Dava Adamları

Adı çok afili; ama olunduğunda pek de afili tarafı kalmıyor. İnsan kıyma makinası gibi. Gayet makina dedim, İTÜ’nün Gümüşsuyu Kampüsü olarak geçen yerde, o binada, kocaman yazar “Makina”. Biz makinacılar makine olmamasından gurur duyarız ve hâlâ makina deriz. Çünkü mühendislik disiplini böyle bir şeydir. Sizden habersiz bazı yargıları içinize gömer.

Bilmiyorum TDK abimiz ne zaman makinayı makine yaptı; ama İTÜ eski bir üniversite olduğundan koca fakültenin kapısına boşuna makina diye asmamıştır. Eminim oradaki yetkililerin TDK’yı takip ettiklerine. Çünkü sözbirliği etmişçesine İTÜ hocalarında, en azından makinanın çoğu hocası öyleydi, konuştuğumuz dile daha naif yaklaşırlardı, onun hakkını vermekten bahsederlerdi. Bir de adı üstünde makina, makine ne kardeşim! Sayın TDK hiç mi için acımadı, makinadaki sertliği, asaleti, yıpranmışlığı; makine diye daha ince, daha her şeyden elimi eteğimi çektim, artık yağın, kirin pasın içinde çalışmama getirirken. Sırf senin yüzünden onlarca makina mezunu, “Ben goca mühendisim, ne yağmış, ne kaynak, ne dökümmüş kardeşim, ben yönetici olacam” deyip yollarını şaşırdı. Neden yaptın be! Neden ha TDK?

Doğru ya, konumuzun makina ya da makine ile ilgisi yoktu, konumuzun Dava adamları ile ilgisi vardı. Nereden geldin bu konuya be kardeşim diye sorabilirsiniz. Basit, Sabahattin Ali ve KafkaOkur dergisi ve bugünkü Zaman Gazetesi’nde Ekrem Dumanlı‘nın yazısından. İlk şunu söyleyeyim, dava adamları hâlâ var mıdır, varsalar neye benzerler, ne içerler, nerede çalışırlar, neye iman ederler bilmiyorum. Eğer hâlâ türleri yok olmamışsa, geriye kalanlarına selam ederim. Bilmiyorum, her şey kıtken dava adamı olmak “kolay” geliyor. Tabii her şeyin kıt olması fikri sadece bir varsayım. 50 sene önce her şey şu andakine göre kıttı (maddi açıdan), sanırım buna kimse itiraz edemez. Ama 50 sene önce hayatı algılayış şu andakine göre de farklıydı. Okullarda, ailelerde verilen eğitimlerde, sokakta, kahvede, altın gününde bahsedilenler büyük ihtimalle şimdiye benzemiyordu. Tarihçilerin her zaman dediği gibi, geçmişi o şartlar içinde düşünmek ve ona göre yorumlamak gerek. Doğrudur, gayette mantıklı, itirazım yok Hakim Bey. Valla yok, sen büyüksün, yücesin, âlisin. Senin gibi hukuğu (neredeyse kuş oldu kelimeye bakın) temsil eden bir vicdana, benim gibi sıradan birinin söz söylemeye hakkı olabilir mi? Ama size bir sorum var Hakim Bey, merak etmeyin Turist Ömer’in sorusu değil. Sorum şu: Vicdan nedir? Hakikaten hukuk fasıllarını yürütürken vicdanınıza danışıyor musunuz? Yoksa her şey şahsî menfaatler için mi? Geçenlerde bir hanımefendi, haksız yere tutuklanan hukukçu kocasıyla ilgili şunu demişti: “Sadece işini yapıyor, miletin vergisinden maaşını alıyor…” vs. Hukuk hakikaten bu mu? Hanımefendi hukuk’un sathında savaşan kocasını bu kadar yalın anlatmıştı, onun görevini bu kadar sade betimlemişti. Hakikaten hukuk bu mu? Eğer bana soracak olursanız, yani şahsi fikrimi, değil. İnsan birçok şeyi algılayamadığı için kurallar koyar. Tüm değişkenleri hesap edemediği için fasıl ve fasikülleri icat eder. Akabinde de buna iman eder ve diğerlerinin de buna iman etmesini ister. Sormak lazım bu adalet midir? Sormak lazım, bir cana kıyan adamın hakkı 10 sene hapis midir, sonrada afla serbest kalmak mıdır; sormak lazım ne malum ki insan kendi çıkarı için kullanamayacak bu insan dokunuşuyla oluşmuş yasaları? Şimdilerde görüyoruz, hükümranlar insan eliyle oluşturulmuş maddeler yığınını hallaç pamuğuna döndürdüler.

