2016 Türk Beyin Takımı Seçmeleri Üzerine İzlenimler

Yıllar yılı TBT Seçmelerinden sonra yazılar yazdım. Kimi resmi bir dille yazılmıştı kimi de baya uçuk kaçık şeylerdi. Her zaman çıkartamıyorum uçuk kaçık şeyleri; sanırım vitamin falan almam gerekiyor. Neyse, yine kendimden bahsetmeyeyim, çok sıkıcı oluyor; bilmediğim bir şey yok nihayetinde. Ne kadar kötü be insanın sürekli kendini anlatması; zaten ne anlatacağını biliyorsun, eee zaten bildiğin şeyi neden anlatmak gereği duyuyorsun be aptal adam; karşı tarafı dinlesene. Nihayetinde onu bilmiyorsun, bilmediğin şeyi öğrenmek ya da öğrenmeye çalışmak daha eğlenceli olsa gerek. Ama işte vardığımız nokta, insanın kendinden başka hiç kimseyi dinlemeye mecali yok; üfff bir de kendini de dinlemiyorsa artık, abovvvv.

Bu düşüncelerle TBT 2016 Seçmesi’nin yapılacağı okulun yolunu tuttum. Yalan, hiç de bu düşüncelerle falan tutmadım; yukarıdaki paragrafı aşağıya bağlayayım diye öyle dedim. Tabii ki, insan yalan söylememeli; hele yazarken hiç söylememeli. Nedeni basit, sözlü yalan kayıt altına alınamaz, ama yazılı yalan öyle midir ya! Değildir, ben vermiş olayım cevabı. Yalan yere beyanat vermek, ya da buna benzer bir şey. Maşallah buraya kadar hiçbir şekilde seçmelerle ilgili tek bir şey demedim. Bravo 😀

Familya

[Soldan sağa: Anne – ufakserkan – baba]  Babamın zamanında TBT olsa, kesin girerdi; annem zaten TBT’ye girmez, vallahi doğrudan kurardı, öyle yani 😀

25’inci Dünya Zeka Oyunları Şampiyonası için 25’inci Türk Beyin Takımı Seçmeleri 28 Ağustos pazar günü Cengizhan Anadolu Lisesi ev sahipliğinde yapıldı.

Sabahtan kalktım, bir suyun altına gireyim de, şimdi arkamda önümde oturcaklara pis kokmayayım dedim; dediğimi de yaptım. Yürü be, işte ne istediğini bilen bir insan evladı! Neyse, akabinde de dolmuş beklemeye başladım; ki yarışmanın Sudoku ayağının başlamasına 1 saat kadar vardı. Dedim ki, dolmuş, vapur, sonra bir gave alırım, oradan da otobüse bindim mi (Ne de olsa Maslak tarafından onlarca otobüs geçiyor) hoppacık yarışma yerindeyim. Dolmuş gelmedi, pazar günleri bir miktar seyrek geçer. Dedim az daha beklersem, ahan da insanlar zannedecek ki; serkan bize avantaj vermek için 10 dakika geç kaldı. Yok be, kesinlikle böyle bir şey düşünmedim, salakça olurdu. Taksiye bindim, vapura atladım ve Beşiktaş’taydım. Kahve alsam mı almasam mı epey bir tereddüt ettim. Bilenler bilir, Beşiktaş’ta meydandaki Ortaköy’e giden taraftaki sıra sıra ışıkları. İşte onlardan ilkini geçtim, ikinciden otobüs duraklarının oraya gideceğim; ama kahveci[Dün bir arkadaşla birlikteydik, bu kahveciyle alakalı bir anımız var da, benim için pek kötü, onun için eğlenceli :D, bunu yâd ettik] de karşı tarafta. Işıkların orada bir gidip bir geldim. Sonra aklıma geldi (hayır şimdi geldi) iki senedir kahve alıp gidiyorum seçmelere ve 2 senedir takıma giremiyorum. Demek ki ithal bir kahve ile yerli bir takıma giremiyoruz; o zaman çay içelim. Ama o esnada çay olmadığı için ve süre de kısıtlı olduğundan yine taksiye bindim. İyi ki de binmişim.

