Balgam, Ankara’da bir semt?

*Aris ve Efe için

Kendi hâlinde biriyim, öyle herhangi bir şeyde muhteşem değilim… Hani tasvir ederler ya, sıradan, ortalama biri, işte öyleyim. Düzenli bir işim var, düzenli bir eşim var; dedikleri gibi her şeyim düzenli. Evimizde koltukların yeri, tabakların yeri her şeyin yeri düzenli. Ne zaman bu düzen dışına çıkmaya çalışsam… Yok böyle anlatmayayım, çünkü yalan söylüyorum, hiçbir şey düzenli değil aslında. Şuradan anlatacağım:

İsmim Matuf, biliyorum biraz garip gelebilir; ama öyle. Babam bir miktar garip bir adammış söylenene göre. Söyledikleri diyorum, kendisi bizi ben 3 yaşındayken terk etmiş; sanırım çok da matuf bir aile olmadığına karar vermiş, emin değilim. Emin olduğum şey… Himm, şimdi düşündüm de herhangi bir şeyden emin değilim, size de yalan söylememek istemem.

Teyzemin yanında büyüdüm, annemden bir cümle bile bahsetmeyeceğim. Sorabilirsiniz; ama sormayın.

İlk şurada başladı… Sürekli üç nokta koyuyorum, ama size söz verdim; en azından bu anda ne size ne de kendime ihanet etmek istiyorum. O yüzden her şey doğru/gerçek olsun gibi bir amacım var. En azından bu sefer yalan söylemeyeyim, ne kendime ne de size. Çünkü zaten ne zaman başladı tam olarak hatırlamasam da, her şeyin sebebi yalan söylemek, avutmak…

Tamam buldum, nerede başladı. Bir gün, temmuzdu sanırım. Evimizde çok insan yaşamazdı, dahası evimiz demem de yanlış, benim de içinde bulunduğum evde bir tane yaşlı adam, bir tane küçük kız çocuğu, teyzem ve ben. Söylenene göre yaşlı adam teyzemin üvey babasıymış. Kötü bir adamdı, sürekli küfür eder ve sürekli pencereden bakardı. Bembeyaz bir yüzü ve mide bulandırıcı bir bakışı vardı. Neden o şekilde bakıyordu emin değilim. Teyzem ona ne kadar kızarsa kızsın, sigara içerdi, o kadar çok içerdi ki; bazen ne kadar karanlık olsa da beni sigara almaya gönderirdi, biterdi, bitmiş olurdu. Köpekler olurdu etrafta ya da sesler sokakta… Şimdi düşününce ne sesleriydi diye, köpek sesi olmayabilir. Bakın size son derece dürüst olacağıma söz verdim, çünkü son şansım bu. O yüzden emin olmadığım hiçbir şeyden bahsetmemeye gayret ediyorum… Yok gayret etmiyorum, emin olmadığım hiçbir şeyi yazmıyorum.

Bu arada sırası değil belki, yani sırası gelmedi henüz, çünkü daha yenice giriş yaptım; ama o yaşlı adam teyzemin üvey babası değilmiş. Değildi, sanırım bunu her zaman bililiyordum. Her zaman hissettim demek daha doğru. Fakat kendime öyle olmadığını söyledim. İşte kendime ilk defa yalan söylediğim zamandır bu. Gerçeği bilerek onun tam tersi hareket etmek ne demek bilir misiniz? Kendinizden başka hiç kimse yokken, ve siz kendinize bile yalan söylüyorken… Bir insan eğer kendisinin bile ona yalan söylediğini anlarsa, asla kimseye güvenemez. Çünkü kural budur: İlk önce kendisine inanmalıdır insan, eğer bunu yapamıyorsa onu sevenlere; eğer bu da yoksa onu sevme ihtimali olanlara. Sürekli sevgi dedim, lakin güven sevgiyle birlikte yürür, sonra koşar, sonra dinlenir ve bir yerde ölür. İşte siz bunu yapamazsanız, o zaman kendi mapusunuzda yalnız kalırsınız. Kendinizle kalmak, kendinizle sıkışıp kalmak ne biliyor musunuz..? İğrenç bir şey. Değersizliğin hayat bulmuş hâli, ete kemiğe bürünmüş şekli. Kendinizden iğrenirsiniz, nefret edersiniz; nefret etmemek için sözler verirsiniz… Lakin siz sebepsinizdir, kötülüğün sebebi. Bu şekilde görürsünüz kendinizi; ama böyle olmadığına inandırmak istersiniz. Mutlu olmak için çabalar, size kötü davrananlara bile iyi olursunuz. Tam tersini hissetseniz de, her şey… Himmm temmuz diyordum. Temmuzdan devam ediyorum.

