Yarım Bırakma Oğlum

Ben çocukken epey sıska bir velettim, baya hem de. Hiçbir şeyi yiyemezdim, bu durum da benim valideyi deli ederdi. Aramızda kalsın, zaten deliydi kadın 🙂 Bana zorla bir şeyler yedirmeye çalışıp da ben onları yarım bıraktığımda bana: “Bak sen ilerde karını da böyle yarım bırakırsın” derdi. Niye anlattım bunu, artık Narsisist yazılarını yazamayacağım. Hayır canım, o kadar yazıdan sonra kendimin N olmadığını anladığımdan değil. Kitabı kaybettim, aldığım onlarca not gitti. Artık yazmamın bir sebebi kalmadı, yarım bıraktım yine anlayacağınız. Ama kitabı bulan arkadaşa nasihatimdir, oradaki notları çok ciddiye almasın, ya da kitapta yazanlara kafayı o kadar takmasın. Bir bakmış hiç bilmediği bir alanda, hem de hiç istemediği şekilde dımdızlak kalmış. Yeri gelmişken yine söyleyeyim, Bana bir masal anlat buba yazısına da devam edemeyeceğim. Orada Sudoku üzerinden bir hikâye anlatacaktım ve yıllardır yapmak istediğim bir tarzı denemiş olacaktım; ama sanırım başka bahara kaldı.

Size bugün karmakarışık şeyler anlatacağım, daldan dala hoplayıp, kuşların yuvasını bozacağım, “Özür dilerim”. Anladığım kadarıyla insanlar benim yazdıklarımı okuyorlarmış, ne güzel bir şey bu(!) Her zaman bir okuyucu kitlem olmasını, yazdıklarıma hayran olmalarını, ve sırf yazdıklarımdan ötürü benimle temasa geçmelerini istemiştim. Oğuz Atay seslendi yıllarca “Nerdesin Ey Okuyucu?” diye. Hakikaten nerede bu insanlar? Gece yere çöküp de gündüz gelmesin diye dua etmeye başladığında, onlar da evlerine girerler; yalnızca gündüz gelsin diye dua etmek için. O yüzden sanırım onları bulmak için evlerine… Hayır, onları bulmak için sokak lambalarını takip etmek gerek. Her sokak lambasının söndüğü yerde apartmanların ışıkları belli eder kendini. Belki bir oturma odasından, belki de yatak odasından, belki de bebek odasından; hatta belki de tuvaletten… Eğer ışıkları takip edersen insanları o ışıkların olduğu yerde bir yerlere tünemiş bulursun.

Neredeyse 3 saattir, sanki bir tane upuzun bir mıh göğsümü önden arkaya delip geçmiş de, bıraktığı boşlukta rüzgârdan dolayı oluşan bir uğultu, ağrı var. Canımı epey yakıyor; kanaatimce çok fazla sigara içtiğim için. İşin ilginç tarafı bir de boğazımda bir şey var sanki. Bardak bardak su içtim, sıvı işe yaramayınca katı bir şeyler gönderdim; ama bana mısın demedi. Böyle bir “Tutunabilen” görmedim ben 🙂 Yok be kalp krizi falan geçirdiğim yok, 3 saat kalp krizi mi sürer Allah’ınızı seviyorsanız 🙂 Başka bir şey bu. Sanırım sindiremeyeceğimden büyük laflar söyledim ve onlar da boğazıma takıldı 🙂 Ne eğlenceli adamım ben ya (!) Ama kendime pek gülmüyorum 🙂

Şimdiyse size iki tane defterimden bahsedeceğim. Biri sarı kaplıydı, diğeri de kara kaplı. Sarı kaplı deftere çok bir şeyler yazamadım. Bilmiyorum, bazen öyle olur. Bazı defterler vardır ki, yazamayacağınızı hissedersiniz. Bunu söyleyeyen, bakkal defterlerinden tutun da, resim defterlerine, hatta muhasebe defterlerine bile onlarca şey yazmış bir insan evladı. Sanırım sarı defterle kanımız tutmadı birbirimizi. Ben de sarı deftere yazamadığım şeyleri kara deftere yazmaya çalıştım. İnanın neler yazdım, hiçbir fikrim yok. O kadar çok şey yazdım ki, birini getirip önüme koysanız sence bunu sen mi yazmışsındır, yoksa şu mu diye, herhalde şu derdim. Çünkü, büyük ihtimalle ben hiçbir zaman Şu olamam. Ha bu arada, siz şu’nun anlamını bilmiyorsunuzdur 🙂 Şu kare bulmacalarda, Pasta Hamuru diye sorulur. Yani demem o ki Sevgili, Güzide, Muhteşem Okuyucu ben bir pasta hamuru olamadım hiç, o kadar tatlı, kıtır kıtır ya da alabildiğine yumuşak; yendiğinde ağızda leziz bir tat bırakan. Olsa olsa benden kara ekmek hamuru olur 🙂

