17’nci WPC ve TBT Bölüm 4

Bölüm 3 için DIKLAYINIZ

kafile

Foto by Y

Romen rakamıyla beşinci bölüm “False Part” dı. Bölümdeki tüm sorularda verilen ipuçları yanlıştı, ya bir eksik ya da bir fazla olmaları gerekiyordu soruların çözülebilmesi için. Bu bölüm de önceden hazırlık amacıyla Murat tarafından hazırlanmıştı. İnsan merak etmiyor değil. Ben çoğu şeyi yanlış anlarım. Hastalık oldu bu bende. Eğer ki bu bölümde yarışıyor olsaydım sanırım en verimli olacağım bölüm diye düşünmekteyim. Adı üstünde yanlış bölüm, büyük ihtimalle ben de yanlış anlayacaktım; böylece iki yanlış bir doğru ederden doğruya varacaktım. Neyse, bu bölümde tek bitiren Ulrich’ti tüm soruları. Bu arada belirtmem gerekir ki dünya ikincisi olan Murat Sevim’in dünya birincisi Ulrich’le yaptığı söyleşi, Ferhat’ın dediğine göre bugün (9 kasım) çıkacak olan Sabah Gazetesi’nde yer alacakmış. Yeri gelmişken – ki bu bölümle de ilgili- size birkaç insani manzara anlatmak istiyorum. Son derece iyi gözlemci ve deneyci, lab ortamına girerken inançlarım dahil her şeyimi bir elbise gibi askıya asabilen bir adam olduğum için, ne kadar nesnel olduğum ortadadır. Bu bölümle ilgili olan insani kısımdan başlayıp diğerlerine geçeyim. [Bu kısım atılmıştır insanları rencide etmemek için.]

Yarışmaları salonda izlediğim süre zarfınca, bizim takım üyelerinden başkalarını da izledim. Bir de berberde uzun saatler bekleme tecrübem de olduğu için hiç sıkılmadan uzun saatler boyunca ayaklarımın tepesinde insanları gözetledim. Bu insanlardan biri play ufa da kalan Fransız erkek arkadaştı. Bu adamı ben Prag’ta da izlemiştim. Adam bir garipti soru çözerken. Sürekli kendini paralıyordu. Demek ki adamın stili buymuş, aynı şeyleri burada da yaptı. Bu arkadaş Thomas’ın yanında oturuyordu. Yarışmacıların aralarında paravan gibi bir karton parçasının olduğunu söylemiştim. Bu adam arada Thomas’ın tarafına bakıyor ve yüzüne … bir küçük gören ifade yapıştırıyordu. Sen de a… mısın be, sen de çözücü müsün gibilerinden. Tükenmez kalemle çözüyor, yanlış yaptıktan sonra daksilini sallıyor, sonra da siliyordu. Bazen deliriyor, elindeki kalemi fırlatıyordu. Tatmin olmayınca aynı kalemi tekrar alıyor ve tekrar fırlatıyordu. Kafasını ellerinin arasına alıyor, bir süre bu şekilde kalıyor, ofluyor tıslıyor ve tekrar başlıyordu. Sonra yine kızıyor, bir yerlere vurmak istiyor, kalemi sıraya çarpıyordu. Bir bölümde, sanırım Crypto isimli bölümdeydi. Sol tarafı izliyordum, birden tookkk diye bir ses geldi. Bu arkadaşın tarafına baktım. Herifçioğlu kafasına öyle sert vurmuş ki o ses bu elemanın Fransız kafasından çıkmış. Bu adam arada salonda gezinmekte olan organizatörlerden Olga’ya bir şeyler söylüyor, kadın oralı olmayınca tekrar bir şeyler söylüyor, sonra da önündeki sorulara dönüyordu. Böyle ilginç bir herifti, sonra da eleme turlarına kaldı işte. Orda da m…ça hareketler yaptı. Sanırım bu adam en delice soru çözen adam olarak seçilebilir. Bir diğer anlatacağımız zatı muhterem Hırvat kadındır. Bu kadını da Prag’ta izleme şansı bulmuştum. Beni en çok eğlendiren şahıstır bu kadın. Kadının suratı soru çözerken ağlamaklı oluyor. Evet garip ama öyle oluyor. Sanki dokunsalar ağlayacak. Büyük ihtimalle beyin kıvrımlarıyla birlikte yüz hatları da gerginleşiyor, yüzü kontrolden çıkıyor ve çeşit çeşit ifadeler kaplıyor. Biri bu kadının suratını çekmeli ve yarışmadan sonra kendisine göstermeli. Belki biraz kızacaktır ama sonrasında o da eğlenecektir. Buradan sakın insanları küçük görüyorum gibi gözükmesin. Öyle bir amacım yok, böyle yapıp da kendimi tatmin ediyor da değilim. Ben sadece gördüklerimi söylüyorum. Hem bu insanların bu şekilde davranmalarının tek ve mantıklı bir sebebi olabilir, ki o da aşırı konsantre olmaktır.

