Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar, İhtimaller ve O Nana Üzerine

Tüm yazıyı bunu dinleyerek okuyun: Dinlediğinizde burnunuzdan sümük akmıyorsa eğer, gerçekten dinlemiyorsunuz ya da kalbiniz taş olmuş demektir. Ne dediğini anlamanıza gerek yok; nasıl dediği, derken hangi tınıları kulağınıza çaldığı önemli olan.

Dün Gülçe ile birlikte “Tehlikeli Oyunlar“a gittik. Başrollerinde Erdem Şenocak vardı. Gülçe bir yerlerde okumuş, çok güzel dedi. Benim de Oğuz Atay’a ne kadar düşkün olduğumu bilir. Biletlerimizi aldı. Uzun seneler, planladığımız şeyleri tam zamanında gerçekleştirebildiğimiz pek görülmemiştir; ama dün parmakların kırılma, ciğerlerin sökülme, midelerin bulunma ihtimallerine rağmen başarılı bir şekilde izledik.

Aşağıda ve yukarıda yazacaklarım herhangi bir şeyle ilgili değildir, sadece yazmak için yazıyorum.

İhtimaller bir kere sizi ziyaret etti mi, siz de ona buyur gel otur bir çay, kahvemizi iç dediğinizde, misafir kalıcı bir yatılıya döner. İhtimaller bir kere içeriye girdi mi, bir daha sizi kendi başınıza bırakmazlar. Her ihtimal beraberinde başka ihtimalleri doğurur. Her doğan ihtimal de bir başkasına hayat verir. Bir bakmışsınız hiçbir şey yapmıyorsunuz, tek yaptığınız kafanızda ihtimalleri sıraya koymak; sonuçsuz kalacakları elemek. (Aşağıda bunu bağlamak istediğim yere bağlayamamışım, Tehlikeli Oyunlar’a bağlayacaktım. Oğuz Atay’ın İhtimaller Ansiklopedisi fikrine. Bari o yazamadı ben yazayım diyecektim. Dün oyunda bunu gördüm kardeşim)

Kaç yaşındayım bilmiyorum. Ananemin evinde tahta divanda, divan üzerindeki düğmeli yastıklara (…düğmeler hep beni rahatsız etmiştir, oradan kalmış aklımda. Yalan! Şimdi bile neye benzediklerini billur gibi hatırlıyorum) dayanmış düşünüyorum. A eğer B ve C olursa, eğer C’yi de ben D’nin içinde kullanırsam, oradan E gibi bir netice çıkıyor. Ama eğer E değil de F’ye benzerse, F de beraberinde G ve Z’yi getirecek. Peki hangisi daha iyi benim için, G mi Z mi? Bir de acaba arada kaçırdığım ihtimal var mı? Ama eğer ya C’yi D’nin içinde kullamasaydım, ya da A’dan doğan B olsaydı… O zaman da c çıkacaktı ortaya, sadece c değil, bir de e çıkacaktı. İkisinden birini kaale alırsam eğer onlardan u’lar, f’ler ve o’lar doğacaktı.

İhtimal düşünmekten yorulmak… Saatlerce otururdum orada, kafamdan bunlar geçerdi. Ama hiçbir sonuca varamazdım. Sonrasında da en iyisi düşünmemek derdim; ama yine de düşünmekten kendimi alamazdım. Düşündüklerim o anda başıma gelenler, ya da an itibariyle yapacaklarım değil; bambaşka, belki de hayatımda hiç başıma gelmeyecek şeyler olurdu genellikle. Biz buna hazırlanmak diyoruz, her türlü ihtimale karşı hazır olmak. Savunma mekanizması çalışmaya başlamış o yaşlarda gayri ihtiyari. Artık çocuk, daha fazla zarar görmek istemiyormuş.

