Narsisistik Erkekler Üzerine Yaklaşımlar – 8

Ve evet, 8’inci ile karşınızdayım. Lakin inanın onlarca işim var, valla. Çocukken ne olduğunu anlamadan dinlemeden tekrarladığımız gibi: Yalan söylüyorsam top olayım. Ne homofobik bir cümle! Düşünün minnacık beyinlerimizin içine, daha cinsellik ne demek bilmezken, nasıl girmişlerse! Her neyse, hakikaten onlarca işim var. Yarın 2 tane dergi bölümü hazırlamam gerek, Meraklısına Akıl Oyunları Dergisi sayfalarımı bitirmem lazım, 31 Mart’a kadar, henüz hiçbir şekilde başlamadığım 15’inci 24 Saat Bölümünü nihayete erdirmem gerek. Bunun dışında Grandmaster Puzzles için sorular hazırlamam, Will Shortz’s Sudoku için üstüme düşen Sudoku çeşitlerini hazırlamam gerek. Es geçtiğim diğer içerik yetiştirme işlerini saymıyorum bile. İşin kıymık gibi batan noktası ise, yukarıda saydıklarımın ağırlıklı olarak benim keyif aldığım işler olması. Halbuki asıl işim olan Türk Beyin Takımı tarafında onlarca iş, Ankara’da kurduğumuz Escape Planet Ankara‘nın yine üçlerce işi var. Bu kadar kelamı neden ettim? Basit bir gerekçesi var: Bu kadar hırgürün arasında sizler için, sizin Narsisist insanları daha yakından tanımanız için amme hizmeti yapıp yazıyorsam, bir zahmet siz de okuyun. Eninde sonunda tükettiğim şahsi ömrüm. Zamandan kıymetli bir şey de yok (Ulan diyene bak, ne olduğunu biliyorum serkan, istersen çok fazla ahkam kesme… Tamam be, iki artizlik yaptırmıyorsun insana)

Sayfa 47 – Çok iyi diye not düşmüşüm- ” Kendi bedeninin gerçekliğinden uzaklaşarak bu karmaşayı yok etmeye yönelik şizofrenik girişimler, gerçeklikten genel olarak geri çekilmeye neden olur. Narsisistik bozukluklarda benlik imgesi ile benlik arasındaki farklılıklar şizofrenide olduğundan daha azdır, ancak kafa karışıklığına yol açarak kimlik bölünmesine yaratmaya yetecek kadarı vardır. Narsisistler bedenlerini temel alan kimliklerini inkâr ederek bu zihin karışıklığından kaçınmaya çalışır. Ancak bunu yaparken bedenlerini kendilerinden ayrı tutmazlar. Dikkat ve ilgilerini yalnızca imgeye odaklayarak bedensel benliği görmezden gelirler. Güçlü hislerin hiçbirinin bilinç düzeyine ulaşmasına izin vermeyerek bedene iradelerinin kontrolünde olan bir nesne öznesiymiş gibi davranabilirler. Yine de beden bilincini devam ettirerek zamana ve mekâna bağlı kalırlar.

Size kısa ve net belirteyim mi mı ne anlatmak istediğini. Bir zahmet serkancığım, anlat tabii… Teşekkür ederim. Efendim şunu demek istiyor…Lan oğlum sen nasıl bir adamsın, senin başka işin yok mu, bıdı bıdı bıdı. Yürü git kardeşim, bize ne senin aptal narsisistik tespitlerinden… Ahaha adama bak lan, onlarca kelime yazıyor hâlâ Narsisist yazmasını öğrenemedi, heceliyor. Abi milletin önünde ayıp olmuyor mu, kendimizi açık ediyoruz. Lavuğa bak, kendimizi açık ediyormuşuz. Lan oğlum adam her bokumuzu yazıyor lan, şu anda bile bize söz vererek yukarıda kitapta anlatılan kişilik bölünmesine vakasına örnek göstermek istiyor… Anaaaa… Ya anan işte, gerzek herif… Serkan kendine gel, bizi meze etmeyi bırak artık.