Evet beyler ve bayanlar bir sonraki bölüm “Giant” isimli devasa hacimdeki sorulardan oluşan bölümdü. Bu bölümdeki sorulardan “pills” sorusu için daha önceden bir soru hazırladım. Amaç da en yüksek puana sahip olan bu soru hakkında bu hacimdeyken neler yapılabilir diye bakmaktı. Hazırladığım soruyu Salih 11 dakika, Murat 8 dakika, Gülçe 16 dakika, Barış da 18 dakika civarında sürelerde çözdüler. Pek deneme içermeyen, akıl yürütme yoluyla güzel hamlelerle çözülen bir soru hazırlamıştım. Ama Salih’in dediğine göre denenecek güzel bir yer bulmuş ve oradan yardırmış. Bu yüzden bu soru için varılan karar yarışma esnasında güzel bir yerden güzel denemelerle neticeye erişmekti. Bu bölüm 1 saatti 5 tane soru vardı. Hepsi 17×17 ebatlarındaydı. Gülçe’yle de kendi aramızda konuşmuştuk. Bölümün toplam puanı 200 idi, 120 puan civarında bir puan aldığında elemelere kalmak için her şey daha güzel olacak tarzında. Ama sorular çetin ceviz çıktılar, bu bölümde en iyi yapan 150 puan alan(sanırım bazı denemeleri tuttu erkenden bu arkadaşın) m… Fransızdır. Bir diğer en iyi Macar Zoltan Horvath’tı, o da 150 puan almıştı. Ulrich bu bölümden 23 puan (köşe kapmaca sadece), Murat da 61 puan aldı. Ama Murat çok küçük bir hatadan 42 puanlık sorusu patladığı için bu puanı almıştı. Bir de bu bölümle alakalı şunu görüyoruz. İyi çözen adamlar deneme yanılma yapmada da iyidirler. Ama işin içine deneme girince şans faktörü de girer. Puanlamaya ve sıralamaya baktığımızda 42. sıradaki Matthias isimli Avusturyalı arkadaş 103 puan almış. Adam şampiyonu 5’e katlamış neredeyse. Buradan ne gibi bir sonuca varıyoruz, bir yerde delicesine sıkmış ve tutmuş. Böyle bolca deneme gerektiren ya da deneme gerektirmese bile gidilecek yolun hemen bulunamaması şeklinde sorularda iyi çözenler dumur oluyorlar bir miktar.

Bu bölümün de nihayete ermesiyle ilk günün bölümleri sona ermiş oldu. O zamana kadar açıklanan bir bölüm yoktu. Ferhat ve Kamer yukarıda 1907 nolu odada soru okunmasına yardım ediyordu. Bölümler bittikten sonra ben de çıktım yukarıya. Akşam için bir yerlere gidilecekti yemek için. Kaç gündür açtık, artık midemize girebilecek bir şeylere hasrettik. Bir saat için sözleşildi, maalesef Ferhat’ı arkada bırakarak 0.5 isimli mekana yemek yemeye gittik.

