Matrak Çıplak Kare Bulmaca – Zihin Atölyesi

Neredeyse 1 sene olmuş en son yayınladığım MÇKB’den bu yana. Yalan yok, NŞA’da tekrar hazırlamazdım; ama Facebook’taki zeka oyunları temalı bir grupta, Zihin Atölyesi, Ateş Erdoğan imzasıyla birkaç MÇKB yayınlandı ve anladığım kadarıyla da epey eğleniyorlar 😀 Ben de bir yorumda gaza gelerek, ben de yapayım bir tane dedim ve işte neticesi.

Gülen Sima

Grup içerisinde yer alıp, soruyu ilk olarak bana Facebook’tan mesaj yoluyla cevap gönderen kişiye, adına imzalı (Belki şiir bile yazarım  :D) bir Tapa kitabı göndereceğim. Burada paylaşmamın sebebi, MÇKB çözmeyi sevenler var, hem onlara da tekrar bir MÇKB fırsatını sunmak, hem de böyle bir grup var, illa serkan MÇKB yapacak diye beklemeyin, bakın insanlar güzide bir şekilde yapıyorlar deyip yönlendirmek.

Her neyse, mutat olduğu üzere, önceki bölümlerde MÇKB, tıklayın

Sorunun pdf’i kolay çıktı almak isteyenler için,

Pdf istemem, ben buradan kopyalar Word’e yapıştırır, oradan çıktı alırım diyenler için:

[Düzeltme: Yukarıdan Aşağıya 15’te küçük bir in’i kaçırmışım, “atam …indeyiz!” olmalıydı, düzeltilmiştir.]

Soldan Sağa:
1- Vakit kelimesinin bir benzerinin içinde yer alır, kısadır, o yüzden kısa gösterir – Gazetelerde çokça böyle haber yer alır, “Tam bir aile …ı” – Almanlar tarafından II. Dünya Savaşı’nda dolaşıma sokulmuş, bundan mütevellit bizim spor basınımız da, rakibi karşısında ezici bir üstünlük kurup, onu parça pinçik eden takım ve topçular için kullanagelmiştir, “Alman …”
2- Her ne kadar bir et yemeği için kullanılsa da, yatmak yardımcı fiili işin içine girdiğinde, kuytu köşelere sinmek, hain planlar kurup gözden ırak olmak anlamına da gelir, “…ye yatmak” – Efor, üçüncü harfe ünsüz yumuşamasının tersi olursa Tıp olur
3- Eski Yeşilçam filmlerinde fakir ama gururlu baba, Tıp Fakültesi’den mezun olan kızı için çokça demiştir: “… ediyorum seninle evladım!”; hatta dünya yakışıklısı K. Tatlıtuğ abimiz “… Tatlıtuğ” da olurmuş – Allem edip kallem edip, altından girip üstünden çıkıp birini bir şeyi yapmaya yönlendirme
4- Taş Devri çizgi filminde Wilma ablamızın kankası – İnsanlar için (özellikle kadınlar) istenmeyen tüylerle baş etmenin eski bir yolu; bazı tatlı türlerinde tatlının üzerine bolca serpilen ama şerbet diye nitelendirilen; halbuki bizim soruda asıl sorduğumuz Türkçe konuşurken ya da yazarken insanı boğacak derece soyut kavramların istiflendiği kelime, “… konuşmak” – Gümüş’ün alameti farikası
5- Galatasaray’ın eskimeyen tezahüratının çoğatılmamış hâli ya da Notanın Şems Tanrısı – Odin’in iki oğlunun bazı harfleriyle meydana getirilmiş bir peynir (”Peynir gibi çocuk, baksana kız”, aklıma geldi – yazarın notu) – Bir Rus telaffuz etse daha vurgulu duyulabilecek bir nota
6- Çılgın, alkolik, utanmaz bir bilim adamı dede ile, onun sinik; ama tüm maceralarda yoldaşı olan torununu içeren bir çizgi dizi
7- İngilizce’den dilimize atlamış “Chief Executive Officer” – Oy ve Ötesi adlı derneğin iki harfli bir kısaltması ya da tanımlayıcı büyüklüğü olsaydı, herhalde en mantıklısı bu olurdu – Altın’ın kısa ismi – Üzüntüden içi içini yiyen kişiye, yanında bulunan arkadaşının “Ya sıkma kendini bu kadar, hadi … ver gitsin” şeklinde bir yönlendirmede bulunup rahatlamasını sağladığında kullandığı cümlenin içinde geçen; ayrıca coğrafi bir büyüklük
8- Süleyman Demirel’in Kıbrıs Şubesi, sadece soyadı – “Şimdi de biraz Aziz Nesin okuyalım!” cümlesinde icra edilen söz sanatı, “… aktarması” – Yarım kalmış mama
9- Sonuna bir sesli harf eklesek geometrik bir büyüklük ya da başındaki sessiz harfi değiştirsek Cemal Süreya olur – Bir Amerikalıya “Hacı abi sizde gap var ya, bildin mi; he işte o bizde de var; hatta bizde bu kelimedeki her bir harfin bir anlamı var…” şeklinde bir açıklamada, g neyi temsil ederdi?
10- Bir ayı ailesinin kışlık evi – Twitter’da senin yazdığını okudum, ahan da yaydım demek
11- Dertli bir Trabzon ilçesi – 18 yaşında Bursaspor’dan bir İngiliz kulübüne transfer olan, şimdilerde Villarreal’e transfer olmuş, beyefendi; Türk analarının bir tane de bizim kıza lazım böyle bir adam deyip bağrına basabilecekleri formatta bir topçu – Küçük veletleri tırstırmak için “geldiği” söylenen yaratık
12- Grönland’daki motorlu taşıtlarda bolca bulunan iki harf – Eskilerin askerlik terimi olarak kullandıkları kelime “Çavuş, taburun sağ …nı hakim tepeye götür”; bir de bilirsiniz futbolda da kenar çizgilerine yakın oynayan topçular var, belki onlara Arap ülkelerinde “… oyuncusu” diyorlardır (Serkan nasıl bağlıyorsun evladım, bu kadar da değil artık – yazarın notu) – Baltayla ağaca girişmek ve sonunda ortaya çıkan ürün
13- Kare Bulmaca’da bağırsak – Turpa benzer köküyle arzı endam eden, milletin sürekli aaa o mu, ben yemem diye burun kıvırdığı sebzenin evsiz hali – Bir Anadolu tabiri olmasıyla birlikte, şimdilerde ortadan kalkmış ebelik kurumunun içerisinde yer alan bir deyimimsidir; birine kızdığınızda, yok daha neler kardeşim demek istediğinizde, ona “ebenin …si” diye sitemde bulunabilirsiniz; halbuki altı üstü iskemle
14- TDK’ya göre Çağdaş; ama bize eski hâli lazım; Denizli’de bu isimde büyük bir mezarlık da var – Çok büyük anlamında Arapça kelime, İmam-ı da var
15- At yarışlarında bir şans oyunu, “… ganyan” – Bunun bezi olur, düğümü olur; vücutta koruma sağlar – The Matrix’de hapı yutan şahıs

