tUTtUrabilenler

Buz gibi bir Selanik sabahında uyandı Majeckhy. “Pırrrrrr dedi içinden, götüm dondu ya la! Çıkmasam mı acep yataktan…” O sırada kapıdan anası girdi, gözleriyle demek kalktın aferin oğluma bakışı attı ve çekildi. Selanik sabahları genelde soğuk olur. O kadar soğuk olur ki, öğretmenler küçük çocuklara soğuk kelimesini sözlükteki karşılığıyla değil; birebir sabah bahçede uygulama yaptırarak: “İşte çocuklar, gördüğünüz gibi burnunuzdaki sümük bile dondu, yanaklarınız al al, barnaklarınız sopa yutmuş adam gibi kaskatı oldu… Biz buna soğuk diyoruz.” diye öğretirlerdi.

Her neyse bu kadar italik yazıyla giriş yeter.

Majeckhy’nin bubası olacak alkolik dallama… Pardon roman karakteri hakkında daha adamın geçmişini, huyunu tüyünü anlatmadan böyle kesin bir yargıyla okuyucu etkilememek lazım. Bırakalım nasıl bir adam olduğuna Sevgili Okuyucu karar versin.

Mister Jaret pek sevilen bir adam değildi. Güzel bir burnu, her zaman pırıl pırıl ayakkabısı; ama sanki tüm güç ayakkabılarda harcanmış da gerisi için  kalmamışçasına saç baş dağınık, pardösü yırtık, yer yer yamalı, pantolon geceden kalmacılardaki gibi kırış kırış… Zaten çoğunlukla akşamdan kalma olurdu; eve uğradığı da pek yoktu. Fakat herkes ona Mister Jaret diye hitap ederdi. Böylesi kılıklı ve alkolik demek istemiyoruz ama alkol problemi bariz ortada olan bir adama, adamın önüne, neden saygı verici bir ibare olan Mister koyulsundu ki! Demek ki Jaret kendi çapında saygın bir insandı.

Mister Jaret serbest muhasebeciydi. Ne kadar serbestti emin değiliz, lakin son görülmesinin üzerinden neredeyse 13 yıl geçmiş bir adamın, ailesinden bile bağımsız, son derece serbest tıynetli bir adam olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Mister Jaret’in kaybolmasından bu yana onunla ilgili onlarca hikâye üretildi mahallede. Hoş, başlangıçta genel kanı bir yerlerde sızdığı yönündeydi. Fakat Mister Jaret bile on gün ortadan kaybolmuşluk etmemişti. Bunu tek yapan yan komşusu Bejadudin’di. Kimle nerede olduğu belli olmaz; ama isterse bir ay ortada gözükmesin yine bir gün evinin yolunu bulur ve güzeller güzel karısı Jadranka’nın yanına sokulurdu. Mahallede çokça merak edilen konulardan biri de buydu: Böylesine bir kadın nasıl bir kötülük etmişdi de böyle bir adamın eline düşmüştü. Her neyse o konu şimdilik bizi ilgilendirmez. Biz Mister Jaret ve bir perşembe günü doğan oğluna dönelim.

Majeckhy’in annesi olacak kadın… Bak yine aynı şeyi yaptık, bir anne için anası olacak kadın denir mi; kötü mü bu kadın, tövbe tövbe. Yani aslında anası olacak kadın derken, hakikaten hiçbir şey ima etmeden kullandım; niye bu kadar kızıyorsan. Tamam tamam, bir sus da anlatalım. Bu arada kadın demeyelim, adını söyleyelim de, okuyucu da öğrensin tez elden. Yahu onu da anlamam zaten, şimdi bir sürü isim saymaya başlayacağız ilerleyen bölümlerde – tabii yazabilirsek-. Okuyucu nasıl aklında tutacak o isimleri? Saçma. Acaba çok karakter yazmasak mı? Aman be, o zaman da sanat filmi diye çevrilen ağır akışlı, isimsiz, cisimsiz varlıkların ekranda belirdikleri, 3-5 tane şeyin arasında geçen bir şey olur. Bu arada farkında mısın ama insana şey dedin. Eee ne olmuş..? Neyse neyse, heyheylerin üstünde. Bu bölümleri çıkartacak mıyız sonrasında? Hangi bölümleri? Kendi kendimize konuştuğumuz, romanla bir ilgisi olmayan kısımları. Seni var ya, yatırır şuraya döverim. Senelerdir benimle yaşıyorsun, hâlâ benim nasıl düşündüğümü bir türlü anlayamadın. Başkalarının anlamasını beklemiyorum da, sen nasıl anlamazsın! Bir şeyi mi atladım, ben normal roman gibi gözükmesi için bunları atacak mıyız diye sordum. Hımmm, peki biz normal miyiz? Evet, gayet hem de… Salak, senden de başka bir şey beklenmezdi zaten. Bu konuşmalar, bu kendimizle olan münakaşamız bu romanı tUTtUracak olan şey, boşuna ismine tUTtUrabilenler demedik. Onu da anlamadım, harflerin bazılarını neden büyük yazdın? Üfff deli etme beni, izle bak ilerde nasıl anlam kazanacak, aptal adam. Vallahi var ya, eğer senin benim ikizim olduğunu bilmesem, bendeki genlerin aynısının sende olduğunu bilmesem yemin ederim kardeşlikten reddederim seni; ama etmiyorum; neden? Çünkü bir gün benim gibi olabileceğine inanıyorum. Tamam tamam, uzatma yine. Senin dediğin gibi olsun, hadi artık işimize dönelim. Okuyucu bizi bekliyor. Kafa mı kaldı, adamın bayramlık ağzını açtırıyorsun. Ne diyorduk en son? Hmmm, dur bakıyorum, perşembe günü doğum ve babayı anlatıyorduk. Başlayalım…