TUNAY’IN KABUSU

Yemeğe gitmeden önce soru kontrolleri için Ferhat Kamer ve diğerlerine yardım etmek için 1907 numaralı odaya çıktığım zaman Ferhat’ın heyecanının nedenini sorduğumda ondan öğrendim. Yarışmanın ilk günkü son bölümü koşulurken Tunay çıkagelmiş. Herhangi bir şeyi yokmuş ve ruhi ve bedeni durumu gayet iyiymiş. Hatta Ferhat mutlu bile göründüğünü söylüyordu. Tunay’ın başından geçenleri 0.5 uçlu yerde öğrendik. Ondan dinlediklerimi size aktarmayı kendime vazife bilirim:

“ Beni otobüsten aldıklarında sizin de adamlara girmediğinizi görünce açıkcası arkadaşlar çok içerledim.” Bunu söylediğinde durumu kurtarmaya, yarışmanın ve Türk Beyin Takımı’nın kaderini menfi yönden etkileyeceğimizi bu yüzden aşırı bir davranışa girişmek istemediğimizi, yoksa KGB falan dinlemeyip onları oracıkta haşat edeceğimizi söyledik. Pek inandırıcı olmayınca bendeniz Gassarayın yurtdışı deplasmanlarından güleç yüzle ayrıldığı zamanlardan dem vurdum ki sonuçta biz de deplasmandaydık ve KGBlileri evlerinde yenilgiye uğratabilirdik. Tunay ufaktan gülümseyip devam etti:

“ Tüm hayatım gözlerimin önünde geçmedi desem yalan olur. Beni otobüsten indiren Beyaz rus eleman zaten sizin de gördüğünüz gibi izbanduttu. Hele bir sahne vardı ki, cidden az sonra idam edileceğimi zannettim. Ben adamın mengene gibi elleri arasında binaya doğru götürülürken hepinizin pencerelerden bana elveda der gibi bakması, işte orada tamam dedim, bunun gidişi var ama dönüşü yok. Girişte üzerimi aradılar. Kapıda bekleyen askerin yüzünde öyle bir gülümseme vardı ki, Allah sonumuzu hayretsin dedim. İriyarı subay beni iki askere teslim etti. Sağlı sollu geçtiler iki tarafıma ve gel der gibi sürüklediler beni de yanlarında. Karanlık koridorlardan sonra bir ara pencereden yeşil bir alan gördüm. Sanırım avluydu, ve ağaçlarla bezeli güzel bir atmosferi vardı. Tabii bunu sonradan öğrendim (Nasıl öğrendiğini sonra anlattı.) Yeşil renkli eski tahta bir kapıdan geçtik. Koridor bir miktar küçüldü sanırım. Çünkü tavan neredeyse tepeme çökecekti. Demir, gri olabilir, bir kapıdan içeri soktular beni, askerlerden biri Rusça bir şey emretti. Şunu yap ya da burada bekleyeceksin, ya da öl lan şimdi gibi bir şeydi, tam emin değilim. Kapıyı sürgülediler ve çekip gittiler. Filmlerdeki sahneler aklıma geldi. Odanın kuytu karanlık köşesinde yıllardır çürümeye yüz tutmuş adam bana seslenecek, ben kırk senedir burdayım sana da aynı şey olacak gibi. Ama olmadı. Gözlerim karanlığa alıştıktan sonra, aslında karanlık olmadığını fark ettim. Sanırım bir ara tansiyonum düştü, gözlerim karardı. Aydınlık da sayılmazdı ama odadakileri seçebiliyordum. Sandalyeden başka hiçbir şey yoktu. Ne bir masa, yatak, dolap, hacetlik; ne bir pencere… Hiçbir şey. İnsan korkuyor. Korku garip bir şey. En olmayacak yerinizden kıskıvrak yakalıyor, sonrada o duvar senin bu duvar benim vuruyor. Ta ki siz sersemleyip ona alışana kadar. Bana da olan buydu. Sandalyeye oturmaktan başka çare yoktu. Oturdum ve düşünmeye başladım. Buraya kapatılan her insan evladı gibi ne kadar tutacaklarını, yemek verip vermeyeceklerini, hatta bir ara güzel bir yemek olsa ne güzel olur bile dedim. Türkiye’de televizyonlara haber malzemesi olacağımı, bizimkilerin ne kadar endişeleneceğini; hükümetin beni buradan kurtarmak için diplomatik girişimlerde bulunacağını… Eften püften kemikli ya da kemiksiz ne kadar düşünce varsa insanın aklına geliyor. Bu da çıldırmaya giden ilk yol aslında. Düşünce sağanağı… Bir yerde dur demek lazım; ama nasıl dersiniz. Bir oda, ardına kadar kapalı demir kapı, dilini bile bilmediğiniz insanlar sırf fotoğraf çektiniz diye sizi kapatmışlar, nasıl anlaşacaksınız bu adamlarla? Mümkün değil. Ve bir ışık yandı zihnimde. Beni izliyor olmalıydılar. Bu adamlar sonuçta ajan insanlar. Acan acan, nerde kaldı bu can… Ne diyorum değil mi, bu o anların hatırası bana. Ömrüm boyunca kalacaklar zannedersem. İyi ve sakin hareket edersem belki de beni salıverirler diye düşündüm. Filmlerde hapishanede ilk gününü geçirenleri dikkatle izlerlermiş ya. Ağlayacak mı sızlayacak mı, yoksa oturup sakince duracak mı diye. İşte sakince oturdum ben de, rahatlattı beni. Hatta o kadar rahatladım ki gençlik yıllarımda okuduğum kitaplar aklıma gelmeye başladı. Ne de olsa engelleyecek bir şey de yoktu. Victor Hugo’nun “Bir Mahkumun Son Günü”… Adam ne kadar da doğru anlatmış dedim. Kahraman ölüm mahkumu idi ve idamını bekliyordu küçük bir hücrede. Benim ne farkım var dedim, yine o korku illeti sardı etrafımı. Saatler bu şekilde geçti, her dakika oda daha küçüldü, büyüdü… Birileri benimle dalga geçiyor gibi geldi, şakaydı ya da rüyaydı. İnanması zor oluyor.”