Annem kapıdan içeri girer, oğlum dışarıya çıksana, gidip oynasana, arkadaş edinsene kendine derdi. Bakar, görür ben hareket etmiyorum, sonra da sen neden böylesin diye üzülürdü. Bilmem ki anne ben neden böyleyim. Acaba sizin ve sizin gibilerin yaptıkları yüzünden olmasın. Ama yine Emrah moduna dönmeyelim. Oğuz Atay…

Üniversite ilk sınıftayken Türkçe dersinden kalmıştım. Gülmeyin canım, insanlık hâli işte. O zamanlar CD’ler falan pek revaçta değildi, ödevlerimizi diskler içinde teslim ederdik. Tam ödev teslim edeceğim gün benim disk sırra kadem bastı, ruhunu teslim etmiş. Ekranda beliren görüntü tekrar bir şey yapmak istiyor musunuz gibi bir şeydi. Onu yaptığımda içindeki her şey gidecekti. Denediğimi ama başaramadığımı hatırlıyorum. Ödevi teslim edemedim, ödevi teslim etmediğim için de Final’e gitmedim, tabii ki dersten kaldım. Ama Çan Eğrisi nihayetinde, sınıftaki diğer insanların yollarına devam edebilmesi için birilerinin yollarına devam edememesi gerekiyor. Züğürt tesellisi diyelim.

Yaz Okulu’nda Türkçe dersi aldım, adı Mehmet’ti sanırım hocanın ve Maden Fakültesi’nde veriyordu dersi, emin değilim, neredeyse 14 sene olmuş. Hoca bilen bir adam modundaydı. Güzel geçiyordu dersler, Final yerine de bir tane kitap okuyacaksınız, sonra da gelip burada diğerlerine anlatacaksınız dedi. Lise yıllarıdan Rus, Fransız Edebiyatı’na merak salmıştım. Sanırım o sıralar Rus Edebiyatı’ydı ağırlıklı olarak okuduğum alan. Özellikle Dostoyevski. O benim, olamadığım, hiçbir zaman olamayacağım yazan adamı temsil ediyordu. Muhteşem betimliyordu insanı, insanın içini, dışını. Ben de az çok görebiliyordum insanları; ama onu anlatmak, kelimeler dolusu kitapta an be an onu vermek her babayiğidin harcı değildi. O derste Dostoyevski’den mi bir kitap anlattım yoksa Victor Hugo’dan emin değilim. Ama Victor H. olma ihtimali daha yüksek, Deniz İşçileri. Bu da ayrı bir davadır, Deniz İşçileri beni seneler boyunca çok derinden etkilemiş ve dönüştürmüştür. Sözü nereye bağlayacağım. Dersteki çocuklardan biri Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar‘ını anlatıyordu. Yalan değil, o zamanlar cahillikten Türk Edebiyatı’nı hor gördüğüm vakidir. Kız cırtlak sarı saçlı, siyah ojeli, benim kırık olarak tabir ettiğim insanlardan biriydi. Kırık derken ona kötü söz etmiyorum canım, sadece farklı bir insan evladıydı, ve hayatı farklı algılıyordu, onun sıkıntısı çekiyordu. O anlatırken onu küçük gördüğümü, yürü git be, Oğuz Atay neymiş, kim ki o ne yazabilmiş? . Burada dünyaca ünlü, kocaman yazarlar dururken bir Türkiyeli yazar ne yazmış da anlatılmaya değer olsun, diyordum. İnanın dinlemedim bile. Burun kıvırdım, kız orada onları anlatıyorken ben sahnede neler söyleyeceğimi, kimsenin fark edemeceği neleri ortaya sereceğimi düşünüyordum. Acınası farkındayım, ama daha 18 yaşlarındayım ve hakikaten cahilim. [Hiç yapmadığım bir şey yapacağım, buraya kadar ne yazmışım diye okumak için sizden süre isteyeceğim. Normalde yazar geçerim; ama iyi bir şeyler çıksın, bir olay örgüsü olsun.O yüzden okumam gerek, 21.23], geldim [21.30]

Oğuz abiyle bir yerlerde, sanırım Türkiye Edebiyatı’nın değerini anladığım zamanın berinde yollarımız tekrar kesişti. Beyoğlu’nda, İngiliz Konsolosluğu’nun oradaki sahaflardan birinin deposuna gittik. Adamdan sürekli kitap aldığımdan, bana kıyak geçti. İşte, İletişim’den çıkmış, yaprakları sararmış, kırışmış Oğuz’u orada gördüm. Nasıl da sevindim. Çok pahalıydı valla cillop gibi kitap satan dükkanlarda, ondan sevindim. 4.5 TL mi 5 TL mi öyle bir şeye bıraktı keltoş sahaf. Adı Gürkan mıydı, Gürhan mıydı, öyle bir şey. Uzun yıllar bekledim onu okumak için. Bir gece bitirdiğimde üslubum da, hayatı soluyuşum da Oğuz Atay olmuştu. Kuvvetli filmler, romanlar, sanatsal aktiviteler bünyeye bunu yapar. Sizi keşfeder, içinize işler; bir bakmışsınız bir süre onun gibi oluyorsunuz, onun gibi konuşuyor, onun gibi gülüyorsunuz. O gece bir diyalog yazdığımı hatırlıyorum “Konsepte Aykıranlar” kısmında. Hakikaten sağlam olmuştu (emin değilim, öyle farzediyorum). Oğuz abi de yazsa herhalde öyle yazardı (Üfff gebeşe bak, ölmüş adamın ardından konuşuyor, özür dilerim). Oğuz Abi diyorum, nihayetinde üniversitedaşız.