Size daldan dala atlayacağımı söylemiştim. Bir arkadaşım bana dedi ki: ” Serkan her şey konuşmak değil, hadi sen git bloğunda yaz.” 🙂 Ufff var ya, o kadar can acıtıcı bir şey ki! 🙂 İnsanlar çok zalim be! Bu yüzden kalbimi hiç kimseye vermemeye yemin ettim. Çünkü bir defa ellerine aldıklarında, o kadar çok sıkıyorlar ki, çok canınız yanıyor, nefesiniz kesiliyor, ölecek gibi oluyorsunuz. Nedir biliyor musunuz bundan kaçınmanın yolu, bir kalbiniz olmadığına inanmanız. İnanır mısınız, çocukken iki tane kalbim olduğuna inanırdım 🙂 O zamanlar biyoloji dersi almamıştım henüz. İki tane kalbim olursa kolay kolay ölmeyeceğimden ileri geliyordu ya da evet ya da, insanları sevmek için bir tane kalp yetmeyeceğinden. Çünkü onlar, her zaman daha fazlasını istiyorlar. Daha dün bir haber okudum, Amazon Ormanları’nda sanırım, nüfus sayımına bile dâhil edilmiş, son yamyam kabilesi varmış. Yavrularıma yamyam dediklerine bakmayın, onlar da bizim gibi bitki ve hayvan yiyorlar. Nereye mi bağlayacağım, en büyük, en öcü, en burada, orada bir yerde duran yamyam insan. Çünkü insanlık, varlığından bu yana kalp yiyor. İşte ben de yamyamlara yem olmamak için kendi kalbimi yedim 🙂 Buna Amerikalılar “selfassimilatingheart” diyorlar. Tıbbî bir terim ha, ayrıca psikolojide de kullanılıyor. Kendini hissizleştirme, böylece hiç kimse senden bir şey alamaz; tabii sen de hiç kimseye bir şey veremezsin. Bu yan etkisi, işlemi sürdürürken böyle bir yan etkisi olacağından haberiniz olmuyor; ama maalesef ortaya çıkan bu oluyor.

Zamanında acı benim için büyük bir kavramdı. Sadece gerçek acıyı tadanların bir şeylere gerçekten ulaşabileceğine inanıyordum. Okuduklarım, gördüklerim, hep bunu gerçekler nitelikteydi. Ben de içimdeki acıya tutundum; öyle sıkı tutundum ki, maalaesef tamamen acı oldum 🙂 İki anlamı var ha bunun, bunu belirtmeseydim iyiydi değil mi! Tamamen acıya tutunduğunuzda, maalesef onun müptelası oluyorsunuz. İyi hissetseniz bile, kötü hissetmeye çalışıyorsunuz. O iyi hissinizi yitirmek için kendinizi yerden yere atıyorsunuz, olmadık durumların içine sokuyorsunuz. Ama bundan o kadar çok yoruldum ki, acı o kadar ben oldu ki, onu durdurmam gerekiyordu. Ben de bunun için sunî yardımlara sarıldım. İşe yarıyor mu, vallaha yarıyor 🙂 Seneler boyunca insan savaşınca, artık o kadar yorgun düşüyor ki, tamamen “ait olduğu yere” geri dönmek istiyor, bırakmak istiyor, barış istiyor. Özellikle şimdilerde hepimizi görüyoruz barışın ne kadar lazım bir şey olduğunu. Sadece bugün gördüğüm bir twit diyordu ki: ” 45 günde 55 şehit”. Bizden ve bizden olmayanlar diye kategorizasyon yapan adamlar için topladığımızda yüzlerce canımız sadece 45 aptal günde ait olduklara yere gitti. O insanların hayalleri vardı, bir tepede postallarını sürürken de, bir türkü çığırırken de, zırhlı bir araçta gidiyorken de…. Hepsi bizdik, ama dediğim gibi Sayın İnsanlar, dünyanın gördüğü en yamyam yaratıklar biziz, şeref için, aşk için, onur için, para için, koltuk için, vb kalp yemeyi asla ve kata bırakmayız. Biz buyuz. Biz buysak eğer, benim gibiler işte bu bunu, ve bunları kabul edemedikleriden dolayı bir türlü biz içinde yer alamıyor.

Şiir gecesinden gelsin bu da :

“88 ya da 89, bir yerde öldüm ben / Nefes alamadım da veremedim de / En son gördüğüm hayaldi bir masanın / En mutlu olduğum zamanın… Zamanından önce girdim mezara, yanımda biriyle / Yalnız bırakmadı beni bedenimle / Bırak nefes alayım toprağın içinde / En nihayetinde, ben de toprağım… Bir çayır var, mezarlığın içinde / Tepesinde bir taş, adı Hasan / Hasan yatar da bu, ama canlı / Verdiğin bana can, değil O’nun / Senin için yaşadım, adın yüce olsun / Bilinen adıyla Hasan olsun… Ben bir çocuk öldürdüm adı Hasan / Adını çaldım, benim de adım Hasan / 8’di yaşı, bilmezdi yamyamlığı / 7’ydi yaşım, bilirdim öldürmeyi… Onun adı Hasan, hepiniz bilin / Sabahattin Ali’nin dediği gibi boğulmadı / Boğulduysa eğer ben de onlaydım / Almayın onu benden, adım Hasan / Vermeyin beni ona, adım Hasan”