Sıcaktı, bunaltıcı bir hava, yapış yapış. Hatta dışarıdaki sesler bile, bu yapış yapış olmaktan üzerine düşeni almış gibi, havada yayıldıkça yayılıyorlardı. Su içmek için aşağıya indim. Evimiz, yani ev, iki katlıydı. Tahta merdivenlerden inerken her zaman dikkatli olmaya çalışmışımdır. Çünkü merdivenler nasıl gıcırdardı belli değil! Sanki yaşlı bir adam, sıfırın altında bir derecede sokakta kalmış ve takma dişleri zangır zangır titriyor, birbirlerine vuruyor. Üst çene alt çeneye düşman olmuş, öyle bir çarpışma, öyle bir savaş alanı ki; kim kazanırsa kazansın yaşlı adam kaybedecek. Köşedeki testiyi aldığımda elime, yaşlı adamın sesini duydum.

“Gönder… Sana ne hem, senin çocuğun mu! Sevmiyorum, bana bakışlarını gördün mü?” Testiyi kenara koydum, ses çıkardı yoksa. Bir süre ses yoktu, sonra o yaşlı adam tıksırdı, büyük ihtimalle cebinde duran kareli mendili çıkardı ve balgam tükürdü. Birkaç defa şahit olmuştum, yeşile çalan iğrenç bir rengi var. Bir insan yaptıklarından ya da ondan çıkandan utanmalı. Ben dişlerimi fırçaladığımda, eğer lavaboda herhangi bir kalıntı kalmışsa elimle silerdim. Sonra elimi yıkamam gerekirdi; defalarca elimi yıkardım. Aklıma o yaşlı adamın balgamını lavaboya boşalttığı gelirdi… Tiksinirdim, hep tiksindim sanırım. O da benden tiksiniyordu.

Teyzemin sesini duydum sonra: “Muhtarla konuştum… Bir yer varmış… Valiliğe yazacakmış… Durumu biliyor zaten…

“Ben de onu diyorum…” Cümleyi bitiremeden tekrar tıksırmaya başladı. Pencerenin açılan sesini duydum, hemen sonrasında sigara kokusu geldi. Ve ardından: “Gitsin bu evden, nereye giderse gitsin… Gördün mü nasıl bakıyor bana..? Her şeyi biliyor… Lanetli bir çocuk bu. Boşuna…”

Yaşımı tam hatırlayamıyorum şimdi, çünkü kimse hatırlatmadı. Küf kokulu bir yerdi, dışarıdan güzel, ama içeriden kokuşmuş. Bir tane tahta yatak verdiler, ya da bana o zamanlar tahta gibi sert geliyordu. Yastığım yoktu, nedense en çok bu aklımda kalmış. Dediğim gibi hakikaten kaç yaşındaydım hatırlayamıyorum, size yalan söylemeyeceğim dedim, söylemiyorum. O günden sonra ne yaşlı adamı ne de teyzemi ne de o kız çocuğunu bir daha gördüm. Himmm, tam olarak doğru değil. Bir defa daha gördüm teyzemi, yaşlı adam öldüğünde. Komik olan neydi biliyor musunuz, ne teyzemin üzüntüsü ne de küçük kız çocuğu, orada değildi çünkü kız… Yaşlı adamın mezar taşındaki soyadı ile benimki aynıydı.

Şu yaşımı hatırlıyorum ama, 18 olduğumda beni kaldığım küflü yerden gönderdiler. O küf kokusu hiçbir zaman çıkmadı üzerimden. O kadar çok yıkardım ki, elimi, yüzümü, vücudumu… Ama hepsi abesti, gitmedi, hep küf kokardım, bu yüzden hastahaneye çabuk uyum sağladım, hatta o kadar uyum sağladım ki, sanki oradaki herkes beni yıllardır tanıyor gibiydi.

Tam olarak yaşımı yine hatırlamıyorum, ama kayıt esnasında doğum tarihimi sormuşlardı. Ben biraz kesin olmayan şekilde konuşunca nüfus cüzdanımı istemişlerdi. Bir cüzdanımın olması gerektiğini o gün öğrenmiştim misal. Misal dediğime bakmayın, size garip de gelebilir. Ama size söz verdim hakikatleri anlatacağım diye. Devletin kayıtlarına baktılar, ben de bakayım demedim. Çünkü o kadar gariplerine gitmişti ki… Babamın ve annemin, o ufacık dikdörtgende yazdığını sonradan öğrendim. Cesaret ettiğimde, edebildiğimde. O yüzden o yaşlı adamın mezar taşı çok önemli hale geldi.