Neyse ben anlamam hukuk’tan, adı üstünde hukuk. Bir şeyle bir şey arasındaki ilişki. Dava adamlarına gelelim. Bir dava adamı ne zaman ortaya çıkar? Güzel bir soru oldu. Kanaatimce hukuk işletilmediğinde ortaya çıkarlar. Çünkü onlarda cayır cayır yanan bir vicdan vardır. Doğru, doğru, haklısınız. Farkındayım sizin için hiçbir şey ifade etmediğinin. Onlarca insanın öldürülmesi, ölmesi, yakılması, kırılması, dövülmesi, sövülmesi, işkenceye maruz bırakılması… Doğru ya, sizin sofralarınıza uğramadı bunlar. Benim de soframa uğramadı ha! Siz diyerek, sanki sizi zan altında bırakmış gibi olmayayım. Beni de dâhil edin o sizin içine.

Az birazdan alıntılar yapacağım. Bu alıntılar dava adamlarıyla ya da elimin altında duran, şu andaki dava adamı ile ilgili olacak. Aramızda kalsın, epey bir uğraşmışlığım var dava adamı olmak için. Ama maalesef bu uğraşılarak kazanılacak bir şey değil. O bünyenin doğruluğu, erdemi, vefayı, fedakarlığı, acziyeti, diğerleri için yaşamayı gibi mühim özellikleri barındırıyor olması lazım. Ama birazcık kontrol ettiğimde bende bunlardan yok 🙂 Üzülmedim değil, kendimi paralamadım değil; ama …te don durmaz dedikleri gibi, bende de durmadı, sırıttı. Burdayım ben dedi, olmadı.

Kanaatimce (şu sıralar epey kanaat notu kullandım, yakında kanatlanıp uçacağım 🙂 )dava adamlarının nesli tükendi, bittiler. Bu sistem ya da bu çağ onları sindirdi. Varsa aranızda dava adamı parmak kaldırsın, gelsin anlatsın bize. Ama dava adamının bu tür saçmalıklarla ne işi olur. Onlar her daim insan için yaşar. Şimdi kendime bakıyorum, müsaade ederseniz bir bakayım. Motto şu: İnsanlar için yaşa. Hımmm, güzel bir cümle, baya da ulvi. Yapabiliyor muyum, hayır. O zaman neden böyle bir cümlenin ardına saklanıyorum? Basit, saklanmadan o olmak istiyorum, ama olamıyorum. Etrafımda bu cümlenin bile ardına saklanma derdi olmayanları görüyorum, böyle olmamalıyım diyorum. Ama nihayetinde onlardan farklı değilim. Bir avuç kelimenin arkasına saklanmış, kendini tatmin eden bir çocuk. Çocuk deyince aklıma geldi, Sabahattin Ali’ye geçeyim.

“Hasan Boğuldu” diye bir hikâyesi vardır. Tam adı bu mu emin değilim, bakamam da Google amcaya, Hasan’a ve Sabahattin Ali’ye saygısızlık olur. Durun bir tarih söyleyeceğim, sallama da olmayacak. Şimdi bir düşünelim, 2004’ten önce olduğu kesin. Erenköy’deyim. 2002-2004 arası. Kesin bu tarihler arasında, herhalde Erenköy’deyken okudum. Hasan Boğuldu… Pek fena, insana suçunu hatırlayor gibi. İşte dava adamları bunu yaparlar: Kaçtığınız ne kadar gerçek varsa hepsini suratınıza çarparlar. Ah be Sabahattin Abi, neden Hasan ve neden boğuldu, Ali olsaydı, Veli olsaydı, Samet olsaydı olmaz mıydı? Ya da boğulmasın, veremden ölsün, kabakulaktan ölsün, sevgisizlikten ölsün, olmaz mı? Olmamış. Beklemiş ve demiş ki: Hasan Boğuldu.