Sabahtan, Fatih Kamer‘den rica etmiştim, oraya varınca bana bir konum atıversene diye. Attı sağ olsun, Yandex abi de gayet adresi Maslak civarı, ana yol kenarı gösterdi. Otobüs derdine düşseydim, büyük ihtimalle ilk bölümü kaçıracaktım. Taksici abiye yardımcı pilotluk yaparak yarışma yerine vardık. Adam zannetti ki; ben KPSS gibi ALES gibi bir sınava gireceğim. Ben de bozuntuya vermedim; çünkü bir pazar günü bir yarışmaya gireceğinizi, o yarışmadaki soruların da ne coğrafya, ne matematik sorusu olacağını anlatabilmeniz pek de kolay olmuyor. Ne yalan söyleyeyim, kolay yolu seçtim ve taksici abinin benim onun bildiği tarzdan bir sınava gireceğimi sanmasına müsaade ettim. Oğlundan bahsetti, Radyoloji bitirmiş, KPSS’ye hazırlanıyormuş, evden hazırlanıyormuş. Kendine kendine öğreniyor dedi. Taksiden inerken iyi temennilerini iletti, eyvallah dedim ve hopp tuğlalarla daha yenice örülmüş (Brooklyn’deki eski binalardaki tuğlalar gibi) güzide bir okula giriş yaptım.

Kayıt oldum, sonrasında da yönerge toplantısının en üst katta olacağını öğrendim. Birkaç kişiye selam verdim, güldük, laf atıştık ya da sarıldık. Yönerge toplantısına iştirak ettiğimde Sayın Ferhat Ç. – Evet, Behzat Ç.’nin kuzenidir- neredeyse bitirmişti. Boş bir sandalye buldum. Amacım yönerge toplantısında sorularla ilgili bir şeyler dinlemek değil, yönerge toplantısını karıştırmaktı. Öyle karıştırmak dediğim fitne fesat çıkartmak değil elbette, sadece uzaydan gelmiş intiba veren soruları Ferhat Ç.’ye yöneltmek, sonrasında da onun güzelim mimiklerini izlemek; salonun gülüşmesini sağlamak; bir nevi eğlenmek ve eğlendirmek; insanlardaki heyecanı almak. Sanırım bir miktar oldu.

[5 dakika sonra devam edecek, beklemede kalın efenim 🙂 ] 23:48 – reklam arası

Programın II. Bölümü

Vauvvv tam vaktinde geldim ha. Bir insan dakik olmalı. Yok dakik değil, doğru kelime sözünün eri olmalı. Pek öyle bir insan evladı değilim maalesef. Geçenlerde tanıdığım, kısmen, insanlardan biri bu kısmıma vurgu yaptı. Lakin, inanın sözünün adamı olmak için epey bir uğraştım; beni bu yönde güdüleyen kişi de Mehmet Akif’ti. Onun bir arkadaşını, sırf söz verdi diye saatlerce (bir gün de olabilir emin değilim) yağmur, çamur altında ve içinde beklemiş olmasıydı hareket noktam. Ben de buna benzer bir şey yapmaya gayret ettim sonraki yıllarda. Lakin birkaç zorluktan sonra, hayatımın pusulusı yer çekiminden içine göçünce, önceliklerim birbirleri içinde raks edip arkasından cenk eyleyince, çoğu bıraktığım şey gibi bunu da bıraktım. Hala tutamadığım her sözde sıkıntı yaşıyorum. Pusula deyince aklıma geldi. Aslında bu da yalan, aklıma tekrar geldi. Az önce bizim veletlerle muhabbet ediyorken onlara Ceza’dan bir Şaşkın Oğlan çalayım bari demiştim de, şimdi de pusula deyince tekrar aklıma geldi. Tamam be bilinçaltı, kardeşim subliminal mesajlar verme bana, yani bari bana verme; git başkalarına ver. Zaten aynı bilincin altında üstünde yıllardır oturuyoruz; bak süblimlik yapma bana, komşu komşunun külüne muhtaç unutma şekerim. Heh, adam ol! Al ciğerimi ye seni şaşkın oğlan seni 😀 Al dinle hadi dinle, rahatla 😀

Behzat Ç.’yi tanımasam da Ferhat Ç.’yi uzun yıllardır tanırım; hiç kızmaz. Valla kızmaz, çok kalender adamdır. Himmm çok samimi olacak; ama Akıl Oyunları’yla yüz yüze tanıştığım zamanlarda herhalde bu alanda ilerlemek istememin sebeplerinden biri de Ferhat’tır. Mestan abimi hatırlardım ona baktığımda. Mestan abimle çok vakit geçirememiştik; ama akıl oyunlarında bir şeyler yaparsam Ferhat’la geçirebilirdim. Üff nasıl bağladım ya be. Neyse, biz yarışma salonuna geri dönelim.

