17’nci WPC ve TBT Bölüm 2

Bölüm 1 için TIKLAYIN

BİNİŞ 

Biniş kısmının anlatmaya değer bir durumu yoktu aslında. Ama Gülçe, Barış’ın Alman turiste yaptığı yardımı hatırlatınca, bunu belirtmemiz gerekiyordu. Adam ilk defa bir dünya şampiyonasına gidiyordu, hoş işi gereği çoğu kereler yurt dışında bulunmuş ama, sonuçta yardım etmeyebilirdi. Fakat, uçağını kaçırmakta olan Alman turiste yardım etmek için bilet kontrolünü filan bir kenara, çantasını da bize bıraktı; oradan oraya koşturdu turistle, sonrasında uçağa alınmasını sağlayamamıştı; ama kendisine yakışır bir hareketle turiste en güzel ev sahipliği örneğini sergilemişti samimi olarak. Belarus’ta kendisinden, elinde bulunan soruları cd de verip vermeyeceğini soran Hintli için de seferber olmuş, “Türk Beyin Takımı’ndan” ibaresinin yazılı olduğu zarfla soruları vermişti. Halbuki ben, o kadar sorun çıkardım her şeyi vermemesi hususunda. Burada gördük ki Barış insani tarafıyla şampiyona 1.si olmuştur.

İNİŞ ve YERLEŞİK HAYATA GEÇİŞ

Külüstür bir yere indik. İlk intiba Sovyetlerden kalma bir havaalanı olduğu yönündeydi. Hakikaten Anadoludaki şehirlerde daha güzel hava limanları vardı. Pasaport kontrolünden sonra bizi otele götürecek arkadaşı, Maktosch Chaecarksk’i bulduk. Elinde WPC logosu bulunan karton parçasıyla bizi bekliyordu. Dolmuşa yerleştikten sonra boş kalan koltuklara gelecek diğer misafirleri bekledik. Bir 20 dakika kadar sonra Hintliler geldi. Oturma düzeni şu şekildeydi. Bu ufak ayrıntıları vermemin sebebi satırları doldurmaktan ziyade zihni gelişmişliğimin ne kadar ileri seviyede olduğunu gösterme çabasıdır. Anlayışla karşılanmalıdır.

Giden dolmuş/duran dolmuş fark etmez göz önüne alınarak sol üst köşeden sağ alta doğru oturma düzeni: Maktosch, Hintli 1, Barış, Volkan, Gülçe, Bendeniz, 2. ve 3. Hintli(neredeyse kucak kucağaydılar), Salih ve Murat.

40- 45 dakikadan sonra şehrin merkezine vardık. Hava limanı şehir dışındaydı, etrafta kahverengiye boyanmış ağaçlardan ve Heidi çizgi filmindeki Alman köyü çatılı evlerinden başka bir şey yoktu. Aslında her yer o kadar düzdü ki… Herhangi bir yamukluk, yükselti, eğrelti bulmaya çalışmak samanlıkta iğne aramaktan farksızdı. Özellikle İstanbul’da ikamet edenler için herhangi bir yokuş tırmanmadan ya da yokuşu inmeden bir yerlere ulaşmak pek olası değildir. Oysa orası, düzdü, yoğurdun üzerinde oluşan kaymak tabakası kadar hem de.

Otele varana kadar çeşit çeşit binaları, yapıları, eserleri müşahede ettik. Bizim için mimari kültürümüzü arttırma açısından hoş bir otele gidiş oldu. Otelimiz bir dikdörtgenler prizmasının koca bir dev tarafından ikiye bölünmek istenmesi; ama gücünün yetmeyip dikey olarak sadece ikiye bükebilmesi ile oluşan şekle sahip bir yapıda idi. Giriş heyecanlı değildi. Dahası otelin girişi, misafirlerini sıcak bir neşeyle karşılamıyordu. Lobiye yöneldik. Amanın bir baktım ki bizim köyden ilkokul arkadaşım Münir lobide. İlk başta beni tanımadı. Ben de durumu bozuntuya vermedim. İngilizcesi akıcıydı; ama buram buram bizim köyün şivesi kokuyordu. Pasaportların üzerindeki Ay Yıldızı görünce Türkiye’den misiniz diye sordu? İşte tam beklediğim an deyip, Serkan 4B 58 dedim, gözleri parladı, Münir 4B 20 diye karşılık verdi. Oturduğu yerden kalkıp bana bir sarılışı vardı, görülmeye değerdi. Tunay’ın o anda orada olamaması üzücüydü. Bu anı mutlaka bir kareye hapsederdi. Sağlık olsun. Tabii ki giriş işlerimiz hemencecik halledildi. İnsanın tanıdığının olması ne kadar güzel bir şey.

