Vahşi Batı

Çocukluğumda, benim zamanımdaki çoğu çocuk gibi kovboy filmlerine ölüp biterdim. Tabii o zamanlar Kızılderililer kötü adamlar, onları her türlü pataklayan ve yaptıkları kafa derisi yüzme gibi vahşi eylemlerden ötürü cezalandıran muhteşem beyaz kovboylar, iyi adamlardı. O zamanlar ne asimilasyon, ne dejenerasyon, manipülasyon ne de soykırmak nedir biliyorduk.

Gün batımında, kötülere karşı savaşını amansızca vermiş ve ortamı terk eden yalnız bir kovboydu gördüğümüz. Sanırım, ilk kovboy filmlerini TRT’de izlemeye başladım. Diğer bir hatırladığım ise, Flash Tv’ydi yanılmıyorsam (başka bir kanal da olabilir), yaz ortasında ve gün ortasında amansızca eski Amerikan filmlerini yayınlıyordu. John Wayne‘i, Humphrey Bogart‘ı, Elizabeth Taylor‘ı, Katharine Hepburn‘ü, Sophia Loren‘i, Frank Sinatra‘yı ilk defa gördüğüm ve içimdeki eski insanı gün be gün daha da besleyen yüzler. Erkeklere imrenir, ben de onlar gibi ortamın kuuul adamı olmak, iyilerin (artık kimse) yanında yer almak, birbirinden güzel kadınların gönüllerini çalmak (ama oralı bile olmamak; kuuuuul olmanın şartlarından), kötülere haddini bildirmek ve moral değerleri vücudumda barındırmak ister ve kadınlara da kendimce aşık olurdum :). Tabii o zamanlarda tam olarak ahlaki olanın ne demek olduğunu bilmiyordum, basitçe: iyi ol, iyilik yap, sözünde dur, kötülere haddini bildir ve karşılık bekleme olarak adlandırılabilir.

Birkaç yaz boyunca yüzlerce 40-70 arasında yapılmış film izlediğime eminim. Tabii bunun yanına bir de Yeşilçam filmleri eklenince, ilginç bir karakter oluşmuştu içeride. Huysuz, asabi, yaramaz, burnunun dikine giden çocuğa; sevgi, aşk, kahramanlık vb duyguyu aşılayan şeylerdi bu filmler çokça. Ananemin evinde, yazın ortasında, daha bir güzel ambiyans olsun diye, kırmızı kalın perdeleri çekip öyle izlerdim filmleri. Rutinimdi bu. Tabii bazen annem kızar, aç perdeleri lan dingil derdi (hoş o zamanlar dingil sözü yoktu büyük ihtimalle) ben de ık mık eder, gönülsüzce açar; sonra o tarladaki işine döndüğünde tekrardan kapatırdım perdeleri, hiç ışık gelmemecesine.

Her zaman, Alfred Hitchcock filmlerine kadar, iyiler hep kazandı. Yine bir öğle vakti Rear Window’u izledim ve gerilimden gerilime sürüklendim; sanırım bir şeyleri değiştirdi içeride bu film. İçimdeki gelişimin ya da değişimin hangi sırada gittiğini bilmiyorum. Her zaman çok fazla şey düşünen ama az şey bilen biriydim; buna rağmen çok şey düşünmekten imtina etmezdim. Yılları da tam hatırlayamıyorum, kanaatimce ilkokul ve ortaokulun başı olmalı, ben henüz yurda gönderilmeden önce olsa gerek. Tam olarak şuna benzer bir şeydim sanırım: Etrafında ne olup bittiğini kavrayamamış; ama bir şeyler inşa etmeye çalışan; ailesinin yanında durmaya çalışan ve dışarıdan gelen kötülüklere karşı siper olmak isteyen; lakin çelimsiz, ufak ve rehbersizlikten pek de ne yapacağını bilmeyen; cesur ve aynı ölçüde korkak, etrafındaki ovaların ya da dağların ardı ardına kesilmeden gittiğini düşünen, sürekli gittiği yerlerden daha uzağa, yaptıklarından daha iyisini ya da kötüsünü yapmaya çalışan; yalnız, her şeyi kafasında oradan oraya koyan; kendisini tanımayan, neler kaybettiğini ya da kazandığını bilmeyen, saftirik bir uşaktım 🙂 Lakin şimdi bakınca görüyordum da, her zaman iyi izlerdim, hem ekranda hem de etrafımda olanları.