Yukarıdan Aşağı:
1- Sinir yönünden epey zengin – Basketbol Milli Takımı’nın en klas oyuncularından; hani adam gidip Star Wars Serisi’ne katılsa, rahatlıkla Jedi olur
2- “Mister …” – Bir bağlaç – Petrol türevi bir malzemeyi yaktığınızda elinizi yüzünüzü kara eder, ne ki bu? (Biz çocukken lastik yakardık da oradan biliyorum – yazarın notu)
3- Telaffuzu zor “san”, Fransızcadan aparmışız, ama sondaki e harfini unutmuşuz alırken – İskandinav Mitolojisi’nde tek gözlü tanrı; hatta Viking dizisinin son sezonunda Ragnar Lodbrok abimize selam çakmak için arzı endam etti – Silüet ya da hafif karanlık
4- Veresiyelisi olur, Karalamalısı olur, Bakkallısı olur; kelimenin yalın hali – Birine: “Git insanı kâmil ol, derinleş, bu dünyadan sıyrıl vb…”nin söylenişinin emir kipi hali – Boy olamamış – Vilayet
5- Game Of Thrones’ta boyundan büyük işler yapan zatı muhterem – Eleğini astığında kişi neyi elemiştir?
6- İsyankâr bir nehir – Aktinyum simgesi – binxgram – Her ölümlünün bir gün tadacağı şeyin geldiği an
7- Eğer hayat bir element olsaydı simgesi bu olurdu – Bedbin
8- “Adliyesi” olan eski bir ekonomi bakanı – Kelime anlamı olarak dersin bölümleri olabileceği gibi, “Koş lan, hemen bize şu kadar … kan getir” gibi bir konuşmanın da içerisinde geçebilir
9- Ferhan Şensoy’un başrolünde oynadığı, karamizah bir komedi; “Beni adamdan sayıp alacak örgüte ben zaten girmem” – Perran Kutman’ın başrolünde olduğu, Tangolu bir yerli dizi
10- Tersten babanın yarısı – Öyle bir adam ki, tüm adamlığı toplasanız bu adamdaki kadar adamlık yoktur; öyle böyle bir adam değildir, sapına, köküne, milimetresine kadar adamdır, adamlık bu adam tarafından tekrar yazılmış ve oynanmaktadır, öyle bir adamdır işte, adamlıkla ilgili kitap yazsa yok satar, Türkiye adamlığı bu adam gibi adamla görmüş, bilmiş ve öğrenmiştir, adamlıkla ilgili bir kürsü kurulsa bu adam ordinaryüs olur, o kadar çok adam(!) olan topçunun ismi; “çubuk” gibi bir şey zaten – Antihayat bir element olsaydı bu onun simgesi olurdu – Büyüklüğün şanından olan
11- Bir erkek ismi olarak kullanılabildiği gibi, kelime anlamı başarmış, ulaşmış, kazanmış iken; İngilizce’de de vardır bu kelime ve çivilemek anlamındadır – Eşit, denk TDK abimize göre; içinde bir hak kukuk var – Nüve
12- Eskiden beyaz çorap giyen erkeklere bu tür yakıştırma yapılırdı – Volga’nın biraderi ya da “… lastiği” – Nispet
13- Kadınlar ve tek taşlar; ama bu tek taş biraz farklı; biraz Almanca düşünün; ama öyle ışık hızı kadar uzaklaşmıyor sizden, göreceli yani her şey; taşsız hâli – İktidar – Belki cimrin insanların bunu yaparken Öd’ü kopabilir; ama hesap kapıda gözükünce yapmak lazım
14- Anadolu Ajansı – Filiz ya da Çaykur’un ürettiği, küçük teneke kutularda takdim edilen, çayın rengini ve kokusunu değiştiren bitki
15- “Atam …indeyiz!” (Herhalde öyle olsa gerek, artık pek emin değilim Yeni TR’ye baktığımda – yazarın notu) – Tabirimi mazur görsün LGBT’liler, bir kuyu bu, içinde de yumuşaklık var – Horoz, tavuk yatağı

Grid

Çözüm yayınlanmıştır [14.09.2017]

Reklamlar
Matrak Çıplak Kare Bulmaca içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Sekoya Sor 6 Çit – Yeni Başlayanlar İçin

Dün, Serdar biraderimle bir araya geldik. Kendisi, abi sen videolar çekiyorsun ya, hani sadece ellerin gözüküyor; işte bende teknik altyapı var, hatta stüdyo var; istersen burada yapabilirsin dedi. Sonrasında beraber yapma fikri çıktı.

Daha sonraki videolarda bize bu imkanı sağlayan insanlarla ilgili bilgiler veririz. Gördüğünüz gibi, eğlenip coşarak, daha öncesinde hiç Çit çözmemiş insanlar için bir tane nasıl çözülür videosu hazırladık. O kadar eğlendik ki, kısa zaman içerisinde başka türlerle de devam edeceğiz. Hatta Serdar şunu önerdi: Ama bir Yeni Başlayanlar bir de Meraklısına diye ayırsak; böylece biraz bir şey bilen insanlar da sıkılabilecekleri videolar izlemez, doğrudan daha hızlı bir anlatımın, daha farklı tekniklerin olduğu videoları izleyebilirler; yeni başlayanlar da, doğrudan onların ihtiyacı olana ulaşabilirler diye. Çok mantıklı, kanaatimce bundan sonra böyle bir ayrım yaparız.

Sürçü lisan ettikse affola.

Videoda yer alan soruya ulaşmak için Tıklayınız

Sekoya Sor, Videolu Anlatımlar içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Sekoyasor 5 – Tapa

Tarih beni, Türkiye’ye Tapa-bilmeyi öğretmiş adam olarak yazacak 😀 ahhaaaa.

Bu videoda anlatılan soru, diğerine göre daha zor; dahası Tapa nedir ne değildirle ilgili herhangi bir bilgi de yok. O yüzden yeniyseniz Tapa-bilmekte, ilk videoyu yavaş ve sakin sakin izlemenizi tavsiye ederim. Akabinde buna girişebilirsiniz. Daha önceki video için TIKLayın.

Videoda anlatılan soru 2015 yılından; şahsım tarafından hazırlanan, Logic Masters India’nın ev sahipliğinde gerçekleşen Classic Tapa Contest‘te yayınlanmıştır ilk. Yarışmanın fikir babası Deb Mohanty idi.

Videoda yer alan soruyu çıkartmak için lütfen buradan yardırın

 

[“Arsonist’s Lullabye”

[Humming]

When I was a child, I heard voices…
Some would sing and some would scream
You soon find you have few choices…
I learned the voices died with me

When I was a child, I’d sit for hours
Staring into open flame
Something in it had a power,
Could barely tear my eyes away

All you have is your fire…
And the place you need to reach –
Don’t you ever tame your demons
But always keep ’em on a leash

[Humming]

When I was 16, my senses fooled me
Thought gasoline was on my clothes
I knew that something would always rule me…
I knew the scent was mine alone

All you have is your fire
And the place you need to reach
Don’t you ever tame your demons
But always keep ’em on a leash

When I was a man I thought it ended
When I knew love’s perfect ache
But my peace has always depended
On all the ashes in my wake

All you have is your fire,
And the place you need to reach
Don’t you ever tame your demons,
But always keep ’em on a leash…]

Kaynak: https://www.azlyrics.com/lyrics/hozier/arsonistslullabye.html
Sekoya Sor, Videolu Anlatımlar içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Vahşi Batı

Çocukluğumda, benim zamanımdaki çoğu çocuk gibi kovboy filmlerine ölüp biterdim. Tabii o zamanlar Kızılderililer kötü adamlar, onları her türlü pataklayan ve yaptıkları kafa derisi yüzme gibi vahşi eylemlerden ötürü cezalandıran muhteşem beyaz kovboylar, iyi adamlardı. O zamanlar ne asimilasyon, ne dejenerasyon, manipülasyon ne de soykırmak nedir biliyorduk.

Gün batımında, kötülere karşı savaşını amansızca vermiş ve ortamı terk eden yalnız bir kovboydu gördüğümüz. Sanırım, ilk kovboy filmlerini TRT’de izlemeye başladım. Diğer bir hatırladığım ise, Flash Tv’ydi yanılmıyorsam (başka bir kanal da olabilir), yaz ortasında ve gün ortasında amansızca eski Amerikan filmlerini yayınlıyordu. John Wayne‘i, Humphrey Bogart‘ı, Elizabeth Taylor‘ı, Katharine Hepburn‘ü, Sophia Loren‘i, Frank Sinatra‘yı ilk defa gördüğüm ve içimdeki eski insanı gün be gün daha da besleyen yüzler. Erkeklere imrenir, ben de onlar gibi ortamın kuuul adamı olmak, iyilerin (artık kimse) yanında yer almak, birbirinden güzel kadınların gönüllerini çalmak (ama oralı bile olmamak; kuuuuul olmanın şartlarından), kötülere haddini bildirmek ve moral değerleri vücudumda barındırmak ister ve kadınlara da kendimce aşık olurdum :). Tabii o zamanlarda tam olarak ahlaki olanın ne demek olduğunu bilmiyordum, basitçe: iyi ol, iyilik yap, sözünde dur, kötülere haddini bildir ve karşılık bekleme olarak adlandırılabilir.

Birkaç yaz boyunca yüzlerce 40-70 arasında yapılmış film izlediğime eminim. Tabii bunun yanına bir de Yeşilçam filmleri eklenince, ilginç bir karakter oluşmuştu içeride. Huysuz, asabi, yaramaz, burnunun dikine giden çocuğa; sevgi, aşk, kahramanlık vb duyguyu aşılayan şeylerdi bu filmler çokça. Ananemin evinde, yazın ortasında, daha bir güzel ambiyans olsun diye, kırmızı kalın perdeleri çekip öyle izlerdim filmleri. Rutinimdi bu. Tabii bazen annem kızar, aç perdeleri lan dingil derdi (hoş o zamanlar dingil sözü yoktu büyük ihtimalle) ben de ık mık eder, gönülsüzce açar; sonra o tarladaki işine döndüğünde tekrardan kapatırdım perdeleri, hiç ışık gelmemecesine.