Münir’le akşam buluşmak üzere odalarımıza çekilecektik ki, Vada’nın yardımcılarından olan Andrey Bogdanov (bu kişiden yazının ilerleyen kısımlarında Anda diye bahsedeceğiz) kayıt olup olmadığımızı sordu. Hep bir ağızdan hayır dedik. Bu da iyi bir şeydi aslında. Bence bu soru hileliydi. Organizatörlerin gelen takımların takım  bilincini ne kadar oturttuklarını ölçmek için kullanılan bir nevi Rus tartısıydı. Kayıt bölümüne doğru ilerledik. Bir çanta dolusu hediye verildi daha önceden size Prag’ta anlattıklarıma benzer. Her birini saymaya burada gerek yok. Daha sonrasında akşam yemeğinde buluşulmak üzere odalara çekilindi. Ben de fırsattan istifade Münir’le hasret giderecektim.

Her katta bir hizmetli kadın var. Günden iki kadın bekliyor katları. Biri gece, biri gündüz. Bu kadınların görevi odaları temizleyecek kadınları organize etmek, odalara girip çıkanları denetlemek, otele ilk girişte anahtarları teslim etmek ve son çıkışta havluları, askıları vb araç gereci sayıp tam sayıdan emin olduktan sonra anahtarları teslim almak. Otel odaları lüküs falan değildi. En azından bizim gördüklerimiz. Şirince olmasına dikkat edilmiş gibi bir hava vardı ya da belki biraz masalsı.

Akşam yemeği giriş kattaki yemek salonunda verildi. Sonradan yemekler 22. kata taşındı. İlk gün açılış ve ufak çaplı yemek burada gerçekleştirildi. Vada yemeğin sonlarına doğru eline mikrofunu alıp bir şeyler mırıldandı, başta da mırıldanmış davay yemek yiyin gari demişti. Sonlara doğru da harf sıralamasına göre her ülkenin kaptanını kürsüye çağırdı ki, kendi ülke takımlarının üyelerini bir bir saysınlar. Bizimkiler burada bu iş bu kadar kolay olmamalı bunu bir bulmacaya dönüştürmeliyiz dediler. Bunu dediğim anda Volkan Hocamın kamp esnasında beyin takımı üyelerinin gerilen beyinciklerini gevşetmek için kullandığı yöntem esasından sorduğu sorulardan birini eklemek istiyorum. Bir köy varmış, bu köyün etrafında 3 tepe. Bu tepelerin isimleri Kel Tepe, Keltoş Tepe ve Kelaynak Tepe… Gel zaman git zaman uzun yıllardan sonra, bu tepelerin isimlerinin neye göre verildiğini bilen eskilerin toprak olmasıyla birlikte o memlekete gelen turistlere tepeler rehber eşliğinde gezdirilir olmuş. Sonra çıkıntı turistlerden biri, tamam anladık da burada hiç kelaynak yok neden acaba buranın ismi kelaynaktır demiş. Bak kerataya! Len terbiyesiz misafir bu birinin evine gidip senin annenin ismi neden Margaret diye sormak gibi bir şey. Fakat bu sorudan sonra köy meclisi toplanıp hakkaten lan burasının adı neden kelaynak deyip tepenin adını değiştirmeye karar vermişler, sizce yeni adı ne olmuş?

Bizim Volkan Hocamızın sahneye fırlayıp tüm içtenliğiyle hello everbody I’m Volkan, Turkey team is there, Mehmet Murat Sevim, Salih Alan, Gülçe Özkütük, Barış Çakmak deyip yerine oturmasıyla bulmaca sorulmuş oldu. Diğer takımlardaki üyelerin isimleri kaptanları tarafından telaffuz edildiğinde her takım üyesi o isim bana ait deyip ayaklanıyordu. Oysa bizim takım bunu yapmadı, çünkü kim kimdir böyle bilinmesin kolayca, araştırılsın bulunsun istendi. Takım tarafından alınmış bir karardı bu da.

Münir’in yanına gittim bir ara. Zulada Türkiye’den getirdiği çayı varmış, demliği de cabası. Çayımızı yudumladık ve koyu bir sohbetin ardından ertesi gün otelden ayrılacağını güneye kayacağını burada sezonun bittiğini söyledi. Bari Şampiyona boyunca kalsaydın dedim; ama çok önceden gideceği yeri hazırlamış, adamlara haber vermiş. Tabii ki bana ülke hakkında tüyolar verdiği aşikardır. Helalleştik, anama babama selam götür dedi, baaaşım üstüne dedim.

Böylece geliş günü sonlandı. İnsanlar odalarına çekildi, hayat devam etti. Tabii ki Ferhat, Kamer ve Tunay ile karşılaştığımız, yemekte birlikte olduğumuz bilinmelidir.