Haa, ne diyordum, yukarıda, kitaptan aldığım kısımda anlatılmak istenen Narsisist insanların gerçeklikten bağlarını koparamayacak kadar çıkarcı, ama gerçekte oldukları gibi görünemeyecek kadar da ikiyüzlü oldukları. Evet, gerçekliği, gerçeklikle bağlantı kurdukları bedenlerini bırakamıyorlar, yoksa diğer ağır hastalıklarda olduğu gibi gerçeklikle bağlantıları kopacak. Gerçeklikle bağlantıları koparsa hem cılız benliklerini, hem de üzerine o kadar yatırım yaptıkları imgesel benliklerini kaybedecekler. O yüzden ne şiş yansın ne kebap mantığında yaşıyorlar. Anlatılmak istenen budur.

Sayfa 47’den devam ediyoruz: “… dış dünyayı yalnızca bedenimiz aracılığıyla deneyimleriz. Eğer vücudumuza ilişkin hislerimizi inkâr edersek dünyaya dair hislerimizi de inkâr etmiş oluruz.

Matrix, kapana kısılmışlığı en nadide şekilde anlatan yapımlardan bir tanesi. Dokunulamayan, hissedilemeyen, sadece ek(g)odan ibaret olan bir dünya. Eliniz var, ama dokunduğunuz şey de, eliniz de, aslında sizde değil. Sadece imgenizle varsınız, beden olarak yoksunuz. Nasıl ki Matrix’den kurtulanlar için ana öğe: Bu işte bir yanlış var oluyor, Narsisistlerin durumunda da aynı. Bedeni tahakküm altına almak isteyen, bedenin dış tarafla iletişimde elde ettiği hisleri, bilgileri gözardı eden bir yapı, bir ben var karşımızda. Dokunuyor, kanıyor, kokluyor, görüyor; ama maalesef bunlar neticesinde tetiklenen hislerin ne imgesine, ne de benliğine karışmasına izin veriyor. Ket vuruyor, kontrol noktası kurmuş da sen geç, sen geçme diyor. Narsisistler yatırım yaptıkları kendi imgelerinin o dünya içerisinde uçmasını, kaçmasını, yıkılmamasını istiyor. Savaş olacaksa eğer savaşı seçmek, savaşta piyon değil kudretli bir komutan olmak istiyor. Sevilecekse eğer romanlara taş çıkartırcasına sevmek istiyor. Ağlanacaksa, çile çekilecekse, adanacaksa en önde gidenlerden biri olmayı arzuluyor. Bunun için uğraşmıyor da değil ha, sizi yanıltmasın. Narsisist ister, ama uygulamayı da bilir. Çünkü onu kamçılayan ulaşmak, fethetmektir. Fetheder, ama tatmin olmaz; en önde olur; ama o da yetmez. Yetemeyen bir varlıktan bahsediyoruz. Yetemez, çünkü elde ettiği şeyleri aslında elde edemediğini düşünür. Bir anlık esinti gibidir onun için. Bir başarı ya da başarısızlık kriteri yoktur.

Bu anlatacaklarım aramızda kalsın, validemin kulağına kesinlikle gitmemeli (Söz verin!). Benim kafayı yemiş bir insan olduğuma dair şüpheleri var, onları daha da kuvvetlendirmemek gerek🙂 Yukarıdaki paragrafın doğruluğunu ispatlama adına vereceğim örnekte, geçenlerde kutulara bakarken rastgeldiğim fotoğraflardan birini de kullanacağım. Dijital değil, basılı; ama telefonla çeker, atarım buraya. An itibariyle aklımdan bu geçti. Hatta çevreyi bir miktar anlatma adına fotoğraflardan birini kullanabilirim. Müsaadenizle bir gidip en uygunu hangisi ise bulayım. [Saat 22:06] – Buldum, fotoğrafladım [22:13]

WP_20150326_22_12_48_Pro

Çok detaya girmeyeceğim. Burası, Alaska’da çalıştığımız Togiak Fisheries‘in barakaları. Hayatımın ilk gelgitini orada gördüm. Gördüğünüz gibi yeşilliklerin arasında toprak renginde yerler var; işte akşam vakti oraya Sayın Okyanus geliyor. Kimse de söylemeyince, ben de bilemeyince, arkadaşlara şunu söylediğimi biliyorum: Abi valla burada su yoktu. Onlar da gülüp, lan oğlum gelgit o, gelgit. Hadii be, şu coğrafya derslerinde öğretilen mi! Detaya girmeyeceğim, diğer fotoğrafa geçip, oradan da anlatmak istediğimi anlatıp, Narsistliğin dünya algısına bağlayacağım.