Her zaman, Alfred Hitchcock filmlerine kadar, iyiler hep kazandı. Yine bir öğle vakti Rear Window’u izledim ve gerilimden gerilime sürüklendim; sanırım bir şeyleri değiştirdi içeride bu film. İçimdeki gelişimin ya da değişimin hangi sırada gittiğini bilmiyorum. Her zaman çok fazla şey düşünen ama az şey bilen biriydim; buna rağmen çok şey düşünmekten imtina etmezdim. Yılları da tam hatırlayamıyorum, kanaatimce ilkokul ve ortaokulun başı olmalı, ben henüz yurda gönderilmeden önce olsa gerek. Tam olarak şuna benzer bir şeydim sanırım: Etrafında ne olup bittiğini kavrayamamış; ama bir şeyler inşa etmeye çalışan; ailesinin yanında durmaya çalışan ve dışarıdan gelen kötülüklere karşı siper olmak isteyen; lakin çelimsiz, ufak ve rehbersizlikten pek de ne yapacağını bilmeyen; cesur ve aynı ölçüde korkak, etrafındaki ovaların ya da dağların ardı ardına kesilmeden gittiğini düşünen, sürekli gittiği yerlerden daha uzağa, yaptıklarından daha iyisini ya da kötüsünü yapmaya çalışan; yalnız, her şeyi kafasında oradan oraya koyan; kendisini tanımayan, neler kaybettiğini ya da kazandığını bilmeyen, saftirik bir uşaktım 🙂 Lakin şimdi bakınca görüyordum da, her zaman iyi izlerdim, hem ekranda hem de etrafımda olanları.

Kabul edilmek gibi bir dürtüm vardı. Bir şeye ait olmak; hâlâ bu hissi tadabilmiş değilim, bundan sonra da pek yakın gözükmüyor. Ama belki de tatmışımdır da, bunu yıllar sonra anlayabilirim, belki. Bir insan kabul edilmek gibi bir derdin içine düştüğünde kendinden ödün vermesi gerektiğini, farklı kalıplara zorlanmadan girmesi gerektiğini öğreniyor. Küçük yaşlarda bunu bir oyun gibi yapıyorsunuz; size öyle, nasıl derler, kandırmaca, başka insanlara kendinizi olmadığınız biri gibi göstermek olarak gelmiyor, sadece yapıyorsunuz. Aslına bakarsanız kabul edilmek ne demek onu da bilmiyorum 🙂 Tek yapmaya çalıştığım şey, insanlardan farklı olmamak, onlar gibi olmak, varlığımla onlara rahatsızlılık vermemekti. Ama nedense hep durgun bir su birikintisinde, boyunu aşan yüzeyi delip geçmiş bir yosun gibi dımdızlak ortada kalırdım. Bunu mu isterdim, aslında böyle mi olmaktı derdim, emin değilim. Fakat insanları rahatsız ettiğimi biliyorum. Kesinlikle bir sıkıntı vardı bende, bir rahatsızlık. Onları endişelendiriyordum. Sanırım kafamdan neler geçtiğini görüyorlardı 🙂 Şeffaf bir kellem olsa gerek. Lise yıllarımda etrafımdaki insanlardan biri olamayacağımı anladım, o yüzden iyice içime kapandım. Okuyordum epey bir. Okudukça, bir şeyler öğrendikçe, sorularımın sayısı kabardı, kabardıkça kendimce cevaplar uydurmaya başladım. Cevaplar elbette beni tatmin etmiyordu. Hırçın, huysuz, çirkin bir insan olmuştum ve nedense hiçbir şeye inanasım gelmiyordu. Suçluluk duygumun en üst seviyeye çıkmaya meylettiği yıllardır bunlar. Bir insan içine ne kadar çok kapanırsa o kadar hayalci oluyor. Düşünmekten başka hiçbir şey yapmıyordum artık, son derece saçmaydı elbette; ama o kadar genç bir yaşta, yaptığınız her şey sanki tüm insanoğlu içinde ilk defa sizin tarafınızdan tecrübe edilmiş gibi geliyor, kendinizi kuvvetli ve farklı hissediyorsunuz 🙂

Filmlerin yerini kitaplar aldı; lise son sınıfa doğru da kitaplar test kitaplarına dönüştü. Elbette onlarca ayrıntıyı atladım… Bir önemi yok. İlerde o detayları anlatacak çocuklarım olsa bile, büyük ihtimalle doğru düzgün hatırlayamadığımdan baya farklı versiyonlarda anlatacağım; özellikle sonraki yıllarda kazandığım bilgilerin ve tecrübelerin o versiyonları her anlatışımda farklılaştıracağı ortadayken. O yüzden çok da önemi yok detayların.

Hafiften toparlayayım. Bugün “Unforgiven“ı izledim. Clint Eastwood katıksız bir Cumhuriyetçi olsa da severim, ne düşündüğünden çok onu ekrandan izlediklerimden ve ekran için yaptıklarından ötürü kanaatimce. Uzun yıllar sonra tekrar izledim bu filmi, sayı kaç oldu bilmiyorum. İşte burada birkaç link vereceğim; neden mi, sebebi basit: detaylar. Her ne kadar yukarıda detaylar önemli değil desem de, gayet önemliler. Sizi siz yapan ya da sizi siz olmaktan alıkoyan şey her zaman detaylar olacak ve sizi neden rahatsız ettiğimi de biliyorum (en azından sonraki yıllarda öğrendim) o detayları birleştirmedeki becerim ve sizin bile kendinizden saklamak istediğiniz şeyleri görebilmem(Savım bu yönde; olmayabilir; ama değil). Eğer bunu daha önceden bilseydim, birçok şeyi farklı yapardım kanaatimce, birçok insanı korkutmazdım 🙂 Öcüüüüüü, eheeeeehee.

Kemal Sunal… Postacı... Eğer bunu okuyan birileri varsa, bu filmi izlememişlerse mutlaka izlesinler; hatta bununla yetinmeyip ne kadar tanıdığı insan evladı varsa da izlettirsinler. Kesin bilgi 🙂

Şimdi detaya geleyim: Yedi Bela Hüsnü. Oradaki kapışma sahnesinde şu çalıyordu. Ona geçmeden önce, orjinalinden önce mi izlemiştim bu filmi, yoksa ilk burada mı duymuştum emin değilim. Ama çok ilginçtir ki, öyle bir yakalamıştı ki beni, pehhh, pehh.

Ve şimdi de efsane bir filmden geliyor (Sahneyi bulamadım; ama hatırladığım kadarıyla sonlara doğru olmalı; arada bir yer de de geçiyor olabilir ekstradan)

Tabii o zamanlar teknoloji sınırlı, yıllarca bu tınıyı duymayı ne denli beklemişimdir kim bilir! Aynı şey Excalibur filminde de olmuştu; hatta aynı şey şunu dinlediğimde de olmuştu ve tabii ki o kadar küçüktüm ki, ne kim diye bakmıştım, sadece tını aklımda kalmıştı; ta ki üniversitede tekrar dinleyene kadar, bulana kadar. Pehhhh, insan bazı şeyler için, bazı şeyleri hak etmek için hakikaten epey beklemeli.

Sözün özü güzel insanlar, her ne kadar elimizdeki tek değerli şey zaman olsa da, bazı şeyler için hiç olmayacak gibi beklemek lazım.

Şimdilik çavvv

Aslında tekrar işbaşı yaptığımı yazmak için yazacaktım bir şeyler :); neredeyse 1.5 aydır pek bir şey yapmadım ve artık yapmam gereken onlarca şey var. Video olaylarına da geri döneceğim, hatta bazılarında yakışıklı suratımı da göstereceğim artık; insanlar ellerimi sevmedi, belki de yüzümü sever 🙂 ahhhaaaaa.

Sevgilerimle

Yazılar Çiziler içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Aşk Videoları

Çok çarpıcı bir başlık Sayın S., çok düşündünüz mü bunu?

S: Yok valla, ne yalan söyleyeyim, yıllardır savunduğum(uz), eğer biz zamanında zeka oyunlarını insan metası (Erkek olduğumuz için hep kadın bedeni geyiğinden hareketle) üzerinden anlatsaydık çok daha fazla insana ulaşabilirdik üzerinden bir kandırmaca yapayım dedim.

Maşallah efendim, ne kadar da yaratıcı bir düşünce.

S: Eheee, teşekkür ederim valla.

La yürü git ahmak! Senin gibi insanlar yüzünden bu insanlar bir türlü sonraki duraklarına ulaşamıyor.

S: He he canım, yürü git armut. Bir defa yazan adam benim, tek ben, hadi yürü git sahneden, salak uşak. İşim gücüm, anlatacaklarım var.

[İç ses, içini çekerek sahneden çıkar]

Nelerden bahsedeceğim biliyorum: İki ölüm ve emek ve bir de “full of shit vakası”, belki birkaç şeyi daha anarım kim bilir. Aslında böyle baktığınızda Aşk Videoları tabiri çok da yabana atılır, konudan ırak bir tanımlama değil.

İlki Linkinpark, aga öldürdü kendini: Chester Bennington 

Bu zatı muhterem bir neslin üzerinde epey bir etkili olmuş bir karakterdir. Çok da tanıyormuş, agayı yalayıp yutmuş geyiği yapmayacağım. Bizim köydeki Şakir Efe öldüğünde nasıl hislere gark oldumsa, bu insan evladının de ölümü benzer hisleri doğurttu. Sebep aynı: Anı.