O iğrendiğim balgamlar çıkıyordu benden de. Oda arkadaşlarım vardı, isimlerini vermeyeceğim şimdi. İsmim çok nadir bir isim olduğu için, aranızda araştırmacı insanlar varsa, beni hastahane kayıtlarından bulabilir, sonrasında da o arkadaşlarımın isimleri de ortaya çıkabilir. Bu arada onlar arkadaşım değildi, sadece aynı odada nefes alıyorduk. Hiç konuşmasam da onlarla, numaralar vermiştim, ya da konumlarına göre isimler: Kapıerkeği, köşekızı, penceregüzeli, suluyaşlı, bebeksiyüz… Zaman geçtikçe… İşte burası… Nasıl diyeyim, akşamları ve gündüzleri, öksürük sesi hiç eksik olmazdı odamızda. Bazen köşekızı, bazen suluyaşlı; ama 24 saat öksürük sesi olurdu. Odamızda girenler ağızlarını burunlarını kapatırdı. Hatta çoğunun yüzünü görmedim diyebilirim; ama gözleri farklı renkte olurdu, ya da bakışları.

Gidip de ilk gelmeyen bebeksiyüzdü. Bir gece geçtikten sonra iyi oldu ve taburcu edildi demiştim kendime. Sonra köşekızı gitti; ki o da geri gelmedi. Herkes iyi oluyordu, görünen oydu. Yoksa neden geri gelmesinler..?

Bir akşam öksürük nöbetim başladı, bu lanet şey de sürekli akşamları başlardı zaten. Nefes alamıyordum. Ciğerleriniz yerinden çıkacak gibi öksürürsünüz, öne eğilin, yana, fark etmez. Lakin o akşam kan öksürmeye başladım. Bembeyaz olmasa da, ben hep öyle gördüm, çarşaflar kırmızıya boyandı. Hemen olmasa da, bir süre sonra sese hemşirelerden biri geldi; gözlerinin kocaman açıldığını hatırlıyorum. Yüzümü gördüğümden emin değilim; ama burası garip gelebilir yine, yüzümü görüyordum. Nasıl görüyordum emin değilim, bembeyazdım. Hep bembeyaz olmak istedim zaten, hiç leke yok, ne kahverengi ne de kırmızı…Bir aralık var, hatırlayamıyorum, birkaç söz belki, ya da ben ürettim bilincimde: öldü, uğraşmayın, kan, çok…

Pencereden bakıyorum 2 gün sonra, 2 dediğime bakmayın, ondandan emin değilim. Penceregüzeli ben olmuştum. Çimenlerin olması gereken yerde çimenler yoktu, ellerinde drenleri ve sigaraları… Tanıyorum ben o yaşlı adamı, aynı… Kendimde değildim büyük ihtimalle. Bir 3 gün sonra, yine emin değilim, sadece güneşin doğuşu ve batışı sayısından hareketle, ya da odanın karanlık olma sayısından…

Her şeyi düzenli demiştim değil mi, hakikaten öyle, çok sıkılıyorum artık. Değiştirmek istiyorum, ama yapamam. 2 tane oğlum var, bir de karım. Babam ayda bir kendilerini ziyaret etmemi istiyor, hem de bütün ailemle birlikte. Şu ana kadar hep kendime sözler verdim: Bunu yapacağım-olmadı; şunu yapacağım-olmadı; bunu kesinlikle yapacağım-olmadı… Anlamı bulamadım, kendi anlamımı bulamadım bu hayatta, bulamadıkça sözler verdim. Ne zaman yapamadım, şimdilerin tabiriyle fabrika ayarlarına geri döndüm, döndükçe daha fazla yalnızlaştım. Bazen kim olduğumu hatırlamıyorum, inanın bazen neden öyle yaptığımı da bilmiyorum. Öyle bir döngü içerisine girdim ki..!

Bir daktilo aklıma geldi, ben bile varlığını unutmuştum. Sevdiğim insanlardan biri yirmili yaşlarımda hediye etmişti: yaz, yazmalısın… Ama kendimi kandırmıştım yine ben, evet yazarım; ama şimdi zamanı değil. İşte eski eşyaların olduğu kutularından birinde buldum, ve yazmaya başladım. Olmayan beni yazmak istedim. Size sürekli doğruyu söyleyeceğimi söyledim değil mi; hepsi yalandı. O kadar uzun senedir kendime ihanet ediyor, o kadar uzun senedir kendimi kandırıyorum ki; artık başka yerlere seyahat etmek, başkaları olmak benim için çok kolay. Hastahanedeki çocuk kimdi, öldü mü bilmiyorum; ama sanırım… Evet, sanırım o benlerden biri, kendime çokça yalan söylediğim zamanlarda, hasta olup ölüm döşeğine düşenlerden, benlerden biri.

Doğru, bu hikayenin mutlu sonu yok, o çocuk oradan kurtuldu mu emin değilim…Bir dakka…

-Efendim karıcım

-…

-Tamam şimdi geliyorum

-Kutuları gördüm de kilerde, eski kitaplarıma bakıyor…

..?

-Tamam, hemen söylerim kapıcıya… Kaç tane dedin?

-Tamam, 2 tane ekmek, bir tane kola

Reklamlar
Bu yazı Yazılar Çiziler içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s