Ağzımız açık onu dinliyorduk. Bir ara acaba söyledikleri gerçek mi diye düşündüm. Neden olmasın dedim, neden yalan söylesin? Gözlerinden anlaşılıyordu, hatta bir ara gözlerinde o odada bulunduğunu söylediği sandalyeyi bile gördüm. Ya da hakikaten o sandalye orada idi. Neyse, devam ediyordu anlatmaya:

“ Ayak sesleri, ve akabinde ağızlardan çıkan Rusça kelimeler işittim. İki farklı ses vardı. Kapıya geldiler, durdular ve açtılar. Beni bu odaya getiren iki askerdi. Yine içlerinden biri emretti bana, gel diyordu sanırım, ya da kal. Ama onlara gitmek daha uygun olur diye kapıya, bulundukları tarafa ilerledim. Kollarımdan tuttular, kapıyı açık bırakıp geldiğimiz yoldan geriye yollandık. Herhalde serbest bırakacaklar diye düşünürken bambaşka koridorlara saptık. Askeri üniforma içindekileri görüyordum her yerde. Bazıları beni süzüyor ve sanırım acıyorlardı. Ya da ben o şekilde anlıyordum bakışlarından. Bir ara bağırış duydum. Duymuş olmam lazım. Çünkü düşündüğüm ilk şey işkence odasına götürülüyorum oldu. 1 saat kadar yürüdük. Emin değilim aslında, ne saatim vardı ne de ona benzer bir şey. Bana çok uzun gelmiş de olabilir. Düşününce bina içinde nasıl olur da 1 saat yürünebilir? Herhalde bana çok uzun geldi zaman. Bir kapıya geldik ve durakladık. Askerlerden biri kapıyı iki kere kısa 2 defa da uzun olmak üzere beş defa çaldı. Beşinciyi duymadım ben, ama beş olduğuna eminim. İçerden gel dendi sanırım ki biz içeri girdik. Askerler selamlarını verdikten sonra, odaya girdiğimizde sırtı bize dönük koltuktaki adam çıkın dedi. Yoksa askerler neden çıksın. Odada koltuktaki adamlar başbaşa kaldık. Odayı anlatacak değilim. Ama güzel bir odaydı. Koltuktaki adam İngilizce yaklaşın dedi, ben de yaklaştım. Oturun dedi oturdum. Hala sırtı bana dönük olduğu için herhalde çok çirkin bir adam ki yüzünü göstermeye çekiniyor dedim, ama öyle olmadığını sonrasında anladım. Bir şeylerle uğraşıyordu, arada kendi kendine konuşuyordu. Ben odada değildim sanki. Terbiyesiz herif. Almanca konuştu zannettim bir ara, ve ardından bir şayze geldi, bir şey fırlattı yere. Kitap gibi bir şeydi, ki sayfa seslerini duydum. Bir hareketle koltuğunu bana döndürdü. 35 yaşlarında mavi gözlü güzel de yüzü olan bir adamdı. Ayağa kalktı, demek sensin dedi bana. Ne ben miyim demeye kalmadan, sus işareti yaptı ve oda içinde gezinmeye başladı. Avı etrafında dönen akbabalar gibiydi. Bir süre dolandıktan sonra koltuğuna oturdu. Sustu ve birden konuşmaya başladı. Sanırım heyecanı seviyordu.

