15’inci 24 Saat Zeka Oyunları Yarışması Ardından Söylenecekler

Pek havalı bir post başlığı olmadı. Aşağıda yazacaklarım yarışma hakkında, yaptığım hatalar hakkında, bu yarışmanın bana neler vadettiği, orada neler konuştuğum hakkında olacak. O yüzden bir miktar uzun olmasını bekliyorum. Belki birkaç bölüm gibi yazabilirim, içerikle ilgili, bana ne ifade ettiğiyle ilgili şeklinde. Emin değilim, hele bir başlayayım da.

Size tarihten öyle bir örnek verirdim ki ya da okuduğum kitaplarda anlatılan ismi cismi olan bir hikâye hakkında, bu adam neler de biliyormuş derdiniz. Yıllar evvel, ilk defa kitap okumaya başladığımda, etrafımda da okuyan insanlar vardı. Bu insanlar kendilerinin olmayan cümleleri, kendilerinin olmayan isimleri, başkalarına bunları bildiklerini göstermek için satıyorlardı. Zart’ın dediği gibi, Züğürt’ün buyurduğu gibi… Böyle olmayacaktım, isimlerden çok anlatılan önemliydi, benim ondan ne öğrendiğimdi. Kanaatimce kafamı buna alıştırdım. Okuduğum kitapların, yazarların isimlerini bilmedim, bilmediğim için de asla başkalarına satamadım. Bazen hata mı ediyorum acaba dedim; ama iş işten geçmişti. Bunları neden mi anlatıyorum, sadece şunu betimlemek için – ki büyük yazarlardan destek alamadığım için de kendi cümlelerimle betimlemeliyim – : Bir göreviniz var, bu göreviniz sizi her an hazırda bulunmaya zorluyor. Hiçbir şekilde o görevi terk edemiyorsunuz. İnsanlara bunu izah etmeye çalışsanız da onlar bunu anlamıyorlar; belki siz de anlamıyorsunuz. Halbuki görev yerini terk etseniz eminim kimse size ceza vermeyecek. Ama büyük bir şeye karşı hizmet ettiğinizi hissediyorsunuz; içten içe görev süreniz dolana kadar yapmanız gerekenleri yapmakla yükümlü farzediyorsunuz kendinizi. Bu sizi hem bedenen hem de zihnen yoruyor; yordukça daha asabi, daha kasvetli bir adama dönüşüyorsunuz. Hem ya şimdi olacak ya da şimdi bitecek ya da başka görevlerim olmasın artık, artık başarıya ulaşsın diye düşünüyorsunuz; ama bitmiyor. Evet Sevgili Dinleyici, bütün yılım (abartacağım ama, bütün ömrüm) bu şekilde geçiyor. Bundan biraz da olsa sıyrılabildiğim, rahat edebildiğim, kendimi unutabildiğim tek yer 24 Saat Zeka Oyunları Yarışması. İşte her sene bu yüzden gidiyorum. Bu bir tatil değil, öyle uzanıp da rahatladığım ya da kendime zaman ayırdığım yok. İnanın Budapeşte’de hiçbir yeri görmeye gitmiyorum, yaptığım tek şey sokaklarda yürümek. Yorulduğumda bir kenara oturmak. Bu benim için yeterli, kendimi unutmak için, hiçbir şeyin bir parçası ya da her şeyin az da olsa bir parşası olduğumu görmem için, kafamdakileri salıvermem için yeterli. O yüzden seviyorum 24 Saat’i, Budapeşte’yi, o yüzden ihtiyacım var buna 🙂

Hava alanından geçen sene de Adam (Adam’ı ifşa etmeceğim burada 🙂 ) almıştı beni. Adam, György‘inin arkadaşı, aynı meslek dalında farklı kollarda çalışıyorlar. Muhteşem bir adam Adam, adam gibi adam dediklerinden. Güleç, delikanlı, bir kadına her türlü seni güvende hissettirebilirim, seni severim ve beni seversin şeklinde hisleri yaşatabilecek bir adam. Nereden biliyorum, insanların kokuları var işte, Adam böyle kokuyor. Liane ve beni aldı. Yolda sohbet ettik. Ana dili İngilizce olmayanlarla konuşmak kolay. Çünkü ana dili İngilizce olanlar dilin hakkını veriyor ve siz de onu bu kadar hak etmediğiniz için bazı şeyleri anlamıyorsunuz. Liane’ya geçenlerde The New York Times’da okuduğum bir haberden bahsettim. Protestan İrlandalılar ve Katolik İrlandalılar hakkında. Neden olduğunu sordum, gazetede okuduğum olayın değil de, neden bu iki grubun birbirlerini öldürmeye başladıklarını. Protestanlık’la Katoliklik arasındaki farkı da sordum. O da ilk önce uzman değilim, ama sana bildiğim kadarıyla anlatabilirim dedi.