-giriş sonu-

ERTESİ GÜN

“STARVING IN FOLK STYLE” (DUT Kİ KARNIM ACIKTI)

Yemekler, kahvaltı da dahil bizim damak tadımıza uygun değil. O sabah 22. kata çıktık, bir masaya yerleştik. Prag’ta da böyleydi; ama en azından orada sürekli pasta veriyorlardı ve meyve, biz de bunlarla şişiriyorduk mideleri. Fakat maalesef burada işler hiç de öyle olmadı. Ama Allah’tan bu adamlarda bir çay kültürü var. Çaya da çay diyorlar bu arada. Sallama çay olsa da çay çaydır. Kahvaltıda ekmek yedik, gözümüze hoş görünen pastalardan yedik, bazı arkadaşlar rengi kaçmış yumurtalardan yedi vb.

O gün otelin bir uygulaması, misafirlerine hizmeti olarak “Dudutki Gezintisi” sunmaktı. Saat 11 gibi takım fotoğraflarının çekiminden sonra buz gibi havanın hüküm sürdüğü otel önündeydik. Bir nebze olsun tarif etmek gerekirse şöyledir. Otelin 22-24 katlı olduğu, ön yüzünün baktığı tarafta adı sanı belli olmayan bir nehrin aktığı, bu nehrin düz bir parkın içinden geçtiği, geceleri erkekli dişili grupların ısınmak için votka vb tükettiği bir manzara tahayyül edilebilir. 3 tane eskilerden kalma otobüs vardı. Biz yeşil olanına bindik. Otobüslere binildikten sonra yetkililer yoklama alma gereği duydular. İsimlerimizin yazılı olduğu listeler koltuktan koltuğa dolaştırıldı. İsimlerini görenler yanlarına işaret koydular ya da imza attılar. Böylece gezintinin ilerleyen bölümlerinde aralar verilip tekrar toplanıldığında yapılan yoklamada kimlerin otobüste olduğu anlaşılabilecek, geri kalan olup olmadığı ortaya çıkacaktı. İlk durak nehrin bir göl oluşturduğu ve ortasındaki küçük bir adacıkta, Afgan savaşında hayatını kaybeden Belaruslular için yaptırılmış anıtın olduğu noktaydı. Otobüslerden inildi, hava keskin, nefesler beyazlaşıyordu. İhtiyarlamak böyle bir şey işte. Soğuk havada kemiklerde, sıcak havada ciğerlerde hissedilir. Her otobüsün bir rehberi vardı. Bizim rehberimiz 60’larına merdiven dayamış, bıyıklı, enine genişleyen başı, 1.80 civarlarında boyu, her fırsatta sigara içişiyle dertli Oleg’ti. Dertli diyorum, ters bir havası vardı adamın. Hem sevecen hem de sinirli, hem komik hem de aksi; huysuz; ama genel kanı sevilesi bir insan olduğu yönündeydi.

Küçük tahta köprüden grup grup geçildi. Böyle yapılmasının sebebi köprünün tüm ahalinin yükünü kaldırıp kaldıramayacağından emin olunmamasıymış. Tepesi yuvarlatılmış bir koni, koninin tepesinde bir haç, koninin yüzleri oluşturulmuş, o yüzlerde iki adam boyunda rahibe görünümlü üzgün hanımlar. Bunlar, yitip giden Belaruslular için yapılmış anıtta, onları hüzünle anan taştan heykellerdi. İçine girilebiliyordu bu koninin. Yukarıdan, tam tepeden aşağıya yirmi kadar çelik halat iniyor, bu halatlar küçük bir çocuğun ancak sığabileceği delikten aşağıya salınıyor ve dipteki su içinde yüzen paralarla birleşiyordu. Evet, ziyaretçiler o delikten aşağıya kağıt rubleler atıyorlarmış. Sonrasında ise bu koninin çaprazında duran melek heykeliydi. Melek yüzünü kapatmıştı. Rehberin melekle ilgili anlattığı kısmı kaçırdığımız için Kamer’in aktarımıyla: “ Meleğin yüzünü kapatmasının sebebi savaş esnasında yiten Belaruslu askerlere yardım edemediği için utanç içinde olmasıymış.” Dahası o sırada bizim gibi orayı gezen veletler vardı öğretmenleri eşliğinde. Benim baktığım sırada meleğin oradaydılar. Meleğe bir cinsel eleman kondurulmuştu. Yine söylenene göre bu eleman belirli zamanlarda boyanırmış sarardığından ötürü. Heykelin rengi siyahtı sanırım. Bu elemanter yükün sararmasının nedeni şuymuş: Yeni evlenen çiftler buraya gelir, gelin meleğin elemanter yüküne elini sürer böylece erkek evlatlarının olmasını dilermiş. Tabii gelen geçen elleye elleye sararıyor, sonrasında boyanıyormuş. Meleğin bulunduğu kısmın hemen önünde küçük bir havuz vardı ve içinde kağıttan rubleler yüzüyordu.