Birkaç tane akıllıca soru sordum. Derler ki aptal adamlar aptal sorular sorduklarında dikkat çekmezler; ama ne zamanki aptal adamlar akıllıca sorular soruyorlar; işte o zaman dikkatleri çekerler. Bilmiyorum böyle deyip demediklerini de, deselermiş güzel olurmuş. Benim sorulardan sonra -ki sorularım şuna benziyordu: ” …peki Zeki Müren de bizi görecek mi?” Ferhat, tabii her zamanki gibi gülümseyerek sorulara cevap verdi; başka sorular soruldu onlara da cevap verdi. Bir süre bütün salon Ferhat’a baktı, Ferhat da bütün salona. Sonra şuna benzer bir şeyler söyledi: Eee böyle bakışacak mıyız, sorunuz yoksa hadi geçelim; çünkü benim size çözüm taktiği falan söyleyeceğimi zannediyorsanız avucunuzu yalarsınız 😀 Tabii ki tam olarak bu kelimeleri kullanmadı da, ben öyle yazdım. İşte ne yapacaksınız bir kez şebek olduğunuzda hep şebekliğe kaçıyorsunuz. Bunu deyince aklıma şebekeye kaçma meselesi geldi. Aslında öyle bir mesele yok da, yok olsa da yazacaktım. Ama şimdi öyle bir şey olmadığını söylediğime göre artık yazmama gerek kalmadı. Ara not: Bak işte Mürsel, sürekli doğru söylemek bu kadar sıkıcı bişi işte 😀

[5 dakika sonra devam edecek, beklemede kalmasanız da olur ] 00:23 – reklam arası

Programın III. Bölümü

Yine tam vaktinde döndüm var ya, Saatleri Ayarlama Enstitüsü iyi çalışıyor; yiğidi öldür hakkını ver.

İkinci kattaki yarışma salonlarına geçtik, Salon 5’teydik. Sınıfa girdiğimizde birkaç kişi vardı. Sonrasında Ümit Abacıoğlu, Murat Koz ve ben de giriş yaptık. Zannediyordum ki kalabalık bir sınıf olacak, bir sürü gençten insan yer alacak. Nerdeeeee! Bütün genç insanları diğer sınıflara vermişler. Aldı bir muhabbet bizi. Abi dedim Ümit’e dönerek, kesinlikle yaşlılar sınıfı burası; ama Allah’tan benden daha yaşlılar var dedim, aynen dedim; hemi de Ümit abimize. Oh olsun aslında, Mantık Oyunları kitabı deli gibi satıyordu adamın, sürekli bana, ne oldu be serkancık senin kitaplardan ziyade sürekli benim kitaplar satıyormuş diye az dalga geçmedi 😀 Veee intikam soğuk yenir, Kill Bill. Bir defa ortam sağlanmıştı artık, yaş ortalamasından girdim berisinden çıktım ya da çıkmaya çalıştım. Sınıftaki diğer arkadaşlar bizi izliyordu; birazcık onlara da yaşlı demiş oluyordum; ama ne yapacaksınız kurunun yanında (Adamlar o kadar yaşlılar ki [Ü ve M’den bahsediyorum], siz anlayın) yaş da yanıyordu. Ümit abi savuşturucak oldu mu, naif, Ferhat’ın başka bir versiyonu olan Murat Koz abimize dönüyordum. Gülüp eğleniyorduk işte.

Bir ara sınıfı terk edip diğer sınıfları kolaçan etmeye gittim; ki benim çocuklarla biraz kafa bulayım diye. Yıllarca Türk Beyin Takımı’nın okul yarışmalarını düzenleyen agalarından (kadın-erkek fark etmez) biriydim, en çok sevdiğim şey yarışma aralarında çocuklara takılmaktı. Biraz haince farkındayım; ama kanımda var, duramıyorum; babama çekmişim sanırım. Yani nihayetinde o kadar matrak bulmaca hazırlıyoruz; gökten zembille inmiyor o tanımlar, bünyeden çıkıyor.