WP_20150326_22_13_04_Pro

Bu fotoğraf da ikinci fabrikanın oradan. Her gece ayılar gelirdi, o gecelerden bir tanesi. Yemekhane’de yemek yiyorduk, birileri ayı var diye bağırınca yollandık dışarıya. Ayıyı gördüm, kaldığımız odaya gittim, fotoğraf makinasını kaptım. Sonrasında da ayıyla iki arkadaş ne kadar yakın olursa o mesafeye kadar yaklaştım. Millet yapma etme, ayı yer diyor; ama fotoğrafını çektim. Flaş patladı, ayı çöp kutusunda kafasını kaldırıp şöyle bir baktı bana, sonra da yemeğine geri döndü. Emin değilim, bu ayı inine gitmeye çıktığımızdan önce miydi sonra mı.

Olayın gelişimi şöyle: Togiak’ta sezon bitince, daha güneydeki bir başka fabrikaya gittik. Burası ilkine göre inanılmaz rezalet bir yerdi. Balıkları işlediğimiz atölyeden bozma yerle, dondurucudan çıkan balıkların kutulandığı yerler farklıydı. O yüzden her akşam, balık işleme işi bitince, kutulama için başka yere giderdik kamyonlarla. Oradaki süpervayzırlarımız, sürekli bize burada onlarca ayı olduğunu, yerleşim yerlerine geldiğini, özellikle balık işi yaptığımızdan dolayı bizim mekânları daha çok ziyaret ettiklerini söyledi. Büyük patronlardan biri, kutulama barakasına (atölye işte) geldiğimizde, yetişkin bir ayının boyunu göstermek için bize kapıyı göstermiş; işte ayı ayağa kalktığı zaman o kadar oluyor demişti. Sanırım elleri havada olacak şekildeydi, 2-3 metrelik bir yükseklikten bahsediyoruz. Her neyse Saygıdeğer Dinleyici. O zamanlar gerçeklikle bağımın çok az olduğunu söylemem gerek. Şimdilerde olsa yapar mıydım… Her neyse, o zamanlar kafam sağlıklı işlemiyordu ve etrafında olan bitenleri algılamıyordu.

Süpervayzırımız, kutu işleme hanemizin arka tarafındaki bataklığa benzer, sık çalılarla örülü alanda ayıların inleri olduğunu, kesinlikle ve kesinlikle olduğumuz yerde kalmamızı, o tarafa meyletmemizi anlattı. İşlerimizin yavaşladığı bir sıra, sigara içmek için arkaya gittim. Yanımda, yine İTÜ’den (Sanırım Bilgisayardı) Adıyaman, Kahtalı Ali vardı, biz ona Ali Hoca derdik. Hacı abi dedim, ben bu ayıların inine gideceğim. Sanırım ilk başta anlayamadı. Tekrarladım sonra. Şimdi düşününce ne alaka, ne yapacağım ben ayılarla. Haydi gittim diyelim, ayıyı gördükten sonra pişman oldum, nasıl kaçacağım, nereye kaçacağım? Şimdilerde bile bu soruların cevabını ararım:) eheheh. Ama dediğim gibi, gerçeklik sıfır seviyesinde.