Dur dur! Ne oldu yine, kızma ama… Tamam söyle hadi. Yanlış yere bakmışım, orada kalmamışız, annesinin ismini söyleyecektim. Offff var ya… Kızmayacaktın. Tamam tamam, bir işi d… Kızmayacaktın. Tamam hadi annesinin ismini söyle, o kısımdan devam edelim.

Rusmira, her gün aynı saatte ve aynı dizilimde hazırladığı kahvaltıyı hazırladı. Fincana az önce döktüğü kahvenin dumanı, pencereyi buğulandırmış, o esnada o da sobada kaynayan suya dalmıştı. Majeckhy gözlerini ovuşturarak içeri girdi. Uzun sayılabilecek genç bir adamdı. Bir berberin yanında çıraklık yapıyordu ve ustası o kadar katı bir adamdı ki; yaptığı bir yanlışta usturayı eline alıp, ya bir gün seni ya da kendimi keseceğim deyip, sövüp sayıyordu. O yüzden kahvaltısını hızlıca yapacak; yolda, soğukta, ağrıyan gözlerini ovmayı önemsemeyecekti.

Masaya doğru ilerlerken annesi “Oğlum şunun ucundan tUTtUver” dedi. Majeckhy kısa gelen pantolonunu aşağıya insin diye çekiştirdi, annesinin gösterdiği koca haranının ucundan tutmak için sobaya yöneldi. Rusmira birden irkilip, “Napıyorsun, yakcan elini, bak şurda asılı alan donlarından birini al da onla tut ucundan” dedi gözleriyle asılı duran donları gösterirken. Ev kadınlarının ellerinden ve çenelerinden sonra en fazla kullandıkları organları gözleridir. Ev içinde geçirilen yıllar onlara, gözlerin ne kadar verimli bir işaret aracı olduğunu öğretmiştir. Onlar da bu tecrübelerini aileleri üzerinde daha da derinleştirerek, onlarla gözle kurulan bir iletişim geliştirmişlerdir.

Majeckhy bir ucu sobanın borusunda, yarım akıllılar gibi duran demire, bir ucu da büfenin üzerinde duran baba yadigarı radyoya tutturulmuş çamaşır ipinin üzerindeki donlardan birini aldı. Kış ayları o kadar katı ve tuzsuz geçiyordu ki, yenice yıkanmış çamaşırı dışarıya asma gafletine düşerseniz eğer, çamaşır sünek yapısından sünmeyek yapıya geçiyor ve bir daha da iflah olmuyordu. Ahhh ahhh! Bu mahallede, yeni gelinler nice güzelim elbiselerini bu şekilde kaybetmişlerdi. Üzerine ağıt yakılası hikâyeler…

Majeckhy en sevmediği donlarından birini almıştı. Dörde katladı ve annesinin gözüyle tutmasını istediği tarafı dikkatlice tuttu. “Ne yapacağız bunu?”. “Şuraya koyacağız.” Tahmin ettiğiniz gibi Rusmira şurayı da gözleriyle oğluna işaret etmişti. Majeckhy bir an neden ki acaba diye sormak istedi, ha sobada durmuş ha orada, saçma… Ama demedi, annesinin gösterdiği yere koydu ve doğruca neredeyse dumanı tütmüş ve geriye bir şey kalmamış kahvesini içmeye koyuldu. Hemen kahvesini içecek, annesinin mahalle kadınlarıyla birlikte ayda bir kere toplanıp yaptıkları tandır ekmeğinin ucundan alacak ve işe gidecekti. Bunun sebebi annesinin bir türlü ona rahat yemek yedirmemesiydi. Hoş, hiçbir şeyi rahatlıkla yapmasına müsaade etmiyordu. Onu neden yemedin, onu niye giymedin, bak orada şu var, kahveyi bu bardakla içseydin ya, saçlarını şöyle tarasaydın, dışarı çıkmasaydın çok soğuk, çok sıcak, çok ılık vs. Olabildiğince evde az zaman geçirmeye gayret ederdi. Bunu yapamadığında da odasına kapanır, ya uyur, ya da küçük teybinde müzik dinlerdi.