Bakın ne kadar hain bir adamım birkaç bir şey anlatayım. Geçenlerde, mayıs gibi, İstanbul Liseler Arası Akıl Oyunları Şampiyonası‘nı düzenledik, nisan da olabilir; emin değilim. Ödül töreninden önce Beri ile konuşuyoruz. Beri, Rabırt [Telaffuz Ozan’a aittir] gibi mühim bir okulda okuyan canavar gibi bir adam. Yine puanlarla ilgili bunlarla dalga geçiyorum; diyorum ki sizin Rabırt birinci falan olamadı, ucundan kaçtı. Beri de inanmıyor tabii. Len diyorum, oğlum, insan abisine inanmaz mı! Abi dedi Beri: ” Abi yıllar evvel bir Sudoku Yarışması’ydı. Finaldeydim ben. Son soruydu play off’ta. Babamın yanına gitmişsin son tur bitince, elinde benim son sorudaki kağıdım. Demişsin ki, maalesef Beri son soruyu patlattı, derece alamayacak…” Hadi be dedim, ben mi yaptım bunu, ne kadar vicdansız bir adammışım. Beri devam etti: “Yok abi, derece aldım. Sen babama benim kağıdı değil, patlayan başka birinin kağıdını göstermişsin, o esnada değiştirmişsin işte. Tabii derece alınca, ilginç oldu…” Düşünün, çocuklara nasıl eziyet ettiğimi 😀 O yüzden Beri o gün bana inanmadı; ama bu sefer doğruyu söylüyordum, eheheee 😀 Bir de İrem, onu da o gün lise yarışmasında gördüm. O da Gassaray’da eğitimine devam ediyor. Dedim kız ben seni tanıyorum. Ahaaa dedim, sen finalde ABC Bağlamaca’yı patlatan kızsın yıllar evvel. Evet abi dedi 😀 Ben sana o finalden sonra al bu soruyu çerçevelet duvarına as dedim, astın mı diye sordum, yok abi kaybettim dedi. Çok hain adamım çok… Hımmm nerden geldik buraya, haa çocuklarla uğraşmaktan keyif alıyorum dediğimden geldik. Keyif dediğime bakmayın işte, böyle oyunlar, bilmem neler yapıp kafa buluyorum. Umarım onlar da bir gün benimle kafa bulacaklar; zaten ne için o kadar emek sarf ediyoruz ki, kafa bulsunlar diye. Yok, yanlış anlamayın ha, kafayı bulsunlar demiyorum, hayatla kafa bulsunlar diyorum. Kafayı bulmak için birini yetiştirmeye gerek yok zaten, yetişemeyenler kafayı buluyor; yetişenler kafa buluyor. İyi bağladım 😀

[5 dakka ara] 00:58 [[Sivas]]

Programın IV. Bölümü

Tamam tamam… Bu sefer biraz geç kaldım, 01:17. Ama ben size yukarıda sözünü tutamayan bir adam olduğumu söylemiştim. O yüzden alınmaca gücenmece yok.

Sınıfları dolandım, ona laf attım, buna laf attım, gaza geldim, gaza getirildim; gülerek sınıfın yolunu tuttum. Yerime geçtim, hemen önümde yılların Aziz’i vardı (Sakallar çok yakışıyor adama, bunu da deyim burda), sağımda Nuri Yılmaz, Aziz’in önünde ufak Hatçemiz; iki yaşlı benden alabildiğine uzaktı; nihayetinde ben onlara yıllar önce kaybettikleri gençliklerini hatırlatıyordum 😀 Ahhaaa tamam ya bu da yalandı; ama Ümit abime şunu dedim, densizliğe bakın: “Abi dedim size bakınca ilerdeki halimi görüyorum…” Aslında eğer ilerdeki halim onlar olacaksa, üff top vursan yıkılmam valla.

Bu muhteşem ikili hemen kapının yanında ardı ardına oturuyorlardı; herhalde yaşlı olduklarından ötürü, herhangi bir kaçış durumunda sınıftan yeterli sürede çıkamayacaklarına inandıklarından kapıya yakın oturmuşlardı 😀 Pardon abilerim ya, ama kendimi alamıyorum. Hele ki Murat Koz abimizi gözlükle gördüğümüzde kendimizden geçtik. Üff şunu dedim, yine densizliğe bakın, Batu’ya (TBT Sporcu Yetiştirme Programı‘ndaki futbola yetenekli yeni Fransız Liseli arkadaş) “Abi, Murat abi bu işlere başladığında gözlükleri bile yoktu, düşün artık ne kadar yaşlı…” 😀 Murat abi pardon tekrar, özür dilerim valla. Ama, kızmazsın sen; hem adam dünyaya geldiği tarihten utanmaz de mi, tabii benimki gibi bir doğum tarihi olmazsa 😀