2004 Amerika’nın New York kentinde, Staten Island‘dan kalkan vapurlarda, canım güzel Uğur kardeşim dinletmişti ilk, sonrasında, saatlerce diskmenini isteyip, abi bir posta bir posta (lütfen yanlış anlaşılmasın [hoş zaten yanlış anlaşılsın diye bu şekilde yazıyorum] daha yalvarmışlığım, Uğur’un da tabii be yavrum ne demek, al doy dercesine bana dinletmişliği vardı. Sonraki yıllarda da bu adamları dinlemeye devam ettim. Ama nasıl ki plastik itfaiye arabası, Denizli’den kalkan köhne otobüs ve bir gece yarısı, ve bir de ölümcül baba benim üzerinde ne derin etkiler bırakmışsa, bu an da bende derin izler bıraktı. Belki o kadar iz falan bırakmadı; ama çoğu şeyden daha anlamlı bir hal aldı. Yani bu kendini öldürmekle suçlu olan adam benim için Amerika, Uğur, New York, arkada bıraktığım biraderim Chingiz ve terk ettiğim şeyler demekti. Ama şimdi hiçbir anlamı kalmadı, çünkü adam öldürdü kendini ve benden bu anıları çaldı. Aptal herif. Pis herif.

Diğer ölüm ise, bu ülkenin onlarca değerini hunharca harcamasına eşdeğer mantıkta gerçekleşti. Bu ülke, üzerinde yaşamaya çalıştığımız bu kara parçası, doyumsuz bir canavar. Ne kadar insan yese de doymuyor, daha fazlasını istiyor, bunu türlü türlü başlıklar altında yapıyor bir de. Vatan: ölün; Bağımsızlık: ölün, İdeal: ölün, İnanmışlık: ölün, Farklılık: ölün; İnandığın gibi yaşa: ölün; Genç: ölün, Yaşlı: ölün, Çocuk: Önce tacize uğra, sonra ölün. Kadın: Kocalarınız tarafından ölün… Öl babam öl. Medeniyetin doğduğu yermiş, pehhh. Eğer medeniyet ölümse, ki sanırım birileri yanlış anlamış olayı, bu kara parçası ölümcül derecede medeni! Belki de o da kendince bir kompozisyon falan oluşturmak istiyordur bünyesinde, bu kadar güzide insanı içine aldığına göre, bir amacı olsa gerek. Ama kanaatimce o bestesini hiçbir zaman kompoze edemeyecek.

Bahsi edilen ölüm: Barkın Bayoğlu. Motosiklet işine sevdalanmış çoğu insan evladının abisi, çoğu şeyi öğretip, onlarca hayatı kararmaktan kurtaran adam. Aramızdan 25 Temmuz sabahında, boğaz köprüsünde, bir tane kendini bilmezin yola atlamasından ötürü ayrıldı. Çoğu insan bu adamın anlattıklarını dinledi, çünkü biliyordu ki bu adam, neyi ne kadar detaylıca anlattığı, kimsenin bilmediği terimleri kullanması önemli değil; karşısındaki insanın anlayacağı tonda, üslupta anlatmak önemli olan. Türkiye’deki insanların daha öncesinde birçok kişide gördüğü ve takdir ettiği samimiyeti, kendin gibi olmayı gösterdi bu adam ve bunu yaparken onlarca hayata “değer” kattı ve kurtardı.

Altın Elbiseli Adam

Biz insanlar, her gün kendi hayatımıza değer katmaya çalışıyoruz. Her Allah’ın günü, her gün. Bunu yaparken başka insanları aşağılıyoruz konumumuzun gücünü göstermek için, başkalarına yardım ediyoruz vicdanımızı ortaya sermek için, ibadet ediyoruz eğilmeye ihtiyacımız olduğu için, sema ediyoruz yaratıcımız bizi çağırdığı için, söz ediyoruz buradayız demek için, süsleniyoruz başkalarına kendimizi belli etmek için, yiyoruz sonraki güne kalkmak için, zıçıyoruz daha fazla yiyebilmek için, şarkılar söylüyoruz yaşadığımızı öğrenmek için… İçin Allah için. He canlarım, aynen, devam edek bunlara hep. Ne de olsa hepimiz Barkın abimiz gibi insanlarız(!). Kaçırılan nokta bu, belki de yıllar sonra beni tekrar dürten nokta bu. Adam motosikleti sevdi, öyle yaşadı; birileri ölüp gitmesin, boş yere harcanmasın diye bildiklerini insanlara anlatmayı denedi. Birilerine ilham oldu. Yolları tıkanınca yeni yollar denedi, vazgeçmedi. Neden yaptı bunları, cumhurbaşkanlığı nişanı versinler, Kadıköy’de bir parka heykelini diksinler, bir okula ismini versinler diye mi..? Pehhh.

Çok da beylik laflar etmeyeceğim. Lakin bu insanlık denen ucubeler sürüsü; kendilerini hakikaten insan olarak tanımlıyorlar (komediye bak), her geçen gün umutlarımı yerin dibine sokuyorlar. Belki onlar yaşamlarını kendileri için anlamlandırıyorlar sadece, ama maalesef benim gibi insanlıktan nasibini almamış adamlar, onlar için yaşamaya çalıştıklarından (ulan çok ulvi oldu; benim gibi demeyeyim, Barkın abi gibi adamlar diyeyim) ölüp gidiyorlar. İnsan denen yaratığın bir de bundan pek bir haberi olmuyor, en azından gayeden. Hala yalancı, hala kıskanç, hala küçük hesapçı, hala benci, hala pazarlamacı; amiyane tabirle “full of shit“. Lakin, evet lakin, bir başka şey var burada. İnsanlık adına yaşayıp, o uğurda ya da o yolda yitip giden insanlar bunu görmedi mi? Lan nasıl görmesin, adamlar zaten bu kadar potansiyelli olmasa, ne yapsınlar insanlığı! Gördüler, demek ki bu önemli değil onların gözünde. İnsanın ne olduğu değil, ilerde neler olabileceği demek ki önemli bu adamlar için. Aha bir insan buradan ders çıkartmalı, ben çıkartıyorum, başı gözüktü de daha tam çıkmadı. He aynen, gönderme var, aferin anladın, on puan sana.

Daha yazacaktım, özellikle şu full of shit olayını, sürekli çünkü 2-3 gündür kendime taktığım tanımlama bu. Ama pek yazasım yok an itibariyle, klavye de akmıyor hakikaten. Burada kalsın şimdilik. Vardığım nokta mı ne, bir şeyler yapmaya devam etme olayı. Şu video işine tekrar bir dönüp, insanlara anlatabildiğim kadar çok şey anlatma olayı.

 

Videolu Anlatımlar, Yazılar Çiziler içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Parmak Kaldırmak

“Himmm: Benim de söyleceklerim vardı” ilk başlık, sonra aklıma ilkokul geldi, ya da okul geldi: Bir şeyler söylemek için birilerinden izin alma adına, işaret parmaklarımızı göğe yükselttiğimiz zamanlar… Himmm, böyle deyince kanaatimce bunun alt amacı, ya da gizli amacı bize tek tanrı inancını kabul ettirmekmiş. Hoş bunu havaya değil de öne doğru yapsak, sanki biraz Hitlervari olacağından, belki de bu yüzden göğe kaldırın demişlerdir. Ne de olsa insanoğlu’nun gözü hep yükseklerde, ancak yükseğe kalkan şeyleri görür. Yanlış anlaşılmasın cümle, şimdilerde ekşisözlüğü çöp eden ermemiş ergenler gibi bir göndermede bulunmuyorum. Gönderme dediğiniz zaten herkes tarafından anlaşılırsa gönderme olmaz, bir kısım zat-ı muhterem tarafından anlaşılmalı ki; gönderme olsun.

Üff onlarca şey geçti aklımdan, bazıları muazzam güzeldi; ama bir kenara not etmeyince uçup gittler; bana sorarsanız gayet de güzel oldu. Bu kadar geçici olan bir varlığın kendinden uzun yaşayacak laflar etmesine gerek yok; eşyanın tabiatına aykırı. Nedense hep sevmişimdir bu tanımlamayı. Sanırım içinde aykırı olduğundan 🙂 Derler ki: Bir insan için dünya üzerinde en zor olan şey, ne olduğunu kabul etmesidir. Bilmiyorum, biliyorum ama bilmemezlikten geliyorum değil; baya bilmiyorum, bu dünya üzerinde ne kadar çok zaman geçirirsem kendimden, inandığım şeylerden o kadar çok şüphe ediyorum. Halbuki bir işi ne kadar uzun yıllar yapıyorsanız o işte uzmanlaşmanız gerek. Bir ayakkabı tamircisi (Mustafa’nın kulakları çınlasın, umarım Saygıdeğer babası hala hayattadır) iseniz, ne kadar çok zaman geçirirseniz o deri zımbırtılarla, ya da suni deri denen zımbırtılarla, o kadar ustalaşırsınız; aynı bir terzi, bir berber ya da bir çiftçi gibi. Ama insan olmak ya da insan olmaya çalışmak böyle bir meslek dalı değil gibi. Ne kadar çok zaman geçiriyorsanız, o kadar daha kötüye gidiyorsunuz, en azından benim için böyle. Sakın ha bu yazdıklarımdan hareketle, serkan böyle serkan şöyle demeyin, ayıp olur. Vala ayıp olur, nihayetinde kendisine tahammül eden siz değil, benim.O yüzden bir zahmet kendimle ilgili yargıları kendim vereyim…Ahhaaa, böyle yazmayı özlemişim valla.