Bir gün, bir yağmur yağdı, bir taksi içerisine. Taksi, bıyıklı bir taksiydi; iki tane kalp yan yana. Lakin dediğim gibi, bazı insanlar bazı insanları asla sevmez, iki tane kalpsiz asla bir taksiye binmez. Taksi yürüdü yağmurun içinde. Kalabalıkların ve ışıkların arasında, araladı yolu. Ezberimdeydi yüzyıllardır gideceğimiz durak; ama asla cesaret edememiştim oraya varmaya. Mabetler gizli olur, insanlar onlara gönlünü kaptırır ve olmayan bir mabet için ömürlerini sarf eder. Aynen böyle başladı hikâye. Olmayan bir mabet, bitmeyen bir yol için. Kalbimi ancak böyle muhafaza edebilirdim Ey Sevgili Okur! Ulu bir şeye adamam gerekiyordu, ulvi bir şeyin içinde erimem gerekiyordu. Bedenden sıyrılıp başka bir şeye dönüşmem gerekiyordu. Denemedim değil, oldu mu, emin değilim 🙂

Aha_AY

[benim balkondan bugünkü AY]

Yağmur iri iriydi, ya da Ay vardı gökyüzünde o yüzden çok iriydi. Kapıyı açtım, ayaklarım sularla kesişti (nalet olsun mühendislik sana 🙂 ) Z ekseninindeki ayağım, x ve y düzlemindeki sularla hacim oluşturdu; o oluşan hacimden bir kare (filimvari) çıktı. Hayatımda en mesut olduğum anlardan bir tanesiydi kanaatimce. Bu ne zaman oldu, nasıl oldu bilmiyorum; ama bilin ki kesinlikle ve kesinlikle oldu. o anda bıyıklı taksiciye yürü dedim; yürü ki bıyıklarının endamını göreyim. O da yürüdü. Dahası mı ne? Türküydü sanki içimde çalan ve benim çalıp söylediğim. Ütelere gittim, ve dur dedim, kapıda bırak beni. zifiri karanlık bir geceydi ve yağmur yağıyordu. Bir kaldırımda adım adım yürüdüğümü ve çok mutlu olduğumu hatırlıyorum. İnsanlar kalacak odalarına varsınlar diye taştan bir yol yapmışlardı; ama onu takip etmedim. Ne yol ne kalacak olduğum yer ne de başka bir şey umrumdaydı. Doğru yürüdüm, geçenlerde babama dediğim gibi “İyi adamım demiyorum; ama inan iyi bir adam olmaya çalışıyorum…” Doğru olmaya çalıştım, ama saptım. Çalılar, çamur, bilmediğim ağaçlar, bilmediğim bir yer. Nereye gidiyorum ben? Kara kaplı defterimde yer kalmamıştı, keşke sarı kaplı defterime bunları yazma imkânım olsaydı; ama ikisi de yoklar artık. Bana yoldaşlık eden Kamer’in ışığında yürüdüm, bir cani çıkıp beni kesecek mi diye, bir köpek koşup beni yiyecek mi diye, bu çamur bir bataklık olacak mı diye düşünmedim. Sadedece yürüdüm, bata çıka, ıslana ıslana ama mesut bir şekilde… Neyse bu kadar goygoyculuk yeter. Bir yerlere bağlayayım da adam olsun yazı 🙂 Ne de olsa Aşık Veysel’in memleketindenim, illa bir yerlere bağlama’m lazım 🙂

İki tane parça iliştireceğim buraya. İlki beni gökyüzüne baktırıp onlarca şey düşündüren, sonrasında da Moby’de gelecek, bir ritim tutmama yardım eden. Ritim tutmak dedim değil mi? Evet dedim, hepimizin amacı bu hayatta bir ritim tutmak; ama sadece adı düzen diye bir düzen içine girip ritim tutmaya gayret ediyorsanız tipik kaybedenlerdensiniz, bu hayatın amacını tam olarak anlamamış insanlardansınız. Her günüm bir mücadele, kendimle verdiğim bir mücadele. Bunu ne için veriyorum biliyor musunuz, bir rutine falan girmemek için değil ha, hayatın anlamı için, bir şeylerin anlamlı olması için.

Her neyse bağlıyorum. Doğru kalbimi dondurucuya koydum, ben ölene kadar da orada kalabilir. Sizce bu sıkıntı mı benim için, hadi siz cevap verin 🙂 Tamam ben sizin yerinize söyleyeyim, değil. Bağlıyorum gençler hazır mısınız 🙂 Hayat sizden alamadığını asla size geri vermez.

Bağladım, ne kadar anladıysanız artık 🙂

Anamın tabiriyle çüsssssssss

Bu yukarıdaki benim dinlediği versiyonu değil; benim dinlediğim çok daha güzel 🙂 6-7 yaşlarındayken çikolata için bekliyordum kapıda; yirmili yaşlarımda crunch için bekliyordum bildiğimi sandığım bir yerde. O zaman ne diyeceğiz, tüm çikolatalara gelsin 🙂

Reklamlar
Bu yazı Yazılar Çiziler içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s