TBT 2016 Seçmeleri Yönergesi

Ne yalan söyleyeyim o sırada Sudoku Seçmelerinin ilk kitapçığını dağıtmışlar. Ama biz hala laf alışverişi yapıyoruz, takılıyoruz. Birden Erhan’ın sesi yankılandı koridorda başlayabilirsiniz diye. Yine ne yalan söyleyeyim, ki biliyorsunuz bütün yazı boyunca sürekli doğruları söylediğimi. İlk soru 6×6’lık bir Klasik Sudoku sorusuydu, çözemedim soruyu gülmekten 😀 Bu arada Sudoku çözmekten nefret ederim, çok zor geliyor her kareye rakam yazmak. Amaaaann ne uğraşcam dedim, sondaki yüksek puanlı sorulara geçtim. İlk baktığım Ardışıksız Sudoku’ydu. Bir beş dakika falan uğraştım; ama ne kendimi verebiliyordum, ne de yapasım vardı soruyu. Ardışık, Ardışıksız gibi sorularda birkaç rakam yakaladınız mı çorap söküğü gibi gelir; ama yakalayamadım. Bari mantıklı bir yerden sallayayım dedim; maalesef o da yemedi. Tamam dedim, sonra bakarım. Komşusuz Sudoku’ya geçtim, onu zorlanmadan hallettim; ama diğerine bakmadım, ya da onu da çözdüm; emin değilim. Az önceki Ardışıksız’a tekrar baktım kaçırdığım yeri görürüm diye; nttt göremedim. Sonra dedim ki, serkan biraz çekidüzen ver uşağım kendine. Tamam Sudoku çözmeyi sevmeyebilirsin; ama bak insanlar o kadar uğraşmış, önüne koymuşlar, biraz saygılı ol. Birden ciddi bir havaya büründüm, Vali görmüş halk çocuğu gibi irkildim ve düğmelerimi ilikledim; ama düğmem yoktu, o yüzden bir miktar doğruldum. Klasik Sudokulardan birkaçını çözdüm sanırım, Tekli Sudokuları çözdüm, sanırım bir tanesini patlattım, sonra düzelttim. Lakin ne kadar ciddi olmaya çalışsam da olamadım ve süre bitti 😀 Alışkanlık olduğu üzere herkes birbirine soruyordu, ben de gülerek, hakikaten eğleniyordum ama, 74 puan dedim. Üfff felaket, 200 üzerinden 74 😀 Diğer sınıflardaki veletlerin yanına gittim, çoğu benden daha iyi yapmıştı. Hatta Mehmet Durmuş şunu dedi: “Abi ben 80 puan gibi yaptım; ama Sudoku tarafına sadece öğleden sonraki TBT’ya ısınmak için giriyorum, öyle boş duracağıma birkaç soru yapayım dedim…” Ehheee, adam boş durmamak için soru çözüyor, benden daha fazla puan alıyordu. Ama tabii nihayetinde yılların tecrübesi var bizde de acizane, ikinci bölümde toplarım dedim, ne de olsa türevlerdi.

[5 dakika ara, 01:54]

Programın V. Bölümü – TST

Valla kahve içiom, inanmayanlar için gelsin; hatta yeteri süre kahvedeki yansımaya bakarsanız beni bile görebilirsiniz (Şirinler’e gönderme vardı :D) [02:01 döndüm]

Kahve

Türevler kısmı, yani Sudoku Takımı Seçmesi’nin ikinci bölümü. Ümit abime bu sefer küçük zararsız bir şey sordum: Abi ileri geri konuştum diye bana ilendiniz mi (beddua etmek) ya dedim, ilk bölüm felaketti çünkü. Güldük. Kimseye sataşmadan masama geçtim, kalemimi ileri geri salladım (yok be totem yapmıyordum; içinde uç var mı diye bakıyordum), birkaç uç ekledim ve bekledim. Kitapçıklar dağıtıldı, ilk soru Bölgesel Sudoku’ydu, iki tane vardı irili ve ufaklı. Sonra bunlara dönerim dedim, Ardışıklara geçtim. Hala çözer havasına giremesem de ilk bölümden daha iyi ilerledim, ilkini çözdüm. İkincide çok daha az rakam vardı. Bir miktar koydum ve soru tıkandı. Orasına burasına baktım; bana mısın demedi. Eli yüzü düzgün bir şekilde sıktım, üff nasıl ilerledi belli değil. Olduruyordum ama hain soru patladı. İlk salladığım karedeki sayı patlattı, namıssız sayı. Acaba bir şeyi yanlış mı yaptım dedim, orasını eğdim burasını büktüm bir şey değişmedi. Neyse dedim, kalsın bu, sonra bakar düzeltirim.