Kanaatimce nihai kararımı verdim, hala bu hayat üzerinde var olabiliyorsam, hala yarın için bir yarın arayabiliyorsam (Ulan bu lafları Japonca’da/Norveçce’de filan etmek isterdim ha, eğer belki bir gün, erken zamanlarda ölmeyip de aydınlığa erip de, farklı bir dil öğrenirsem, neden olmasın; belki Boşnakça’da ederim bu lafları) bunun sebebi annem. Bugün üzerine oturdum, düşündüm (yalan öyle bir şey yapmadım), düşünmesem de önemli değil, itiraf etmek ne kadar hoş olmasa da bu hayatta hala kendime serkan diye hitap edebiliyorsam, hala insan modundaysam, bunun sebebi annem. İlginç baya 🙂 İronik, ama ilginç.

Sahip olduğum her şeyi bana veren annem, her şeyi. Siz insanlar şimdi bunu yanlış anlarsınız, aaa ne güzel işte annesinin kıymetini biliyor modunda, pehhhh. Böyle olduğunda hep aklıma holivut filmleri geliyor: mother issue 🙂 Ülen Freud denen puşt insan evladı, her ne kadar islami yaşam tarzını benimsemiş ya da hıristiyanvari insanlar senden hoşlanmasa da, hakikaten kafan basıyormuş ha. Bir erkek için anne de baba da önemli; ama benim gibilerde baba olmayınca anne daha önemli oluyor ister istemez. Biraz daldan dala atlıyormuş gibi oluyorum, benim gibi bir akıl halbuki çoğu şeyi bir sırada yapmalı; pehhh. Atlıyorum, boşverin atlayayım. İnsanlardan bazıları bana geri dönüp, şunu diyorlar: Yazdıklarında o kadar yalnız görünüyorsun ki; bazıları şunu diyor: Çok gizemli bir kişiliğiniz var; bazıları şunu diyor:… [her neyse bu kısmı sildim yaşayan ve ölenlere saygısızlık olur diye]

Uzun yıllar, ki hakikaten uzun, kendimi anlatmaya çalıştım. Zannettim ki insanlar beni anlarlarsa bana da kendimi anlamakta yardımcı olabilirler. Pehhh, alakası bile yok. Sonra kendimden ümit besledim; lakin geçenlerde veletlerimden birine dediğim gibi: Bir insanın kendisine tamamen dürüst olmasının imkanı yok. Bir insan kendisine tamamen dürüst olamıyorsa nasıl olup da kendini anlayacak? O zaman şuraya varıyor: Kendisine dürüst olmayan biri başkalarına da dürüst olamaz! Aynen ve yakınen :).

Neden mi katılıyorum, belki insanlar kızacak ama, çoğunlukla… Pehhh, aklıma şu anda Jon Snow geldi, adam alabildiğine “straight arrow” (Ahhaaaa bunun nereden aklıma geldiğiyle alakalı zerre bilgim yok).

Bazen düşünüyorum acaba yeni bir blog mu açsam diye, hiç kimse ismimi bilmese ve ben istediğim gibi, istediğim kadar açık bir şekilde yazabilsem. Yapmıyorum ama, gayet yapılabilir halbuki. Neden mi yapmıyorum, insanlara saygı duyduğumdan ötürü. Kişi eğer kendi sesiyle değil de, başkalarının, başka nesnelerin sesiyle konuşmaya başlamışsa en büyük yalancıdır; en büyük romancıların (yazarların) en büyük yalancılar olması gibi. Size saygım olduğundan ötürü başka isimler altında yazmıyorum… Hoş bu kadar abartmamak lazım, o kadar da saygım yok aslında, en azından hepinize; bazılarınıza muazzam var, lakin çoğunuza yok.

Misal rzon adında bir adam var, yıllardır tanırım, en azından tanıdığımı sanırım, adama muazzam saygım var, nedeni çok basit: Sizin inandığınız hiçbir şeye inanmıyor ve bunu söylemekten asla çekinmiyor. Misal sizin yere göğe sığdıramayıp reklam malzemesi yapıp (en azından çoğunuzun) 15 Temmuz’da hayatını veren insanlara ölümüne saygım var; nedeni çok basit: İnandıkları şey için hayatlarından vazgeçtiler; ama şimdilerin haramzadeleri o tarihi arka plan yapıp, bakanlık bile alabiliyor. Misal Sevan Nişanyan gibi adamlara ölümüne saygım var, aynen inandıkları gibi yaşadıkları için; misal benim gibi boktan adamlar çöplerini atmaya gittiğinde, o çöp başında egolarından arınmış, hayatta kalmak için onları deşmelerine inanan insanlara büyük saygım var; misal Ahmet Şık gibi hiçbir devrin ve gücün adamı olmayan insanlara… Ama sizin de gördüğünüz gibi çok yok bu adamlardan. Dahası sizin yetiştirdiğiniz insanlar orada burada şurada saçma salak muhabbetlerle ömür tüketirken… Her neyse sürekli siz deyip acısını sizden çıkartmayayım, bu da sahtekarlık.

Doğru, her şeyi boşverip, aynen annemin istediği gibi, aynen annemin beklediği gibi, aynen onun mutlu olacağı gibi bir hayat sürebilirim. Küçük bir yer, küçük bir aile, küçük erkek ve kız çocukları. Onları seven anane, babane, dedeler… Doğru, bunu yapabilirim, hatta büyük ihtimalle çoğunuzdan iyi yapar, çoğunuzdan da iyi yetiştiririm o veletleri. Kim bilir belki bir ara yaparım (içimden böyle geçti)… Lakin anlamsız… Veletlerim bana soruyor, sanki ben biliyorum, “neden devam etmeliyiz diye”… Onlara bu şekilde cevap vermiyorum; ama yıllar önce duyduğum bir kıssanın takla attırılmasıyla şöyle cevap vermek en güzeli olurdu: O kadar çok yaşayın ki, size de birileri eee neden yaşıyoruz diye sorabilsin 🙂

Hani derler ya: Sultan Süleyman’a bile kalmadı bu dünya… bıdı bıdı. İşte O Süleyman’ın yerine ister Johnny Cash deyin, ister Hüseyin Derya deyin… Çok atla deve değil. Bunlar büyük adamlar, biz küçük adamlarız; büyük adamların büyük derdi olur; küçük adamların küçük; büyük adamlar büyük problemlerle uğraşır, küçük adamlar küçüklerle… Çok kasmayın. Neden seçmiyorum kolay hayatı, ya da seçemiyorum… :))) Ehheeeeee. 26-27 gibi memleketime gideceğim. Annemle, ailemle vakit geçireceğim, olabildiğince neşeli olacağım. Sonra babamı, amcamı, dedelerimi, büyük ninemi, kuzenlerimi vb ziyaret edeceğim. Dayım gittikten sonra gitmedim yanına hiç; hatta bir miktar dargındık sanırım birbirimize. Bana haber vermeden ölmese iyiydi; hoş belki de beni de aradı da, yine bir şeyler isteyecek diye açmadım. İlginç, telefonu açmazsan ulaşılmaz oluyorsun; kanaatimce çoğumuz ulaşılmaz olmak istiyor.

Annem yıllarca, oğlum dayın gibi olma dedi. Böyle deyince dayım kötü bir adam gibi anlaşılmasın. Doğru, vefasız, acımasız, kendi özbeöz çocuklarını terk etmiş, sadece kendini düşünen bir insandı, ya da insan demiyorsanız işte, neyse o. Kötüydü, çokça şahit oldum. Dünya üzerinde eziyet çekmiş, sürekli haklı olmuş, herkes ona ihanet etmiş gibi düşünen bir adamdı. Ülen bundan 6 ay kadar evvel Avusturya’ya gittiğimde, Atlas Jey’in Zürih’ten servisini çeken adam bile tanıyordu adamı, ve ona göre eğlenceli, bana göre adice anılarını anlattı dayımla ilgili. Haa bu arada hakikaten dayımla ilgili güzel şeyler anlattığını sanıyordu ha 🙂 Şaşkın! Annem işte, hep böyle olma dedi, sanki benim elimde de. Dayım çok içerdi, 11-12 yaşında bu yana içerdi. İyi adamdı deyip haksızlık yaptığı onlarca insana hakaret edecek değilim; ama agada bir şey vardı, ve ben de kendimce görürdüm bunu. O da gördüğümü bilir, o yüzden yakın hissederdi. Hiç kelimelere dökmedik… Demek istediğim şu, ya da emin değilim artık ne demek istediğimden de. Ha tamam bildim. Neden kolay olanı tercih etmiyorum? Benim mamanın atladığı da o, ne kendisi, ne de peder kolay olanı tercih etti. Kendilerinin yapmadığı tercihi benim yapmamı istiyorlar. Bu arada hangi tercihi yaptığım bu kadar önemli değil bu arada, sanki önemli gibi anlatıyorsam kusura bakmayın. Alakası bile yok. Gayet önemsiz. İnsanlar yaptıklarımdan ötürü benim önemli olduğumu anlatma gayretine düşüyorlar, ahaaaaaa…. Valla yalan yok, içimden öyle kuvvetli gülüyorum ki! Hakikaten insan denen şey, matematik bilmeli. 🙂 Adama sorarlar, senden önce kaç insan geldi ve senden sonra kaç tane gelecek diye.