Hımmm, çok sivri şeyler diyeceğim; ama demedim, saygısızlık. Dava adamları diyordum. Dava adamları yılmaz, yıpranmaz, ne kadar zorlarsanız zorlayın kırılmazlar. Sadece bükülürler; ama eğilmezler. Aç kalırlar, ama ölmezler; dayak yerler ama dövmezler; elleri, bacakları, kolları, aileleri, akılları kırılır; ama yine de yaşamaya devam ederler. Gaz gibidirler. Ne kadar basınç altında bırakırsanız bırakın yaşamanın, hayat olmanın (Suya gönderme var burada) bir yolunu bulup sıvılaşırlar. Sıvışırlar demiyorum ha, onu biz yaparız. Biz yani, dava adamı olamayanlar grubu, biz sıvışırız. Her türlü zorluktan sıvışırız, çünkü kendi rahatımızı tehdit eder; her türlü başkasını düşünme olayından uzak dururuz, çünkü kendimizi tehdit eder; her türlü sorumluluktan kaçarız, çünkü kendimizin sorumluluğu daha önemlidir. O zaman sormak lazım, biz ne için yaşıyoruz? Bin yıllık soruya cevap verecek değilim, ama biz ne için varız? Kendimiz için hep haklı olmak için mi; kendi saltanatımız için mi, kendi ailemiz için mi? Bilemediniz ha 🙂

Bakın size özel bir örnek vereyim: Babam öldüğünde 28’di yaşı, mükemmel sayıdır ha kendisi. Yani 28’in tam bölenlerinin toplamı yine 28’dir, buna mükemmel sayı derler. Üniversiteye hazırlanırken bir dergiden öğrenmiştim 🙂 28=1+2+4+7+14. Bunu babama bağlamıştım yalan değil, kusura bakmasın kendisi. Özel olaya gelirsek. Amcalarımdan birinin erkek evladı olacaktı, dedim ey amca, oğlun olacak madem adını Sabri koy. Olmaz dedi, … koyacağım. Ama dedim abindir, babamdır, koy adını. O da bana dedi ki: Ah be oğlum! İsim dediğin nedir ki, kim hatırlayacak Sabri’yi? 100 sene sonra ailemizden gelen kim bilecek bu ismi? Sen dedenin babasını biliyor musun, ya da onun dedesini? Hem o kadar istiyorsan sen koyarsın. O zaman diyememiştim; ama şimdi diyeyim: 100 sene sonra hatırlansın diye istemedim ki, kendim için istedim, bir tane daha Yürekli olan Sabri olsun diye 🙂 Ehehehe, özel bir şeyden bahsettim kusura bakmayın.

Demem o ki Sevgili Gözlemci, biz ne kendimiz için, ne bizi sevenler için, ne ailemiz için, ne ismimiz için, ne varlıklarımız için yaşıyoruz. Bunu düşünenler varsa (ben de dâhil) büyük hata içerisindeyiz. İşte dava adamları bize her zaman ne için yaşamamız gerektiğini gösterirler, onları bu yüzden sevmeyiz. Onları(a) bu yüzden öldürürüz, işkence ederiz, öteleriz, bizden saymayız. Çünkü onlar aynadır. Ama her aynada olduğunu gibi onları öldürdüğümüzde, paramparça ettiğimizde, kendimizi gösteren şeyden yoksun kaldığımızdan, onlar ardından ağıtlar yakarız. Muğamlar, balatlar düzeriz; çünkü biz buyuz. Seneler seneleri kovalar, bir daha onlardan gelsin diye bekleriz. Ama yine biliriz, onlardan gelse bile, biz her zaman onları öldürürüz, bizim işimiz bu, dava adamı olamayanların yükü bu.

Şimdi artık toparlayalım, toplamakla bitmez de. Şşşş anneeee hatırladın mı gız, nasıl zeytin toplardık 🙂 Okumadın değil mi anne bunu, okusan vah evladıma neler olmuş derdin 🙂 Boş ver be ana okuma zaten, dava adam olaydık, okumana bile gerek kalmazdı; her türlü bilirdin.