Sonraki tür Dıştan Sudoku’ydu, pehhh es vermeden yaptım ikisini de, herhalde en fazla 6-7 dakika sürmüştür ikisi de. Güzel puanları vardı. Toplama zaten benim en iyi bildiğim şey, bir sonraki Toplamlı Sudoku’ydu. Lakin normale göre yavaştım, farkındaydım; ama kendimi de işkillendirip strese sokmak istemiyordum. İkisini de temiz bir şekilde çözdüm. Dediğim gibi normalden yavaştım; ama yapacak bir şey yoktu. O gün Sudoku günü değilmiş benim için. Dörtlü Sudoku’ya geçtim, çok güzel hazırlanmışlar, yimedim yanında yattım. Bu soru türünü tasarlamayı pek bir severdim, sanırım nasıl numaralar yapılacağını da bildiğimden, sorun çıkmadan deptim onları da puan kesesine.Dış Toplamlı Sudoku da kolaydı, örnekten daha kolaydı sanırım. Zorlanmadım, onu da paket ettim. X Toplamlı Sudoku. Bu soruyu daha önce hiç çözmemiştim, bir gün önce örneğini çözdüğüm birkaç türden biriydi. Birkaç taktik gördüm, hepsi de yedi asıl soruda. Çok sıkıntı çıkmadan hallettim bunu da. Tek Toplamlar Sudoku’ya geldiğimde 20 dakika kaldı dedi oradaki Erdal hakem. Baktım sorulara 2 Bölgesel, bir tane düzeltilecek Ardışık bir de tane de Tek Toplamlar. Peehhh dedim, her türlü bitiririm ben bu bölümü. Başladım Tek Toplamlara, karalayarak yaptım (Yani tekler için toparlak, çiftler için hafif karalama, görmeyi kolaylaştırıyor). Soru bir yerde tıkandı, gitmiyor, neredeyse %75’ini bitirmişim, sol alt ve üst taraflardaki toplamlar oynuyorlar. Ortada bir yere, kardeşim burası böyle olursa, ahan da buraları da böyle zorlar, cillop gibi olur dedim. Bu sallamayı yaparken bir yerde yan yana iki tane 6 gördüm. Ülen dedim kendi kendime, salak çocuk, yanlış rakam koymuşsun ilk mantıklı çözüm kısmında. Lakin çiftler ve tekler ayrı gruplar olarak hareket ettiklerinden bu soruda, birbirlerini çok zorlamıyorlardı. Sütunda 8 eksikti, 6’lardan birini 8 yaptım. Farkındaydım bu kadar kolay düzelmeyeceğinin de, en azından şimdilik düzeliyordu 😀 Sıktığım şey çok güzel ilerledi, çözümün bu olduğuna kani oldum. Ta ki çiftler kendi içinde patlayana kadar. Üff dedim, içim yandı; ama teklerin oturma düzeninden kesinlikle emindim, birazcık teselli etti beni. Tek korktuğum şey hızlıca çözerken yaptığım çift rakam hatasının teklerin oturma düzenini rahatsız etmesiydi; eğer öyle olmuşsa tüm soru patlamıştı. Ama tabii tecrübe burada devreye girer, sadece çiftleri sildim. Sonra da verilen ipuçlarından hareketle, her yere 2-4-6-8’i yerleştirdim, nema problema. Süper olmuştu, ama tabii bir kontrol etmek lazımdı. Kontrol ettim, hiç sıkıntı yok. Lakin 10 dakikam gitti bu soruya, soruya değil de yaptığım hata zamanımı çaldı. Hemen Ardışık’a döndüm, dönderdim, çevirdim, değiştirdim, biraz ilerledi tekrar patladı. Sonra sildim, kesin emin olduklarımı yerleştirdim. Güzel ilerleyen bir kısım vardı, oraya odaklandım. Süre azaldığı için de ufak bir sallama yaptım. Zorladı, güzel gitti, ama namıssız patladı yine. Sildim. Küçük Bölgesel’e geçtim, 2 dakika kadar kalmıştı. Yaptım patladı 😀 Eheehee, salak gibi gidip bir bölgeye var olan 6 dan bir tane daha yazmışım. Sanırım 6’larla aram iyi değil. Sildim, yaptım 30-40 saniye kaldı. Eşyamı topladım ve çıktım. O bölümden çıktıktan sonra kendi aramızda konuştuğumuzda Salih’in sadece büyük Bölgesel’i kalmıştı, benim de öyleydi. Aslında bir de Ardışık kalmıştı; ama o sırada benim kafa onu düzeltti diye kaydetmişti. Sonradan dank etti. Hiç önemli değil, 300 üzerinden 260 yaklaşık bir puan yapmıştım, ilk bölümden de 74 puan vardı. Tabii yaptıklarımdan hiçbiri patlamazsa toplamda 334 gibi bir puan alıyordum. Bu da her türlü Sudoku Takımı’na girmeye yeterdi, sanırım yeter. Ama zaten girsem de Sudoku’dan nefret ettiğimi söylemiştim, yarışmayacağım takımda olsam bile. Sadece soru çözmek zevkli işte, Sudoku bile olsa 😀

[Ifak bir ara] – gayfe demleyeceğim izninizle 02:31

Programın VI. Bölümü – Salih Alan

Salih her türlü kendi bölümü olmasını hak eden bir adam. Ferhat’ın zamanında, ODTÜ’den bulup çıkardığı adamlardan bir tanesi. Ferhat öyledir zaten, yetenek avcısı. Hımmm yoruldukça Ferhat’tan harfler atmaya başladım, adamın Ç’si gitti. Tamam bundan sonra artık onu Ferhat diye anacağız 😀