Nereye mi bağlayacağım, bir zamanlar kurtuluşumun çocuklarım, hiç sahip olmadığım ama benim olacak aile üzerinden olacağını sandım. Böylece hayata devam edebilecektim; ama olmadı. Kanaatimce ben kendimi anlatamadım, önemli değil. Çoğunuzun ailesi var, ama sadece birileri size aile olun dediğin için sahip olmuşsunuz; çocuk ne demek, yetiştirmek ne demek zerre bilginiz yok. Onlarca saçma salak insan denen şey dolanıyor ortalıkta ve bu saçma salak insan denen şeylerin yine insan dedikleri genç yaratıkları var. Sizin yarattığınız ya da içinde yaşadığınız dünya şakadan başka bir şey değil 🙂

Bu şekilde yazmayı özlemişim hakikaten 🙂 Buraya kadar söylediklerim kalbinizi kırdıysa özür dilerim (Dilemiyorum da, yalandan işte).

İnsan, dedikleri gibi, sahip olamayacağı şeyleri isteyendir; insan olansa, hakikaten insan olansa, sahip olmak istedikleri için o cesareti gösterip yola çıkabilen.

Denk u, çavv

Hüseyin Derya için, Anar’a, Aftoş’a, Chingiz’e Selam ile

Ülen bu kodumun bilinçaltı çok altı, pehhh. Yılllar yıllar var ki, Aydan için bir şey dememişimdir, birilerine olan saygımdan ötürü. Fuck the saygı, ebemin hörekesini görmüşken, pehhh…

Bu da sana gelsin (Benle alakası bile yok da, işte ne yapacaksın; kafamı, yok hafızamı z.k…mmm – Edit: Lan Edi ile Büdü’yü izledim ben… Kodumunun adaletsiz dünyası 🙂 ), neredeyse aynı yıllar:… Mayın Tarlası olacaktı, ama Can(m) Kırıkları daha iyi gibi

Bu her zaman muazzamdı; Sayın Şebnem de yazmış da yazmış ha; bu arada kelimeleri anlamlıdır da, kelimelerinde değilim, benlik bir olayı yok, tınısı muazzam:

Editbüdüt: Hemen akabinde silmiştim; ama okudum, pek sakıncalı içerik yok gibi, sıkıntı yok, ölüyü dirilttim. Üfff ölüyü dirilttim la, mucize mi yoksa bu… Neyse

Yazılar Çiziler içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

8 Temmuz 2017 TBT ve TST Seçmeleri Üzerine

Baya baya başarısız bir gündü benim için. Son 4 senedir hep bu şekilde oluyor. Tam olarak neden böyle olduğunu da anlayamıyorum. Yaptığım bir hata (neredeyse her bölümde şahsına münhasır bir hata şeklim oluyor) bölümü komple etkiliyor; ki bugün de böyle oldu. Artık eskisi gibi Dünya Zeka Oyunları Şampiyonası’na gidip yarışayım gibi bir derdim yok, yetti bana gittiklerim. Ama insan bildiği şeyi yapamadığında, herhangi bir yüksek gayesi olmasa da canını sıkıyor, epey bir de. Artık kimlerin canını yakmışsam, nasıl ilendilerse (bizim orada böyle söylerler) olmuyor Allah olmuyor.

Aşağıda okuyacaklarınız benim nasıl bir yarışma geçirdiğimle ilgili olacak; aklıma geldikçe de diğerleriyle de ilgili yazarım.

Türk Sudoku Takımı’nı seçmek için iki tane bölüm vardı. 2013’te Pekin’de yapılan Dünya Sudoku Şampiyonası’ndan bu yana kararım net: Sudoku’da yarışmayacağım, çözemiyorum da, sevmiyorum da. Ama her sene Sudoku Seçmelerine de katılırım, nihayetinde amaç yarışmak, soru çözmek. Eğer sonunda takıma girmiş olursam da affımı istiyorum. Lakin bu sene böyle olmadı. Tamam ilk bölümde bir miktar ağırdan almış olabilirim; ama yine de ciddi bir şekilde çözme mantığı içerisindeydim.

İlk bölüm 45 dakikaydı (Klasik Sudoku) ve toplamda 12 soru vardı 200 puan toplam puan değerinde. 4 tane Klasik Sudoku (7-8 Puan (İki tane 6×6), 17-27 Puan (İki tane 9×9), 2 tane Köşegen Sudoku (9 Puan 6×6, 25 Puan 9×9), 2 tane Tekli Sudoku (7 Puan 6×6, 18 Puan 9×9), 2 tane Komşusuz Sudoku (10 Puan 6×6, 30 Puan 9×9), 2 tane Ardışıksız Sudoku (12 Puan 6×6, 30 Puan 9×9)

17 Puanlık Klasikten sonra, 25 Puanlık Köşegene geçtim, 5-6 dakikada yapabildiğim aşağıdaki (üçüncü resim); bir yerden çıkacak; ama göremedim, sonra döner hallederim deyip, 30 Puanlık Komşusuz’a geçtim, hızlıca yaptım, sonra diğer 30 Puanlık Ardışıksız’a geçtim, o da hiç sıkıntı çıkarmadan oldu. Akabinde 27 Puanlık Klasik Sudoku’ya geçtim, herhalde bir 7-8 dakika harcadım, sonra 4-6-8-9’lara kaldı, büyük ihtimalle bir yere Xwing falan vardı görmedim, denedim 9’lar patladı, he o zaman 8’miş dedim yine patladı soru. Ülen dedim neden patladın, tekrar ilk denediğimi denedim herhalde bir şey atlamışım diye, yine patladı. Bu sefer ikinci seferi denedim, yine patladı. Maalesef bu da şunu gösteriyordu, bir şeyleri atlamışım oraya gelene kadar.

Patlayan Klasik

Yapacak bir şey yoktu, çok da zaman da kalmamıştı, geriye kalan bütün küçükleri temizlemek için çözmeye başladım. Tabii bu arada cevap anahtarına çözdüklerimi geçirdim. Ufak Komşusuz hızlıca oldu, ufak Ardışıksız’a geçtim. 1-2’leri koydum, yukarı çıktım, sola geçtim, sol alta indiğimde patladı. Allah Allah neden patladı şimdi dedim, hızlıca sildim ve tekrar başladım. Çünkü ilk başta yaptığım hamlelerden birinde 2’nin yanına 3 koymuşum. Sanırım şu Klasik Sudoku’nun moral bozukluğu ve azalan zaman telaşıydı. Bu sefer bir miktar daha sakin hareket ederek çözdüm. Yine patladı. 12 puan olduğundan, kolay kolay dışarda kalmasını istemediğimden son bir şans verdim; valla yine patladı 🙂 Çözüm kağıdına Yanlış yazdım, emindim baya.

Ardışıksız Küçük

Son 1-2 dakika küçük Tekli ve Köşegeni yaptım, cevap anahtarına geçirdim ve bölüm bitti. Salih’e sordum ufak Ardışıksız patlak mı diye, yoo ben çözdüm dedi. Sanırım nerede hata yaptığımı biliyorum. 2’nin bir pozisyonunu burada olursa, mutlak suretle ya 1’e ya da 3’e değecek diye elemiştim. Sanırım orada bir şey kaçırdım; ama tabii çok sonra aklıma geldi bu.

Salih tam yaptı (bonusu da vardı), Kamer sanırım tama yakın yapmış, Hatice’nin de Kamer’e yakındı. Benimse 74 puanım dışarda kalmıştı, 126 yapmıştım. Bir tane Klasik Sudoku ve ufak tefek bir Ardışıksız, çözülmeyen Köşegen beni epey bir puandan etti; ama çok da sallamadım.

Köşegen Sudoku

Ne de olsa bana ne Sudoku Takımı’ndan. Öbür bölüm daha iyi yapar eksiği kapatırım mantığı içerisindeydim ve hakikaten de öyle oldu.

