana bileti satan görevliye de sormuştum, 4.5saat demişti. İnternette bakmıştım öncesinde, orada 4 saat yazıyordu. Muavinse 3.5 saat dedi.

Müzik olayını bırakıp, koltukların ardında duran film, müzik izleme aracından film açmaya çalıştım. Aynı sıkıntı yakın bir zamanda, yine aynı firmanın İzmir-Denizli seferini yapan otobüsünde de yaşamış ve oradaki görevliye sorup:”Hacı abi bu tuşlar basmıyor, binbir zahmetle filmi açtım, ama sürekli bir cırıltı var, hepsi mi böyle?” O da bana: “Güncelleme zamanları geldi” demişti. Demek ki tüm Kamil Koç otobüslerindeki güncellemelerin zamanı gelmiş, hangi noktadan hangi noktaya gittiklerinin önemi olmaksızın. Amma da masraflı olur, herhalde o yüzden yapmadılar, ya da bunları koltuklara kaktıran firma “Bakın bakım olayını da satın almalısınız” demiş; ama Kamil Koç da tuzlu bulduğundan “…bakarız” demişti. Tabii bu aracın İzmir-Denizli seferini yapan araç olmak ihtimali de var; ama çok düşük . Her neyse, bu sefer sebat ettim ve o cırıltıya rağmen bir film izledim. Transit isminde bir aksiyon filmiydi. Zaten aksiyon filmlerinde çok da söze gerek yok. Person of Interest‘te oynayan abimizdi başrollerde. Adamın gençliğinde de çevirdiği filmlerden biliyorum, adam yeteneksiz; tek yapabildiği şey donuk ve soğuk oyunculuk; arkası yok. Film bir aile, yolculuk, hırsızlık, kötü adamların ölmesi, yüzük parmağının kesilip parmakla birlikte yüzüğün düşmesi üzerinden imgelemle ailenin dağılması, en sonunda da yol üzerinden, 3-4 saat kadar önce olan hadisede kopan parmaktan düşen yüzüğün tekrar alınması ile, ailenin bir araya gelmesi üzerine kurulmuş vasat bir filmdi.

Sonrasında bir başka berbat ötesi film izledim. Çocukluğumdan kalma bir alışkanlık var, ne kadar kötü olursa olsun yarım bırakmam, sonuna kadar izlerim. Hayalet Sürücü ismindeki bu filmde, Nicolas Cage abimiz vardı, bir kısmı Türkiye’de çekilen film. Senaryosu, oyunculuğu, mantığı berbattı; ama yine de bir süre daha idare etti beni. Tabii ki aynı cızırtı burada da devam ediyordu. Benim hesabımca hayatımın yaklaşık 3 saatini bombok 2 film izleyerek geçirmiş; ama bu fimler de benim yolculukta kafamı meşgul etmemi sağlamıştı. Çünkü omuzlarımın üzerinde taşıdığım yuvarlak bir türlü durmuyor; otobüs yolculuğu gibi aktivitelerde de tavan yapıyor.

Muavinin söylediğinden yola çıkarak 30 dakika daha kalmıştı, sonra Sorgun’a varacaktım; ama kazın ayağı öyle değilmiş. Yozgat’a vardık bir süre sonra, akabinde de bir mola verildi. Molada bir şeyler içeyim dedim; ama karnım da aç gibiydi. Bir de varmam gereken yere vardığım saat epey ilerleyeceğinden, ve burası Anadolu’nun bir ilçesi olacağından, geç saatte yiyecek ya da içecek bir şey bulayacağımdan bir şeyler yiyeyim dedim. Bir köfteci abi vardı, alabildiğine tıknaz ve bıyıklı. Hacı abi dedim, bu köftenin eti buranın eti mi? Eğer buraların değilse köfte yemem abes olacak, yok buranınsa, coğrafya derslerinden de biliyorum, buralarda büyükbaş hayvancılık iyidir, et de farklı olmalıdır gibi bir çıkarım var elimde. Buranın dedi. Çeyrek var mı dedim; yok dedi, sadece yarım yapıyoruz, elimizde bu hazır. İyi o zaman ortadan bölersin, kalanını sonra yerim. Soğan da kızartıyordu abi, soğan da koy dicem, ama otobüstekilere yazık olur dedim. O da bana yok pişmiş soğan kokmaz dedi (yalan), kokuyor. Ben kokusunu alıyorsam büyük ihtimalle suratına konuştuğum herkes almıştır:)

Çaylar çok sağlamdı, o kısa sürede epey içtim; dahası çeyrek değil, ikisini yiyivermişim. Köfteci abinin önünde geçerken, hacı abi ben çeyreği değil, hepsini yedim dedim; ellerine sağlık diye eklediğimde, gülümsedi.

Ankara’dan Yozgat’ın Sorgun’una tam 5 saatte vardım. Muavine hani 3.5 saatti diye sorduğumda, hava durumundan dedi. Yağışlı olduğundan böyle oldu, 3 saatte bile geldiğimizi bilirim; hatta bir Antalya seferinde 12 saatlik yol 24 saat olmuştu, eşşek gibi kar vardı dedi. Önermelerini kabul ettim adamın, ne yapacaksınız.

Kızın Biri 15 yaşında 98 koca eskitmiş plakalı aracı buldum Sorgun’da ve Maksut Bey ve Asım Bey’le buluştuk. Artık olay Sorgun’dan Kadışehri’ne gitmekti. Bu da bölüm 2’nin yazısı olacak.

This entry was posted in Türk Beyin Takımı and tagged , , , . Bookmark the permalink.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s