Salih diyorduk. Salih’le geçmişimiz epey vardır. Şöyle toplayayım, Salih, Murat Sevim, Gülçe, Deren, Ali Rıza, Aziz Ateş, Nuri Yılmaz, Kahraman Gündüz, Ali Aldaş, Sibel Aldaş, Hasan Yurtoğlu, Barış Çakmak (az biraz sonra), Taner Karabulut… Aynı dönemin çocuklarıyız. Aynı dönemden kastım yakın zamanlarda Akıl Oyunları Dergisi takipçisi, yarışmacısı olmuşuzdur. O yüzden tanışıklığımız çok eskilere gider. Bizden önceki jenerasyon ise Kamer Alyanakyan’ın, Ferhat Ç’nin (tamam yine sözümü tutamadım), Ümit Abacıoğlu’nun, kısmen Murat Koz’un, Hüsnü Sincar’ın, Özgür Kişisel’in, Volkan Dilber’in, Necmiye Özay’ın, Cihan Altay’ın, Metin Örsel’in vb dönemidir. Onlar da aynı bizler gibi kendi içlerinde sağlam ahbaptırlar. Ahbap deyince neden aklıma ahbap çavuş ilişkisi geldi ya. Pehh yoruldum hakikaten.

Salih’le birbirimizi sevdiğimiz, birbirimize kızdığımız; alındığımız zamanlar olmuştur; her insani ilişkide olduğu gibi. Tek değişmeyen şey Salih’in her zaman çok iyi çözer ve saf mantık bir adam olmasıdır. Çok mantıklıdır, ve genel olarak da böyle bakar hayata. Ama her mantık tarafı kuvvetli adam gibi, mantıksızlıktan ve duygulardan çok çeker. Salih’in bir de kardeşi var, Ahmet. Ahmet farklı Salih’ten, saçlarıyla bile farklı adam 😀 Bizim okulda; abisi O ile başlayan Teknik Üniversite’de, Ahmet ise İ ile başlayan Teknik Üniversite’de; birinde deniz var birinde yok 😀

Mehmet Murat Sevim’in, Sevgili eşi Büşra’nın (ikisini de 17 yaşlarından itibaren tanırız) Google abiye göçmelerinden sonra Salih bu alanda tek kaldı. Murat her zaman zorlardı onu; Murat’la rekabet etmek ona iyi gelirdi. Salih’te bir süredir bu heyecan kalmadı. Belki de başka sebepleri vardır; ben kendimce yorumluyorum işte. Salih mantık çerçevesinden baktığından, ve o da Ferhat’ın sinir olmayan başka versiyonu olduğundan (bazen sinir olur da, çok değil) onunla uğraşmak da keyif verir bana. Onu kızdırmak, kızdırmaya çalışmak; laf atmak… 😀 Napim, nasıl geçecek zaman yoksa. ODTÜ üzerinden takılırım, yenice biten doktorası üzerinden, bazen kardeşi üzerinden; bazen Salih yaşlandın artık bırak diye 😀 Ama kızmaz… Öğle arasında da takılıyordum tabii yine. Keyfi yerindeyse çat diye cevap verir ya da keyfi yerinde değilse de çat diye cevap verir, bunu daha tam olarak gruplayamadım. Bu yazdıklarıma kızacak mı, ondan da emin değilim; ama umarım kızmaz. Çünkü eskisi kadar öfke üzerine kurulmuş bir düzenim yok ve biri bana kızdığında kalbim kırılıyor. Eskiden biri bana 3 kızarsa ben ona 3 milyon kızarak geri dönüyordum 😀 Yaşlılık böyle bir şey işte, insanın öfkesini bile söndürüyor. Üfff şimdi müthiş bir bağlantı çekeceğim, Tesla’dan geliyor: [Kaynak: Scienceporn] “If your hate could be turned into electricity, it would light up the whole world

Salih’e saygı kuşağı olması gerekiyordu bu bölümün, oldu mu emin değilim. Fakat kendimce Salih’i yazıya geçirdim. Yıllar yılı da yazarak bunu yaptım sanırım. Hem yazdıklarımı, olayları, insanları, vsleri; hem de bunun üzerinden kendimi kalıcı yapmaya çalıştım. Olabilir, olabilir, boş uğraş olabilir… Ne yani şimdi burada bu yazı için harcadığım 3 saatten daha iyi bir şey için mi harcayacaktım bu 3 saati? Kesinlikle hayır! Biz insanlar diğer insanlara kumpaslar kurmak için, insanlardan nefret etmek için, insanlara, kendimize zarar vermek için onlarca saat harcıyoruz. O yüzden bu 3 saat gayet iyi kullanılmış bir saat. Aaaa bak, Star’da mıydı neydi, yoksa TRT’de miydi, “Ustalara Saygı Kuşağı”, demek ki az önceki kuşak boşuna çıkmamış. Üfff burada da kelime oyunu yapılır da kendimi tuttum, kuşak tutar zaten beni… Ahaha 😀