İkinci Sudoku Bölümü Sudoku ve Ötesi’ydi, 9 tane Sudoku türevi vardı: Bölgesel Sudoku (6×6) 10 Puan,  (9×9) 32 Puan; Ardışık Sudoku (6×6) 12 Puan, (9×9) 33 Puan, Dıştan Sudoku (9×9) 35 Puan, Toplamlı Sudoku (9×9) 40 Puan, Dörtlü Sudoku (9×9) 35 Puan, Çerçeve Sudoku (9×9) 38 Puan, X Toplam Sudoku (9×9) 37 Puan, XV Sudoku (9×9) 37 Puan, Büyük Küçük Sudoku (9×9) 41 Puan.

Bu bölümü ayrıntılı yazmayacağım, başıma çok iş gelmedi; birkaç ufak pürüz oldu, ama hallettim ve 15 dakika kala bitirdim. 7-8 dakika kadar kontrol ettim, sanırım 7 dakika kala da teslim ettim. Salih 22-23 dakika kala bitirmiş ve bir 10 dakika kontrol etmiş. Hatice ve Kamer de 9’ar dakika kala teslim etmişler sanırım, emin değilim kontrol edip etmediklerinden. Lakin karşılaştırmışlar, bir sıkıntı yokmuş.

Yarışma formatı ağırlıklı olarak kolay sorulardan oluştuğundan, küçücük bir hata size epey pahalıya mal oluyor; ki yine öyle oldu. Her ne kadar iyi bir ikinci bölüm yapmış olsam da, yarışmayacak da olsam Dünya Sudoku Şampiyonası’nda, Türk Sudoku Takımı’na girme şansım yok, büyük ihtimale beşinci sırada yer alacağım.

Topluca bir öğle yemeğine gittik, goygoy muhabbet, Hatçe’ye sataştım tabii her türlü, güldük, yedik eğlendik ve tekrar yarışma salonundaki yerlerimizi aldık. Bu sefer TBT Seçmeleri’ydi, ee benim de yarışmam bu. Kasacaksam eğer bunda kasacaktım. Ama nedense dediğim gibi, ne kadar kasarsam kasayım, bir yerlerde bir şeyler oluyor ve işler ters gidiyor; ahan da tam da öyle oldu. İnanılmaz da moral bozucuydu benim için, özellikle takıldığım sorudan ötürü.

Bölüm 1: Akıl Oyunları: 45 Dakika, 200 Puan, 12 tane soru vardı bölümde: Amiral Battı (17 Puan), Apartmanlar (16 Puan), ABC Kadar Kolay (8 Puan), Hazine Avı (25 Puan), Çadır (12 Puan), Işın Ağı (8 Puan), ABC Bağlamaca (7 Puan), Kakuro (27 Puan), Çit (27 Puan), Kendoku (9 Puan), Adalar (23 Puan), Domino (21 Puan).

Her türlü bitirilir bir bölüm. Amiral Battı’dan girdim, puanı çok da düşük değildi. Verilen gemiler ve sıfır ipuçları için çizgileri çizdim. Sütunda sadece bir numara gördüm, 4’lü gemi en alt satıra da gelse, 5’in olduğu satıra da gelse, 8. Sütundaki 1’in gemisi bunlardan biri olmalı o zaman sütundaki diğer hücreler kesin boş. Tek bunu gördüm. Baktım bir 20 saniye başka bir şey var mı diye, yoktu, sonra ben de eee dedim 4’lü gemi burada olsun, süper de oldu. 2 dakika sürmüştür azami.

Amiral Battı

Apartmanlar normal çıktı; ama son iki senedir TBT Seçmeleri’ndeki hiçbir apartman sorusunu çözemediğim için gayet yavaş ve temkinli bir şekilde çözdüm, o yüzden tahminim 4-5 dakika arasında sürmüştür.

2Apartmanlar

Hemen akabinde ABC Kadar Kolay vardı, en fazla 2, 2buçuk dakikamı almıştır. Ardından Hazine Avı’na girdim. Baya iyi takip ederim bu sorudaki komşuluk olaylarını. Bir yerde tıkandım, herhalde 20-30 saniye hiçbir şey koyamadım, sonra tekrar açıldı ve bitti soru. 3, 3buçuk dakika harcamışımdır bunda da.

3ABC Kadar Kolay.png             4Hazine Avı.png

Çadır ve Işın Ağı. Çadır’ı ilginçtir zor algıladım, o yüzden boşlukları tükenmez kalemle işaretleyeyim dedim, sanırım 30-40 saniye harcadım bunun için; çok salak olduğuna karar verdim, çünkü aşağıdaki 4’ü gördüm. Pehhh, küfrettim kendime, sonra oldu soru. Sadece sol üst tarafta bir çok çözümlülük oluştu, ülen dedim neresi patladı, satırdaki 2, 3 olmuş, hızlıca onu düzelttim ve oldu. Tahminen 3, 3 buçuk dakikam gitti bu soruda.

Işın Ağı da kolay sorudur, ama hücrelerin karalanmış olması, bir de cevap anahtarı için yuvarlakların grisinin çok düşük tonda olmasından ötürü, çizgilerimi hunharca bastırarak çizemedim. Kanaatimce bu durum biraz rahatsız etti beni. Soruyu çözmem bir miktar uzadı, neyden emin değilim, ama uzadığını hissettim. Bu da 3buçuk dakikamı almıştır.

5Çadır.png    6IşınAğı

Buraya kadar kabaca bir hesap yapalım ne kadar zaman harcadığım ile ilgili: Yaklaşık 20 dakika. 25 dakikam daha vardı, cevapları çözüm kağıdına girmemiştim, 4-5 dakika civarı o tutardı (epey temkinli giriyorum da) Kalan 20 dakikada Kakuro, Kendoku, Çit, Adalar ve Domino çözecektim. Büyük ihtimalle ucu ucuna hepsi yeterdi. Lakin, hiç olmayacak bir tür, hem de hiç, ihanet etti bana; ki ölümüne moralim bozuldu bu yüzden.

Toplamalı, çarpmalı ya da matematiksel temalı oyunlarda bir miktar iyiyim üzerinize afiyet; ama toplamalı olanlarda başka bir maharetim var, baya hızlıyım bu soru tipinde. Bir de söz konusu olan Kakuro. En fazla 2-3 dakikamı alması gereken soru, biraz sonra hesaplayacağımız ve bana çok değerli puanlar kaybettiren kadar oldu.

8Olmayan Kakuro.png

Alt taraf bir sürü 7-8-9 oldu, sağ üst yukarıda da tıkandı soru. Oraya baktım, buraya baktım göremedim. Neden olduğunu bilemedim. Dedim diğerlerine geçeyim, herhalde bir şeyleri göremiyorum, döner görürüm. Bu girişim 3 dakikama mal oldu. Adalar’a geçtim hemen. Aslında Çit’e girecektim, ama Kamer ve Hatçe ile yaptığımız yarışmalarda bu iki arkadaşın inanılmaz Çit çözdüğünü bildiğimden, sona kalsın dedim; onlara zaman kaybetmenin anlamı yok diye.

Adalarda “sadece adaları çizme” olayını denedim; bizim orada dedikleri gibi alışmamış götte don durmaz misali durmadı, uzun yola tevci ettim ben de. Hızlıca yaptım, en fazla 1, 1 buçuk dakika ve çat diye patladı solda. 5 ve 4’ü değiştirdim, ama bir yerin 2×2 olmasını kurtaramadım. Belirtmeliyim ki, soruyu mantıktan ziyade sıkıştırma usulüne göre çözdüm, fazla zaman gitmesin diye. Yukarıdaki 3’lerden birini yanlış yerleştirmişim, ikinci çözüşümde gördüm. Soru oldu; ama sanırım toplamda bu soruda 4 dakikam rahat gitmiştir.

11Adalar

Domino’ya geçtim, ilk 1 dakikada 5-6 kesin domino yerleştirdim. Bulamadım, gözümle bir yeri denedim, yemedi, hemen tersini yaptım; ama ilerlemedi. Bir başka yeri gözümle denedim, baya oldu; ama risk alamadım budur demek için. Sonra ufak ufak denemelere ve bölge oluşturup sıkıştırmaya döndüm. Biraz yavaş ilerledi yalan değil. Ama bu sorudan da korkuyorum, 2012’de şom ağzımı açtığımdan bu yana Domino ile aramız düzelmedi. Sıkışık bir bölge oluştu, gözümle denedim, baya gitti, tamam dedim bu sefer oldu. Çizdim dominoları, sonra kontrol ettim tek tek, aynen bir sıkıntı olmamıştı. Lakin burada da bir 4, 4buçuk dakikam gitmiştir.

