Her şey her şey için her şey hiçbir şey için

Karanlık ve melun zamanlar… Dağdaki armut ağacının keşfinden bu yana her şey değişti. Keşfedilmemesi gereken açığa çıkınca genelde olan budur.

Düşüncelerimi toplayabildiğimi söylesem yalan olur. Genelde böyle zamanlarda rahatlamak için ya kâğıtlara ya da sözlüklere falan yazardım. Yıllar gösterdi ki, saçma bir eylem, zaten yıllar onu bir sunum hâlinde gösterince ben de bu şekilde davranmaktan vazgeçtim.

Kanaatimce ne anlatmak istediğimi bu yazı boyunca toplayamayacağım. Lakin kendimi tanıyorsam, bu anlatmaktan çok kanamakla ( üfff lafa bak, yirim serkan seni) ilgili. Bana sorarsanız, 3 ayda bir gidin Kızılay’a kan verin. Aman iğneden, aşıdan, sivri şeylerden korkuyorum demeyin. Aynı devri daim içerisinde olan her şey kokuşmaya mahkum (Nurettin Topçu). O yüzden her zaman değişikliğe, yer değişikliğine, bilmem ne değişikliğine ihtiyaç var. Siz de siz olun, gidin Kızılay’a kan verin, içinizde senelerdir döndürdüğünüz kan sizin dışınızda birilerin işine yarasın; siz de kanınızın sadakasını vermiş olun. Bu tabir şahsıma ait. Kan verdiğim için, bunu sürekli yaptığım için yüce bir insan evladı olduğımdan bahsetmiyorum; aynı devlete benzetiyorum yapıyı, ve vergimi veriyorum kardeşim. Hiç böyle bir şey anlatmak yoktu aklımda, hoş aklım var mı onu da sorgulamak lazım?

Gülçe birkaç defa uyardı, serkan çok fazla özel bilgi veriyorsun diye. Güldüm ben de🙂 Ya da gülümsedim diyelim. Sizce yazan bir adamın kendinden bahsetmeme ihtimali var mı? Nttt, bilmiyorsanız ben cevaplamış olayım, mümkün değil. Bu hafta sonu Cumhuriyet Gazetesi’ne Attilâ İlhan temalı bir çengel bulmaca hazırladım. Bir yerde Attilâ abimize soruyorlar, ilk romanlarınızı neden ortadan kaldırdınız diye, o da şuna benzer bir cevap veriyor: İlk romanlarında her yazar kendini anlatır. Attilâ İlhan büyük sanatçı, emekçi, tek lafım yok; ama yazı yazmanın, ya da kafanın nasıl çalıştığını, ya da ilham denen zımbırtının nasıl işlediğinin azıcık farkındaysam eğer, Attilâ abimiz birazcık yalan söylüyor. Aslında demesi gereken şuydu: Acemi yazarlar ilk romanlarında kendilerini çok ortaya atarlar, kendilerini diğer insanlar üzerinden anlatmayı bilemezler; o yüzden yazdıkları bir günceden başka bir şey değildir. Oysa ustalaştıkça kendi bilgi birikimlerini, başka objeler üzerinden anlatmayı öğrenirler; bir erkek üzerinden, bir kadın üzerinden, bir çocuk üzerinden, bir koltuk üzerinden; işte asıl ustalık budur. Bu yüzden ilk eserlerimi ortadan kaldırdım. Oysa bunu demek yerine, ölümüne acemice bir genelleme yapıp, cümle âlemi, sırf Attilâ İlhan bunu dedi diye cürüm altında, zan altında bırakıyor. Aman Allah’ım! Bu yazar çizer takımı ne kadar egoist, aciz; ama bir o kadar narsist ve bir o kadar da yaratıcı!

Müzik arası:

Az önce kuru üzüm yiyordum, onu yerken aklıma ilkokuldaki pehlivanlık zamanlarım geldi. Aaaaa, gülmeyin canım, ne kadar çelimsiz bir çocuk olsam da, ne hikmetse pehlivan takımına girmiştim. Öyle güçlü kuvvetli bir çocuk değildim; baya bildiğiniz çıt kırıldım bir insan evladıydım. Hoş her ne kadar doğanın bağrında, bağrı çıplak, çatallı ve kanamalı bir şekilde büyüsem de, o işin erbabı değildim işte. Kim seçti beni bilmiyorum; ama seçtiler. Her gün okuldan sonra antrenman olurdu. Bize güreş oyunlarını öğretirlerdi. Eğitim bittikten sonra da bir avuç kuru üzüm yedirirler, bir bardak pekmez içirirler, sonra da hiç su içmeksizin köyün top sahasından okulun bahçesine yürüyerek gitmemizi isterlerdi. Ülen köy len burası, nereden su içeceğiz. Tabii siz pek bilmezsiniz, köylerde çeşmeler filan çoktur, ya da köylü adamı öyle su pismiş, kireçliymiş pek bakmaz içer. Demek istedikleri oydu aslında. Ama inanın, birkaç saat kan ter içinde kalıp da üzerine sayın yetkililer guru üzüm ve pekmez dayayınca, içerideki hararet öyle bir artıyordu ki… Susuyordunuz işte. Ama erkek evladıydık ya, öğretmenlere içmicez diyorduk ya, içmiyorduk. Okulun bahçesine gelip de toplandığımızda, müdür ya da müdür yaveri birkaç kelam ediyordu, maşallah, inşallah vs. Sonra da bizi köyün tek lokantasına yemek yiyelim diye gönderiyorlardı. Evimin dışında ilk yemeği orada yemişimdir. Hatta ölümüne de saçma gelmişti: İnsanlar kendi evlerinde yemek varken, neden gidip de pembe, salak peçetemsi kâğıtların olduğu, yemek için para verdikleri bir yerde yesinler diye. Yıllar gösterdi ki, herkesin evinde yemek yok ya da herkesin annesi..!

Beni o güreş takımına her embesil soktuysa küfredeceğim; ama sonradan anladım. Asıl küfredilmesi gereken adam benim. Muhammed Sulubey, sert müdür yardımcısı… Öldü mü kaldı mı bilmiyorum; ama bildiğim ya da en son duyduğum kadarıyla kalp krizinden hakkın rahmetine kavuşmuş. Beni oraya sokmasının tek sebebi, devletin verdiği üzüm, pekmez ve lokanta gibi nimetlerden faydalanmam içindi. İnsan bir kere yetim olunca, böyle ayrılacıklara sahip oluyor🙂 Herhalde uşak acıdı bana🙂 Allah rahmet eylesin, sağ olsun.

… Az sonra devam etmeye devam edeceğim🙂

This entry was posted in Sallamalar and tagged , , , , , , . Bookmark the permalink.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s