Hoca kral adamdı, delikanlı, sağlıklı bir zihne sahip; ama biraz maceraperestti sanırım ya da koyunlara sahip çıkmalıyım derdinde bir adam. Yönümü döndüm sık çalılıkların tarafına, hoca ben de geleceğim dedi. Hoca dedim git işine, yok illa ben de gelcem. İyi dedim sen bilirsin, yerlerse benim günahım değil. Adama geldi valla. Düşünün dikenlik telleri, işte çalılar öyle. Ama ayı abiler yuvalarından yerleşim yerine uzanan tüneller inşa etmişler. İnşa etmişler dediğim, adamlar gidegele gidegele orada kendi büyüklüklerinde oyuklar oluşturmuşlar. Tüneller sağa sola dönüyorlardı, oraya buraya gittik. Yalan değil kendi aramızda da konuşuyoruz, acaba uyuyorlar mı, acaba burası nereye gidiyor, ilerde su filan varsa, ya da bataklıksa ne yapacağız diye. Bir yerden sonra hakikaten bataklığa çevirmeye başladı zemin. Ayıları bulamadık, yolumuzu tayin edemedik. İçimizden hangimizin hadi geri dönelim, bir şey bulamayacağız, bok yoluna gideceğiz dediğimizi bilmiyorum. Zar zor da olsa geri döndük. Ama bambaşka bir yerden dışarı çıktık, fabrikanın olduğu yerden değil. Dediğim gibi, ayı abilerimiz farklı çıkış güzergahları inşa etmişler, biz de bir yerden çıktık işte. Bu olay bizim büyük patronun kulağına gitti. Bizi yanına çağırdı, mal mısınız lan siz dedi, lan ayı bunlar, şakaya gelir mi, ayı lan. Tamam da abi, dediğim gibi gerçeklikle bir bağım yok. Haydi benim yok da Ali Hoca senin de mi yok. Bak belki şimdi çoluk çocuğa karıştın, sağlam bir mühendis oldun; belki o gün orada ayıcıklara yem olacaktın🙂 Tabii aynı şey benim için de geçerli. Patron bize bir azar kaydıktan sonra aldı bizi arabasına, balık işleme tesisine götürdü. Bizim yaşam mahalli de oradaydı. Herhalde cesaretimizden dolayı bize izin verecek dedik (eheh şimdi sallıyorum bu cümleyi). Elimize birer asit kovası, birer de böyle elips şeklinde süngerler tutuşturdu. Atölye içine götürdü, balık işleme makinasını gösterdi ve dedi ki: Bu alet alındığından bu yana hiç temizlenmedi. Elinizde asit var, bir de ilaçlı süngerler. Aside batırdığınızda reaksiyona girer, bu pisliğin (Balık kanı, eti, bağırsağı vs) hepiciğini temizler hâle gelir. Ama süngerler minnacık, o yüzden onlarca sünger verdi bize. Ekledi, bu hakikaten asit, o yüzden elinize, ayağınıza dikkat edin, aşınırsa benden değil. Kaç saat harcadığımızı bilmiyorum Ali Hoca ile. Ama şöyle düşünün, elinize kesme şeker büyüklüğünde bir şey veriyorlar ve sizden istenilen gördüğünüz fili (fil yavru değil) tamamen bununla kaplayın. Aslına buna Kare Karala örneği çok güzel verilir. Demek istediğim şu, bu resmi yapın diyorlar, ama elinizde işte bu karelerden var.

Patron abi akşam geldiğinde eserimizi gördü. Öyle bir iş çıkarmıştık ki pırıl pırıl parlıyordu canavar🙂 Her neyse Saygıdeğer Okuyucu, işte bir Narsisist dünyayı böyle algılar, ayıyı ayı olarak anlayamaz, sevgiyi, aşkı bildiğiniz gibi anlamaz; ölmeyi, yok olmayı, var olmayı yine sizin bildiğiniz gibi anlamaz. Çünkü sizden çok daha azdır bedeniyle iletişimi ve bu yüzden de uyarıcılara verdiği tepkiler çok düşük seviyededir.

Bir Alaskalı bilimadamının dediği gibi: “Ayılar narsisist varlıklar değildir; ama narsisizmi insanla birlikte yiyebilirler.”

Çok fazla ilerleyemedik, anılardan seçki gibi oldu; ama örneklemem iyidir🙂 (kendini beğenmiş puşt) İlerleyen günlerde kaldığımız yerden devam edecek.

Aşağıda paylaştığım ise Johnny Cash’den gelsin. Kendisini Radyo Eksen vasıtasıyla 2000’lerin başında keşfetmiştim. Amerika’ya giderken yanımda bir kaseti vardı, orada da epey dinledik. Evet o zamanlarda Amerika’da CDçalar yoktu, kasetçalar vardı, ehehehe🙂

This entry was posted in Narsisistik Erkekler Üzerine Yaklaşımlar and tagged , , , , , , , , . Bookmark the permalink.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s