Majeckhy sol ayakkabısını sağ eline tUtTUrmuş sol eliyle saçlarını düzeltiyorken, o ses aralıkta ensesini yaladı. “Öyle giyme ayakkabılarını, ayakların donar, kangren olursun bak!. Al şunları …” dedi Rusmira ve merdivenin altında duran ayakkabılıktan keçeleri almak için eğildiğinde kapının kapanan sesini duydu. Kızdı, oğlunun arkasından koşup bir şeyler söylemek istedi; ama yapamadı. Aslında doğrulamadı, bir ağrı eğildiğinde göğsünden girmiş, delmiş ve merdivene saplanmıştı. Ağzını açmak istedi, ama sesi çıkmadı. Doğrulmak istedi, ama onun yerine yüzükoyun yere yığıldı.

Biz ne yaptık ya? Ne oldu, ne yaptık? Baksana nereye vardı. Yahu sen neden bu kadar sabırsız bir adamsın, ben her şeyi birbirine tUtTUracağımızı söylemedim mi sana! Söyledin de ne bileyim, canım yandı azcık. Saçma saçma konuşma, sanki gerçek bunlar da, sen de acı çekiyorsun. Neden gerçek olmasın ama, tabii ki gerçek. Bak ya, ulan oğlum bunlar yaşanırken sen orda mıydın, gördün mü bunları da gerçek diyorsun. Tövbe tövbe yine gerdi adam beni. Ya öyle diyorsun da, gazetedeki haberden esinlendik, boşlukları biz dolduruyoruz işte. Hay senin ağzını ben… Neden o noktayı söylüyorsun, şimdi Okuyucu bir yerlerden kopya çektiğimizi sanacak. Ama ne bileyim, romanın arka kapağında bahsedilmez miydi bundan? Yok deve, heee, bahsedilirdi. Oğlum bunu bir sen bir de ben biliyoruz. Yayıncıya söylemezsek nereden bilecek de alıp arka kapağa çakacak. Doğru, özür dilerim kaçırdım o noktayı. Her neyse olan oldu, hadi burada bitirelim. Sırtım ağrıyor benim. Ama ben daha yeni ısınıyordum, aklıma bir sürü şey geldi. Majeckhy’in akşam eve gelişi, karanlık… Sus, sus, bozma akışı. Bak başta söz verdik, yazarsak beraber yazacağız; eğer birimizden biri burada olmazsa yazmayacağız diye. O yüzden ben artık yazmak istemiyorum, dediğim gibi sırtım fena ağrıyor. O yüzden gidelim. Peki, peki… İlk bölümün kapanışını yerel bir Boşnak parçayla yapalım mı? Neden Boşnak? Nasıl neden, isimler hep Boşnak ismi. Ulan oğlum olaylar Selanik’te yaşanmıyor mu, öyle girdik ya; öyle söyledin ya. Anaammm… Salak herif, yine yanlış bir şey yaptın değil mi? Evet, Saraybosna dedim zannediyordum ben. Ohhh ne ala, isimler Boşnak, yer olarak Selanik dedik; beyimiz Saraybosna’da olduğumuzu zannediyormuş. Ne yapacağız peki şimdi? Nasıl ne yapacağız, hiç oralı bile olmadan Saraybosna diye yardıracağız. Zaten Okuyucu onu çoktan unutmuştur. Cidden mi? Tabii be, sanki betimleme mi yaptık, gıdım gıdım Selanik sokaklarını mı anlattık; Saraybosna’daki Selanik mahallesi deriz, Selanik’ten savaş zamanı göçenlerin yerleştiği yer, o yüzden ismi bu der, bağlar geçeriz. Vauuvv süper çözümdü valla. Tamam tamam, hadi yeter hâlâ yazıyoruz bak, canım yanıyor, sırtım fena gidelim. Tamam gidelim, ama koyalım mı bir Boşnak parça. Hadi koy koy… Bir de unutmayalım, Okuyucu’ya selam vereceğiz. Tamam.

Hımmm sanki biraz Kusturica film müziği gibi oldu. Eeee be adam nereli sanki, herhalde benzeyecek. Ama adam Sırp tarafına geçti… Yahu sana ne, nereye geçerse geçsin. Hadi artık gidip yatalım, sırtım tUtTU bak. Tamam. Hadi selamı çak.

selamlar Sayın Okuyucu

I. Bölüm Sonu

Reklamlar
Bu yazı Yazılar Çiziler içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s