Bende bir Oğuz Atay sevgisi başladı ki hiç sormayın. Beynindeki tümör öldürmüştü onu da babam gibi. İTÜ’de dirsek çürütmüştü, ihtimal adamıydı, kara mizahı pek bir seviyordu; kara mizahlı bir adamdı. Ardından “Bir Bilim Adamı’nın Romanı”nı okudum. Hocası olan Mustafa İnan‘ı anlattığı roman. Epey etkilendiğimi hatırlıyorum, anlatımdan falan değil ha; Mustafa İnan’dan. O nasıl bir adanmışlıktı Türkiye için, o nasıl bir öğretme aşkıydı! Sanırım, emin değilim ama, zeka oyunlarını kendime bir alan olarak seçmemde ve bu kadar senedir ulvi bir iş icra ediyorum, TBT olarak çocukların kafasal olarak bir çok şeyini değiştiriyoruz gibi varsayımların sebebi, benim için Mustafa İnan. Sanırım onun gibi ülkeme hizmet etmeyi seçtim. Doğru muyum yanlış mıyım emin değilim; ama bir şeyler ürettiğimiz ortada.

Gelişigüzel moda geçiyorum. Oğuz Atay’a öykünerek, dünkü Tehlikeli Oyunlar’a öykünerek yazayım.

S: Adnan biliyor musun, bilmiyorsun da, kafamdakileri, kafamın içindekileri sana anlatmak istiyorum. O kadar çok anlatmalıyım ki içerde hiçbir şey kalmamalı.

A: Ne diyorsun be, öyle bir şey mümkün mü? Hâlâ çocuksun. Sen hiç duymadın mı, susuzluğunu gidermek için ne kadar çok su içersen o kadar çok susarsın. Susarsın dediğim susmazsın, susamak fiili.

S: Anladık be!

A: Ne bilim öyle bir baktın ki, kendimi çok mühim laflar ediyormuş gibi gördüm, senin de onları anlamadığını. Ne diyordum, he, ne kadar anlatırsan o kadar çok anlatmak istersin. O yüzden boşver anlatmayı, aklına ne geliyorsa ondan bahset.

S: Aklıma ne geliyorsa ha! Abi böyle deyince de hep acılarım geliyor.

A: Ah çocuk! Bırak artık bu acılar, ciciler edebiyatını. Birazcık edebiyat yapmaya, birazcık yaşamaya, birazcık hissetmeye çalış.

S: Senin için demek kolay tabii, ben değilim 3 tane hatunun ağzının içine baktığı.

A: Oraya nassıl geldik şimdi? Sadece sayı verdim sana, hiçbir şekilde beni sevdiklerinden, benim için ölüp bittiklerinden, bahsetmedim. Hem nereden biliyorsun doğru söylediğimi. Belki senin çocukluğunu kıskanmışımdır, belki senin saflığını, belki de gençliğini. Bunların bana vereceği ızdırabın önüne geçmek için 3 diye sallamışımdır.

S: Yok, sen her zaman doğruyu söylersin.

A: Ahhhaaaa, güldürme beni çocuk! Sen ne zaman gördün benim doğru söylediğimi?

S: O ne demek şimdi? Senin anlattığın her şeyi doğru kabul ediyorum ben.

A: A be oğlum sende hiç akıl yok mu! O kadar atıp tutuyorsun o ihtimal senin bu ihtimal benim diye. Sence ben bu kadar doğru konuşan bir adam olsam seninle burada ne işim var. Üçlerden biriyle gider takılırım. Bu arada farkındayım kıs kıs gülmenden, üçün 1’i olayının aklına geldiğinin. Aklın fikrin üçte, 1’de Semih.