Melekler

Foto by Gülçe

Otobüslere dönüldü. July adlı 140 kilo civarlarında İngilizcesi akıcı hanım ilk hangi otobüste başladıysanız yolculuğa gezintinin sonunda da o otobüste olmalısınız, yoksa taş olursunuz taş dedi. Tamam dedik biz de ve gezinti tekrardan başladı. Şehir merkezine yöneldi otobüsler. Rehber sağınızda şu bina var, şu zamanda şunun tarafından yapıldı, solunuzda şu bina var, adı şudur, mesleği budur şeklinde rehberlik vazifesini yerine getiriyor, arada da bizi neşelendirmek için fıkralar anlatıyordu. Misal kayıt altına alınan fıkralardan birinde şunu söylüyordu: “ Ülkemizde kadınlar erkeklerden daha çok yaşarlar. Bizim emeklilik yaşımız 62 iken onların emeklilik yaşı 55(sanırım) dir. Biz emekli olduktan sonraki beş sene içinde göçer gideriz. Bilir misiniz burada kadınların daha çok yaşamasının nedenini? Çünkü kadınların bizimki gibi karıları yoktur.” Bu fıkrayı karısının sevmediğini ama kendisinin favorilerinden biri olduğunu da aktardı Oleg.

Bağımsızlık caddesinden geçildi, oradan leninin heykelinin bulunduğu meydana gelindi ve duruldu. Orada da bazı anlatımlar yapılacaktı. lenin’in heykelini neden kaldırmadıklarını anlattı, o meydanın hemen ilerisindeki kiliseye gidildi, o yapının kimler tarafından yapıldığını da ekledi. Hava hala soğuktu, sonra da tavuklar gibi otobüslere üşüşüldü.

Artık Dudutki’ye giden yol açılmıştı. Oleg hâlâ anlatıyordu. Misalen Kennedy’i vuran L. Ozvalt’ın Rusya tarafından sürüldükten sonra Minsk’te yerleştiğini, hatta evi de gösterdi, burada Maria isminde bir kadınla evlendiğini, sonradan gidip amerikan başkanını vurduğunu, karısının uzun zamandır amerika’da yaşadığını, birkaç kez Minsk’e geldiğini, sonradan bir daha gelmediğini anlattı. Artık şehir içindeki son binalarımızı izliyorduk. Bir yerde ilerde göreceğiniz binalar KGB’ye aittir, lütfen fotoğraf çekmeyin diye ikaz etti. Sanırım binaların rengi sarıydı. Fakat içimizden biri bu uyarıyı dikkate almadı. Sarı binaları iki adım kadar geçmiştik ki, yolumuz kesildi üniformalılar tarafından. Askerler Oleg’le sert biçimde konuştuktan sonra Oleg, içinizden biri fotoğraf çekmiş, lütfen makinasını getirsin, sadece görüntüleri silecekler, herhangi bir şey olmayacak dedi. Ama kimse hiçbir şey getirmedi, kimse üstlenmedi fotoğraf çektiğini. Askerler otobüsten indiler, onların ardından iri kıyım bir subay girdi içeri. Doğrudan bizim oturduğumuz tarafa yöneldi. Gülçe’nin çekmediğine emindim. Ama eğer ben başka tarafa bakarken çekmişse fotoğraf makinası benim diyecek ve kahramanca onu koruyacak, Rusların bana yapacağı tüm işkencelere ve suçlamalara göğüs gerecektim. Tunay’ın oturduğu koltukta durdu subay, dik dik baktı, o anda söyleyeceklerini anlamak için Rusça bilmeye gerek yoktu. Sen, benimle geliyorsun dedi, ayağa kalkmasını söyledi. Oleg müdahele etmek istedi; ama subay sert ve kesin bir tonda sen sus ihtiyar dedi. Tunay kalktı, subayla birlikte otobüsten indiler. Bizimkiler bir şeyler yapmak istedi; ama Oleg hiçbir çaresi olmadığını, umalım ki Tunay’ı bir daha görebilin dedikten sonra otobüs hareket etti. Hepimiz şok içindeydik. Acaba Konsolosluğu mu aramalıydık?

[Bölüm 2 Sonu]

Bölüm 3 için TIKLAYIN

Reklamlar
Bu yazı Türk Beyin Takımı, Yazılar Çiziler içinde yayınlandı ve , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s