Bahsettiği kişi 8’inci Henry‘di. Bol bol evlilik yaptığından bahsetti (hatta tüm eşlerinin isimlerini saydı, kimisinin kellesini uçurduğundan, kimisinin çirkinliğinden) ve nasıl Protestanlığa hayat verdiğini. Rivayet olur ki Henry eşinden memnun değildir. Ama Katolik olduğu için eşini boşaması yasaktır. O da ya madem öyle birkaç kural eklerim der ve Protestanlık doğar. Tabii ki bu kadar körün gözüne parmak değildir; ama az çok buna benzer bir şey anlattı Liane. Protestanlık’la birlikte VIII Henry istediği kadar evlilik yapar, ne de olsa artık Katolik değildir. İşte bu mezhep İrlanda’ya nüfuz edip de (İngiltere’nin etkiliği olduğu kısmına) insanlar Protestan olmaya başlayınca, Katolikler bu insanları sapkınlar olarak adlandırmışlar ve aralarında birbirlerini canına kıymaya kadar götüren olaylar yaşanmış. Düşünün ki İngiltere’nin Amerika’ya can veren ana akınlardan birinin olduğunu, Amerika’nın da neden Protestan olduğunu buraya bağlayabilirsiniz. Her şey sadece bir tane adamın istediği kadar kadınla evlenmek istediği gibi gayet absürd görülebilecek bir fikirden çıktığını düşünülürse (eminim daha derin arka planı vardır) hayat pek bir komik, ironik.

Geçenlerde şöyle bir de film izlemiştim, onun da etkisi oldu Liane’ya bunları sormamda. Film biraz sert, kanlı, bir filmden ziyade bir belgesel gibi yapılmak istenmiş, o yüzden ne aşk, ne hırs ne de ona benzer bir şey var. Alabildiğine sade: ’71

Sonra fıkralardan bahsetti. Aynı bizdeki gibi bir Türk, bir Fransız, bir İngiliz misali. Dediğine göre fıkralarda en absürdçe hareketleri yapanlar İrlandılılar olurmuş. Bizim fıkralarımızda Lazlara yüklediğimiz misyonu, İngilizler de İrlandalılara yüklemiş. Bir İngiliz, bir İskoç ve bir İrlandalı, ıssız bir adaya düşmüşler, bir lamba bulmuşlar ve ovalamışlar. İçinden bir cin çıkmış ve hepinizin bir dilek hakkı var demiş. İngiliz, o zaman beni sıcak yuvama geri götür demiş, puf İngiliz evine dönmüş… dediği anda nasıl biteceğini anlamıştım. Zaten biz de buna benzer şeyler anlatmıyor muyuz 🙂

Adam, bizi otele bırakıp hava alanına tekrar döndü, Fin çözeri alması gerekiyormuş. Giriş yaptık, otel görevlisi Peter Hudák ile kalacaksınız dedi. Peter saat 9’da gelecekti, listede gördüğüm saat oydu. Peter, Slovakların yetiştirdiği en iyi çözer. 2009’dan bu yana tanırım, ama hiç konuşma fırsatımız olmamıştı. Sakin, sessiz bir adamdı ve iyi de bir çözerdi. Yemeklerde Slovak takım arkadaşlarıyla konuşurken görürdüm. 18’inci Dünya Zeka Oyunları Şampiyonası’nda, Antalya‘da Dünya 2’incisi olmuş bir adamdan bahsediyoruz.

Odama çıktım, Amadeus’u hepimiz biliyorduk ne de olsa. Her sene burada yapılır. 310 numaralı oda. Hava yağdı yapacak, kapamıştı, serindi. Birkaç eşyamı dışarıya çıkardım. Sigara içmek için aşağıya inmek zor geldi. Pencereyi açtım, pencere dışında hafif bir önlük vardı, ayaklarımı oraya koyar, sigara içerdim. Oda da kokmazdı, ben de manzarayı seyrederdim. Öyle de yaptım, hatta kısa bir süre otururum diyordum; ama saatlerce orada oturdum, yağmur da başladı. Aşağıdaki fotoğrafı da orada çektim ve Instagram‘daki ilk fotoğramı da paylaşmış oldum.

Pencere

1. Bölümün sonu

Reklamlar
Bu yazı Puzzle Competitions içinde yayınlandı ve , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s