S: Ne abi, genç bir adamım ben. Geçenlerde okuduğum bir araştırmaya göre genç adamların %94’ü 24 saatin %78’inde karşı cinsi düşünüp, hayal kuruyormuş.

A: Hakikaten inandın mı buna?

S: Neden inanmayayım! Gayet saygıdeğer bir gazetede yayınlandı araştırma.

A: Emin misin araştırmanın yayınlandığından?

S: Yani araştırma değil de, oradaki muhabir özellikle dikkat çekici verilerden bizi haberdar etmek için güzel bir yazı kaleme almış.

A: Hımmm. Onun da dediği yukarıdaki rakamlar, öyle mi?

S: Evet.

A: Sen adam olmazsın valla. Anlıyorum şimdi kadınları neden senden uzak durduğunu.

S: Kalbimi kırıyorsun, bense büyük aşk için gün sayıyorum, o büyük aşk için kendimi yetiştiriyorum, o büyük aşkı, pilavın tuzu beklediği gibi hasretle bekliyorum.

A: Haaa hayyy, sen çok yaşa emi Semih! Pilav ve tuz ha. Karnın acıktı herhalde.

S: Valla ne yalan söyleyeyim abi, dün öğleden bu yana bir şey yemedim. Senin de nasıl yemek yaptığını biliyorum, belki dedim, belki…

A: Vaayy aslan parçası, insanları maniple de edermiş. Ama o kadar safmış ki bu yaptığını da açık açık söylermiş. İşte seni bu yüzden seviyorum ha. Salaksın, ama bunu göstermekte bir beis görmüyorsun. Akıllısın, ama bunu nasıl göstereceğini de bilmiyorsun. Sonra da üzülüyorsun insanlar neden beni anlamıyorlar diye.

S: Abi sen de övüyor musun dövüyor musun sövüyor musun gömüyor musun belli değil.

A: İşte biz buna aşk diyoruz.

S: Yine aynı yere vardın. Yine ortada duran bir şeyi aşka bağladın, sözü aşka getirdin.

A: Bak ne güzel dedin! Sözü aşka getirmek. Bilir misin sen sözler aşka gelince aşk kenara çekilir. Sözün onun hakkında neler söyleceğini dinler. O sözün karşıdakinin kulaklarından girip de kalbine doğru yolculuğa çıktığında ortaya çıkan ürpertiyi bekler. Ah be çocuğum, sen ne biliyorsun ki sözlerin aşka gelmesini bilesin. Bir kere geldiler mi senin hiçbir şey söylemene gerek kalmaz. Nerede şimdi…

S: Eski adam kafasına girme, ihtiyarıma bağlayacaksın şimdi. Ben sana açılmaktan, kafamdakileri önüne sermekten bahsediyorum, sen bana neler söylüyorsun.

A: Seni sevdiğimi söylüyorum… Ne oldu be, utandın mı? Gören de aramızda bir şey oldu sanacak.

S: Aramızda bir şey yok mu?

A: Öyle deme be! Tabii ki var, ama arada bir şey olmak genelde sevgili olmaya tekabül ettiğinden dinleyici yanlış anlamasın.

S: Çüşşşşş! Ben senle sevgili olmam ve yemişim dinleyiciyi.

A: Ahahaha, ömür çocuksun valla… Öyle deme, onların bizim veli nimetimiz.

S: Nedenmiş? Kendilerini anlatmaktan, kendilerini dinlemekten, kendileri için yaşamaktan hoşlanan insanlardan bahsediyoruz. Neden veli nimetimiz olsunlar?

A: İşte tam olarak bu yüzden. Biz onlara şaklabanlık yapmalı, onların bile farkında olmadığı şeyleri onları acıtmadan mizahi bir şekilde yüzlerine vurmalıyız ki; hem onlar bizimle eğlenmek için bize para versin, hem de biz boşalalım.

S: Çok akıllısın Adnan abi. Akıllı deyince aklıma geldi, yapcan mı pilav?

A: Ah çocok! Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın emi!

… Bu bir yer varmaz, böyle gider. Adnan ve Semih kendi hâllerine kalsın. Bir ara dönersek abilere, konuşurlar daha bizle.

Reklamlar
Bu yazı Yazılar Çiziler içinde yayınlandı ve , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s