– Biliyor musun bu ülke çok sıkıcı. Bu kadar büyük bir bina içerisindeyiz ama bana sorarsan gereksiz. Neye yarıyor ki? Sadece büyük başka bir işlevi yok. Bu binayı kimin yaptığını biliyor musun?

Cevap verecek değildim elbet, zaten bana da sormamıştı soruyu, sadece söyleyeceğini pekiştirmek içindi.

– Ruslar yapmışlar. Ben de Rus sayılırım aslında. Hoş annem Alman ama, en azından babam Rus. Sen gel birbirini öldür, sonra da evlen çocuk sahibi ol. Bu Ruslar garip insanlar. Bir zamanlar sahip oldukları toprakların fazlalığına çok kaptırmışlar ki her yere büyük binalar yapmışlar. Misal bu bina, söyledim ya çok büyük. Sizi uyarmış olmaları lazım. Bu konuda çok titiz davranırız. Niçin çektiniz fotoğrafları?

İşte bu soru banaydı. Fotoğrafçıyım diyecektim; ama sorgulanıyordum ve hemen bir şeyler itiraf etmek mantıksızdı. Sadece çekmek istedim dedim.

– O zaman yanlış yapmışsınız bayım dedi. Burada fotoğraf çekenleri pek sevmezler. Özellikle de bu binanın. Siz turist olacaksınız bir de. Gelmeden önce insan gideceği ülke hakkında biraz malumat edinir. Ne yasaktır ne değildir öğrenir ki başına istemediği şeyler gelmesin. Sizin gibi kaç tane turisti içeri alıyoruz biliyor musunuz? Rakamı söylesem korkarsınız. O yüzden söylememek en güzeli. Gelelim size neden fotoğraf çektim demiştiniz? Sanırım işinizle bir alakası yok? Hem işiniz nedir ve hangi ülkeye mensupsunuz?

Sorularını takip etmekte zorlansam da Türkiye’den olduğumu söyledim. O demek Türksünüz dedi ve neden fotoğraf çektiğimi sordu. Sadece merak dedim, herhangi bir amacı yoktu, sadece çektim.

– Bence siz ayakkabı imal ediyorsunuz. Makinanızda bir sürü çizme resmi görmüşler. Herhalde bu kadar çizme meraklısı olduğunuza göre olsa olsa ayakkabıcısınızdır.

Yok daha neler be kardeşim, ne ayakkabısı demek istedim; ama denmemeliydi, hayır dedim, ben koordinatörüm.

– Demek aynı meslekteniz dedi gülerek.

Sanırım beni ajan zannetti. Ayvayı yedik hem de ne ayvayı.

– Ne koordine edersiniz? Misal ben insanları, ki bu insanlar da askerlerdir, onları koordine ederim. Bilmiyorum farkına vardınız mı ama buranın komutanı benim. Bu da benim büyük bir adam olduğumu gösterir. O yüzden beni uğraştırmadan hızlı hızlı cevap verin. Yoksa sizi teslim edeceğim subaylar benim kadar kibar olmazlar.

Nasıl anlatacağım aklıma gelmediği için yarışmalar düzenlediğimi söyledim. Dirseğini masaya koydu, yüzünü avuçlarının arasına aldı, bana doğru yaklaştı:

– Ne tür yarışmalar bunlar? En güzel ayakkabıyı kim yapacak mı? Ve ardından kendi söylediğine kahkahalarla güldü. Bense ne diyeceğimi şaşırmış, bu ukala herifin karşısında çaresizce neden yarışma düzenlerim dediğime hayıflanıyordum. Zeka yarışmaları dediğim anda ciddileşti.

– Ciddi misiniz?

Evet dedim, son derece ciddiyim. Onun da ciddi bir şekilde sorması rahatlattı beni.

– Biraz anlatın, dedi biraz emrivaki.

[Bölüm 4 Sonu]

Bölüm 5 için TIKLAYIN

Reklamlar
Bu yazı Türk Beyin Takımı, Yazılar Çiziler içinde yayınlandı ve , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s