Salih Alan, sen iyi bir adamsın, iyi bir çözersin; seni seviyor ve sayıyorum; şapka çıktı (ama şappam [evet şappa] yoktu, sen olan birininkini çıkarmışım farz et 😀 )

Bi fotoyla araya girelim

Umitin teli

Soldan Sağa: Ömer Durmaz – Murat Koz (arkada) – Mehmet Durmuş – Ümit Abacıoğlu (Yeşiller partisinden) – Salih Alan – Fatih Kamer Anda – Hatice Esra Aydemir – seko – Ahmet Alan (Saçlara dikkat, süper)

Çalışma fikri Ümit Abacıoğlu’na ait, ismi “Bir IQ Gördüm Sanki… Yok Yok Çok IQ Gördüm”

Programın VII. Bölümü – Öğle Arası

Bu sefer size haber vermeden ara verdim, her arayı da haber veremem ya, değil mi? Değil… Dur be bu sorunun doğru cevabı ne olur ki, değil mi olur değil değil mi olur… Bilemedim, basmadı kelle.

Öğle arasında tüm içiciler sokağa sökün etti, ne de olsa okul sınırlarında zehirleyemiyoruz kendimizi. Ne demişler her şeyin fazlası zarar, biz de fazla olan beyin hücrelerimizi öldürmek için ancak bunu yapabiliyoruz 😀 Okulun önündeki kaldırımlar biraz dardı, biz de yevmiyeli işçiler gibi duvarın dibine dizilmiştik, “Tizilin tuvar tippine” [Hatçalı Kel Memet] [[Yazarın notu: Çok ilginç bir hafızam, ve çok ilginç bir bilinç6m var]] O sırada bir polis otosu geçiyordu sokaktan, biraz yavaşladı, çekilsenize yoldan görmüyor musunuz minvalinde birkaç laf etti, pardon dedik. Allah’tan devlet bize “Pardon” demedi 😀

Açlıktan kesen midelerimizi doldurmak için kantine gittik ya da bir kısmımız gitti. O sırada Salihgile siz bir şeyler yemeyecek misiniz diye sordum, Tanergili bekliyoruz, tost yiyeceğiz dediler. Gördüğünüz gibi hem gillerdeniz… saçma oldu bu; neyse. Bir çay, su ve kek aldım, bir masaya kuruldum. Masada Yunus, Fatih, Alp, Batu vardı; karıştırıyor olabilirim. Onlarla biraz lafladık, dışarıya çıktığında bizim uşaklar geldi. Tostçularla bir masa etrafındaydık ve nereden geldiğini bilemediğimiz anaç bir melek belirdi, Cenan Hoca 😀 Mübalağa bir sanattır, ayarında yapılırsa sanatmaz (sırıtmaz demek istedim). Hoca nereden bulduysa denişik denişik poğaçalar bulup getirmişti. O kadar düşünceli bir varlıktır ki, bizim öğle arasında bir şeyler bulamama ihtimalimizi düşünmüş ve zahmet etmiş bize onları almış. Sadece bize değil, sanırım Noel Anne gibi kesesinden poğaça paketleri çıkardı ve üç beş masaya bıraktı. Tam bir anaçlık, tam bir… işte ne kadar güzel şey derseniz deyin.

Hakikaten pilim bitti. O kadar kahveden sonra uykum yok; ama kafam basmıyor artık, cümleleri düzgün bir şekilde kuramıyorum. Buraya birkaç not alayım, kaldığım yerden devam ederim; ama sözümde durmayan bir adam olduğumu unutmayın 😀

Notlar: Kantinde yönerge anlatımı, yaşlılığa bağla; Ekin ve 1 TL, Kaan kaynağını ver; bahsetmediğin veletlerden bahset; bölümleri anlat detaylı yine; TBT Sporcu Yetiştirme Programı’na hafif dokun; Toplu fotoğraf olayına barnak bas, Ferhat’ın üstündeki Deniz’den bahset; ev sahibi okula teşekkürü bir borç bil; Toplu fotoyu çak, daha önce yaptığın gibi insanları fişle (yanlış anlayacaklar fişlemeyi, açıkla); Tonta ve soru hazırlama yeteneğine değin; Hopa’dan gelen kafileden bahset – Sıtkı Bey’le birlikte; Emekçileri es geçme; Ozan’a ballı yağlı teşekkür et; Sude’nin 212/8 puanından bahset; toparla,selam ve çık.

… devam edecek (umarım :D)

Reklamlar
Bu yazı Türk Beyin Takımı içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s