Sabahattin Ali’yi nereden ve kimden öğrendim bilmiyorum. Ama bir Kuyucaklı Yusuf, bir İçimizdeki Şeytan, bir Marko Paşa, bir inanılmaz iğneleyici masalları… Onu okumak dava adamlarını görmek gibi bir şey. Dava adamlarının ne için yaşadıklarını, neler yazdıklarını, neler düşündüklerini ve nasıl öldüklerini… Taaa o zamanlardan sınırda öldürüldüğünü biliyorum. Ama dün KafkaOkur‘da cesedi bulunduğunda tanınmaz hâlde olduğunu da öğrendim. Cesetler tanınmalıdır Ey Okuyucu, tanınmamazlık faslı oluşmasın diye gömeriz onları. Gömeriz ki hep tanıdıklarımız gibi kalsın, hep bizim olsunlar. Ama insanlık birçok kökendaşına bunu bile çok görmüş. Vadedilmiş, vadedilmemiş; kutsanmış, kutsanmamış; inanmış, inanmamış; yaşayan her şey Büyüktür, yaşayan her şey Güzeldir…

Artık bitirelim, aşağıda KafkaOkur’dan alıntıdır: “Bu memlekette namuslu olmak ne zor şeymiş meğer! Bir gün Almanların pabucunu yalayan, ertesi gün İngilizlere takla atan, daha ertesi gün Amerika’ya kavuk sallayan soysuzlar gibi olmak istemedik. Yalnız ve yalnız bir tek milletin önünde secdeye vardık o da kendi cefâkara milletimizin. Meğer ne büyük günah işlemişiz. Niçin hep acı şeyler yazıyorum? Dostlar, yufka yürekli dostlar bundan hoşlanmıyorlar. Hep kötü, sakat şeyleri mi göreceksin diyorlar? Hep açlardan, çıplaklardan, dertlilerden  mi bahsedeceksin? Geceleri gazete satıp izmarit toplayan serseri çocuklardan; bir karış toprak, bir bakraç su için birbirlerini öldürenlerden; cezaevlerinde ruhları kemirile kemirile eriyip gidenlerden; doktor bulamayanlardan; hakkını alamayanlardan başka yazacak şeyler, iyi güzel şeyler kalmadı mı? Niçin yazılarındaki bütün insanların benzi soluk, yüreği kederli? Bu memlekette yüzü gülen, bahtiyar insan yok mu? Var mı? Yalnızım müthiş suretle yalnız! Bu kadar kalabalığın içinde yalnızlık ne acı oluyor ya rabbim. Kanunla, kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük. Bugünün itibarlı kişileri gibi kese doldurmadık. Makam peşinde koşmadık. Sağdan soldan vurup milleti kasıp kavurmak emellerine kapılmadık. Çalmadan çırpmadan, bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşadık. Bütün bunları istemek bu kadar güç. Ve bu kadar tehlikeli mi olmalıydı?” SABAHATTİN ALİ, 1945

… Aynı sayıdan, Kazım Koyuncu: “Devrimi düşünebiliriz, düşleyebiliriz, hatta yetmez bir sistem bile kurabiliriz. Ama sistemimiz şöyle olsun vesaire… Bunu ne zaman yaparız? Devrimi yaptıktan sonra; b.k devrimi yaptıktan sonra yaparız! Şu anda bunu düşünüyorsan yaparsın. Yapmaya başlarsın. Sonra da hep öyle yaşarsın. Ve bu böyle böyle çoğalır, hayatla da böyle anlamlı bir ilişki kurarsın. Yolda yürürken de yürüyüşün ona göre olur, adımların öyle gider, insanlara baktığın göz değişir, herkes de ‘ulan bu adam ya da bu insan niye böyle bakıyor?’ diye elbette ki seni sorgulayıp anlamaz ama birileri anlar bir şey bulur yani. Birisi farklı yürüyordur orada. Sana bir puan yazmazlar. Bir şey verirsin hayata yani; bakkala bir şey davranırsın, manavdan bir şey alırken tuhaf bir ilişki kurarsın. İster istemez hoş bir ilişki kurarsın… Yani işte! Hikaye bu.”

Ne mi diyor, dava adamı diyor, dava adamı insandır, insan içinde insan, insanların içindeki insanı o insanlara göstermeye çalışan insan.

Reklamlar
Bu yazı Yazılar Çiziler içinde yayınlandı ve , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s