Kabul edilmek gibi bir dürtüm vardı. Bir şeye ait olmak; hâlâ bu hissi tadabilmiş değilim, bundan sonra da pek yakın gözükmüyor. Ama belki de tatmışımdır da, bunu yıllar sonra anlayabilirim, belki. Bir insan kabul edilmek gibi bir derdin içine düştüğünde kendinden ödün vermesi gerektiğini, farklı kalıplara zorlanmadan girmesi gerektiğini öğreniyor. Küçük yaşlarda bunu bir oyun gibi yapıyorsunuz; size öyle, nasıl derler, kandırmaca, başka insanlara kendinizi olmadığınız biri gibi göstermek olarak gelmiyor, sadece yapıyorsunuz. Aslına bakarsanız kabul edilmek ne demek onu da bilmiyorum 🙂 Tek yapmaya çalıştığım şey, insanlardan farklı olmamak, onlar gibi olmak, varlığımla onlara rahatsızlılık vermemekti. Ama nedense hep durgun bir su birikintisinde, boyunu aşan yüzeyi delip geçmiş bir yosun gibi dımdızlak ortada kalırdım. Bunu mu isterdim, aslında böyle mi olmaktı derdim, emin değilim. Fakat insanları rahatsız ettiğimi biliyorum. Kesinlikle bir sıkıntı vardı bende, bir rahatsızlık. Onları endişelendiriyordum. Sanırım kafamdan neler geçtiğini görüyorlardı 🙂 Şeffaf bir kellem olsa gerek. Lise yıllarımda etrafımdaki insanlardan biri olamayacağımı anladım, o yüzden iyice içime kapandım. Okuyordum epey bir. Okudukça, bir şeyler öğrendikçe, sorularımın sayısı kabardı, kabardıkça kendimce cevaplar uydurmaya başladım. Cevaplar elbette beni tatmin etmiyordu. Hırçın, huysuz, çirkin bir insan olmuştum ve nedense hiçbir şeye inanasım gelmiyordu. Suçluluk duygumun en üst seviyeye çıkmaya meylettiği yıllardır bunlar. Bir insan içine ne kadar çok kapanırsa o kadar hayalci oluyor. Düşünmekten başka hiçbir şey yapmıyordum artık, son derece saçmaydı elbette; ama o kadar genç bir yaşta, yaptığınız her şey sanki tüm insanoğlu içinde ilk defa sizin tarafınızdan tecrübe edilmiş gibi geliyor, kendinizi kuvvetli ve farklı hissediyorsunuz 🙂

Filmlerin yerini kitaplar aldı; lise son sınıfa doğru da kitaplar test kitaplarına dönüştü. Elbette onlarca ayrıntıyı atladım… Bir önemi yok. İlerde o detayları anlatacak çocuklarım olsa bile, büyük ihtimalle doğru düzgün hatırlayamadığımdan baya farklı versiyonlarda anlatacağım; özellikle sonraki yıllarda kazandığım bilgilerin ve tecrübelerin o versiyonları her anlatışımda farklılaştıracağı ortadayken. O yüzden çok da önemi yok detayların.

Hafiften toparlayayım. Bugün “Unforgiven“ı izledim. Clint Eastwood katıksız bir Cumhuriyetçi olsa da severim, ne düşündüğünden çok onu ekrandan izlediklerimden ve ekran için yaptıklarından ötürü kanaatimce. Uzun yıllar sonra tekrar izledim bu filmi, sayı kaç oldu bilmiyorum. İşte burada birkaç link vereceğim; neden mi, sebebi basit: detaylar. Her ne kadar yukarıda detaylar önemli değil desem de, gayet önemliler. Sizi siz yapan ya da sizi siz olmaktan alıkoyan şey her zaman detaylar olacak ve sizi neden rahatsız ettiğimi de biliyorum (en azından sonraki yıllarda öğrendim) o detayları birleştirmedeki becerim ve sizin bile kendinizden saklamak istediğiniz şeyleri görebilmem(Savım bu yönde; olmayabilir; ama değil). Eğer bunu daha önceden bilseydim, birçok şeyi farklı yapardım kanaatimce, birçok insanı korkutmazdım 🙂 Öcüüüüüü, eheeeeehee.

Kemal Sunal… Postacı... Eğer bunu okuyan birileri varsa, bu filmi izlememişlerse mutlaka izlesinler; hatta bununla yetinmeyip ne kadar tanıdığı insan evladı varsa da izlettirsinler. Kesin bilgi 🙂

Şimdi detaya geleyim: Yedi Bela Hüsnü. Oradaki kapışma sahnesinde şu çalıyordu. Ona geçmeden önce, orjinalinden önce mi izlemiştim bu filmi, yoksa ilk burada mı duymuştum emin değilim. Ama çok ilginçtir ki, öyle bir yakalamıştı ki beni, pehhh, pehh.

Ve şimdi de efsane bir filmden geliyor (Sahneyi bulamadım; ama hatırladığım kadarıyla sonlara doğru olmalı; arada bir yer de de geçiyor olabilir ekstradan)

Tabii o zamanlar teknoloji sınırlı, yıllarca bu tınıyı duymayı ne denli beklemişimdir kim bilir! Aynı şey Excalibur filminde de olmuştu; hatta aynı şey şunu dinlediğimde de olmuştu ve tabii ki o kadar küçüktüm ki, ne kim diye bakmıştım, sadece tını aklımda kalmıştı; ta ki üniversitede tekrar dinleyene kadar, bulana kadar. Pehhhh, insan bazı şeyler için, bazı şeyleri hak etmek için hakikaten epey beklemeli.

Sözün özü güzel insanlar, her ne kadar elimizdeki tek değerli şey zaman olsa da, bazı şeyler için hiç olmayacak gibi beklemek lazım.

Şimdilik çavvv

Aslında tekrar işbaşı yaptığımı yazmak için yazacaktım bir şeyler :); neredeyse 1.5 aydır pek bir şey yapmadım ve artık yapmam gereken onlarca şey var. Video olaylarına da geri döneceğim, hatta bazılarında yakışıklı suratımı da göstereceğim artık; insanlar ellerimi sevmedi, belki de yüzümü sever 🙂 ahhhaaaaa.

Sevgilerimle

Reklamlar
Bu yazı Yazılar Çiziler içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s