12Domino.png

25 dakikadan geriye 12-13 dakika kalmıştı, yarım bir Kakuro, bir Kendoku ve bir tane Çit ve girilmemiş çözümler vardı. Kafamdaki, Çit’i sıka sıka oldururum yönündeydi, Kendoku’yu da en fazla 2 dakika içerisinde çözerim mantığı vardı. Yarım Kakuro’ya döndüm. Allem ettim, kallem ettim olmadı. 5-6 dakika kaldı. Cevap kağıdına çözümleri girdim. Artık ne Kendoku’ya ne de Çit’ bakabileceğime dair bir umut vardı, en azından Kakuro’yu yapma derdindeydim. Her şeyi denedim, onu yaptım bunu yaptım ama sürekli yukarıdaki 31,8,12,21 toplamlarında 8 patladı. İşte o zaman dank etti bir yerde bir şeyi yanlış mı yaptım acep diye. Süre de son dakikaya girmişti zaten ve o üç rakamı gördüm: 1-3-5 (2 okunun hemen yanında). Aptal herif! 37 toplamı altı tane rakamdan oluşuyor, üç rakam dışarıda ve tüm rakamların 45 olması gerekliliğinden, dışarıda kalması gereken rakamların toplamı 8 olmalı; yani 125 ya da 134 olmayacak o toplam içerisinde. Ama halihazırda 19’dan gelen bir 2 olduğundan kesinlikle 134 olmalıydı; işte ben onu 135 yazmışım. Hatam buydu, olması gereken rakamın bir fazlasını dikkate aldığım için, bana bu hata 63 puana mal oldu. Böyle az puanlı ve kısa süreli ve kolay sorulu bir yarışmada eğer bir bölümde 63 puan patlatıyorsanız, hiç kimse size acımaz; ki acımadılar da.

Üzgün ve kırgın bir şekilde dışarıya çıktım, sigara içeyim rahatlayayım diye. Aziz’le konuştuk, onun da başından benzer bir macera geçmişti 🙂 Onun 61 puan dışarda kalmıştı, benim de 63 puan. İnanılmaz büyük. Kamer, Hatçe, Salih bitirmişti, sanırım, en azından ikisi bitirmişti, bir de adamların bonus puanı vardı. Yani fark 70 küsurlardaydı.

Kendi kendime şunu söyledim, mantık yok, ölümüne sallayacaksın. Öyle ya da böyle, bu fark yoksa kolay kolay kapanmaz. Tam olarak da bunu yaptım; ama Kelime Avı bana o kadar çok zaman kaybettirdi ki bir sonraki bölümde, bütün avantajımı orada sıfırladım.

Bölüm 2: Meraklısına Akıl Oyunları, 45 dakika, 200 Puan, 12 soru. Yol (26 Puan), Patika Oluşturma (17 Puan), Farklı Komşular (17 Puan), Mağara (26 Puan), Kelime Avı (17 Puan), Masyu (18 Puan), Tetroid (7 Puan), Tapa (26 Puan), Dijital Toplama (11 Puan), Bölmece (11 Puan), Sayı Bulmaca (7 Puan), Tetromino Yerleştirme (17 Puan)

İlk şunu söyleyeyim, ki eminim, tam saate baktım ne kadar var diye, 23 dakika bilmem kaç saniye kala sadece 2 tane sorum kalmıştı bu bölümde: Kelime Avı ve Bölmece, bir de 10 tane sorunun çözümlerinin cevap kağıdına girilmesi işi. Kelime Avı’nı isteyerek sona bırakmadım, ebatını görünce en son bakarım dedim; zaten bu türü de iyi tarayamam, olduramıyorum hızlı bir şekilde; ama bu kadar süreceğini tahmin etmemiştim açıkçası.

Sıradan başladım, Yol denen zımbırtı oldu hemen. Ufak tefek patlayan yer oldu, son sürat yapayım derdinden, bir çok çözüm çıktı, 7’nin birinin 8 yapmışım, hızlıca düzelttim. En fazla 2buçuk-3 dakika sürmüştür. Patika Oluşturma 1buçuk 2 dakika civarıydı.

1 Yol

2 Patika Oluşturma.png

Farklı Komşuların ilginç bölgelerini bir süre fark etmedim, bir süre dediğim on saniye kadar. Sonrasında gayet nezih bir şekilde çözüldü. Gayet de dikkatli çözdüm patlamasın diye, bu da büyük ihtimalle 2buçuk dakika civarındadır.

3 Farklı Komşular.png

Mağara’ya geçtim, bir yere kadar kesin gittim. Çıkmayınca gözümle denedim, pek bir şey olmadı. Sonrasında da pek zaman kaybetmeyeyim diye alttaki 5 böyledir dedim, bir güzel patladı, sonra diğer türlüsünü yaptım gayet güzel oldu soru. 3buçuk 4 dakika civarıdır azami.

4 Mağara.png

Sıradaki soru Kelime Avı’ydı, ebatını gördüm ve kaçtım hemen oradan. Masyu’ya geçtim, sanırım 40 saniye civarında bitti soru; ama iki tane Kapalı Alan oluştu 🙂 Son kısımları sildim, aaa bir yeri kaçırmışım dedim, bu sefer de başka iki tane kapalı alan oluştu. Soruyu hızlandırılmış mantık ve tek çözümlülükle çözmüştüm. Silmeye kıyamadım, çünkü çok güzel bağlantılar vardı, kesin böyleydi çözüm; ama ben nerede hata ettiğimi bulamadığımdan sonra dönerim dedim. Burada 2buçuk-3 dakika kadar kaybım olmuştur. Sonraki turda bu soruya tekrar döndüm, sildim ufak ufak, ama yine olmadı. Hepsini sildim ve baştan çözdüm, nereyi kaçırdığımı gördüm (Yukarıda bir ihtimali atlamışım) soru oluverdi. Toplamda bu arkadaşa 5 dakika harcadım kanaatimce.

6 Masyu.png

Tetroid denen şey en fazla 1 dakika sürmüştür. Sadece çizdim, çok kısa düşündüğüm yerler oldu, o yüzden 1 dakika diyorum zaten.

7 Tetroid.png

Tapa, 1 dakikadan kısa sürdü. Normal çizgi çizerim bunda; ama cevap isteme formatında karışıklık olmasın, rahat göreyim diye toparlak koydum.

8 Tapa.png

Dijital Toplama’ya geçtim. İlla ki mantık vardı soruda, ama benim çok hızlı olmam gerekiyordu. Şöyle gözümle bir baktım, sadece şöyle bir varsayımda bulundum, ki tuttu, sıfır 1’in yanında olsun, yüzler basamağındakiler 9 toplamı verip, 1 eldeyi yandan alsın. Tabii oradaki rakamları koymadım, bu varsayım üzerine en sağa geçtim, birler basamağına, nedense sonucun 3’le bitmesi gerek gibi geldi, niye bilmiyorum, belki verilen parça yüzündendir. 3’le biten toplamlara bakayım dedim. Şöyle göz kararı orası 4-9 olursa, oraya da 2-7 olursa, ortaya kalanlar olan 5-6-8 oluyor gibi geldi, koydum oldu. O yüzden en fazla 2 dakikamı almıştır bu soru.

9 Dijital Toplama.png

Bölmeceyi geçtim, Sayı Bulmaca da 1 dakika altında olmuştur. Tek bir on saniye kadar şunda takıldım, 8-43 çıktı; ama boşluğa 7 ve 9 ihtimalleri kaldı. Ülen neden çok çözümlü bu dedim, sonra da ikinci tahmindeki 1’i kaçırdığımı gördüm ve onu da yerleştirdim.

11 Sayı Bulmaca.png

Ve Tetromino Yerleştirme. Verilen 1’ler üzerinden mantık yürütecektim; ama boşver dedim, en alt satırın 2’si vardı, Karalı U pentominosu vardı, ülen dedim bunun parçası burada olsun. O zaman alttaki 5’te I olması, üstteki 5’te de başı ve sonu olması gerekiyordu iki ayrı tetromino olduğundan. Sütunda yan yana duran 5 ve 4 geçtim, yaptım süper, ama patladı. Dedim patlayamaz, çünkü çözüm bu olmalı. Sebebi de çok güzel olması 🙂 Sonra gördüm ki 4’ü 5 yapmışım, altta U’nun içine soktuğum çizgiyi görmemişim. Hızlıca düzelttim ve oldu bitti gitti. Sonra bir de kontrol ettim, ne olsa yardırdım diye, sıkıntı çıkmadı. Kanaatimce 4-5 dakika arasıdır burada harcadığım zaman.

12 Tetromino Yerleştirme.png

İşte tam bu noktaya kadar her şey istediğim gibi gitti. Muazzam bir süre var geride 23 dakika kadar, 5-6 dakikası cevapları girmeye gitse, 7-10 dakika arası bonus alınabilir. Bu da ilk bölümde kaybettiğim onca puanın bir kısmını telafi etmek için muazzam olurdu. Ama son vuruşu iyi olmayan golcü gibiyim kardeşim, Kelime Avı’na bir girdim pir girdim. Pehhh. Kelime Avı ve 11 sorunun çözümlerinin girilmesinden sonra geriye 5-6 dakikam kaldı. Bölmece de çekindiğim soru, yıllar var ki çözmüyorum. Çalışma Dosyası’na koydun ya birader diyebilirsiniz; o dosyayı ben sizin için hazırladım, kendim çözeyim diye değil 🙂

5 Kelime Avı.png

2-3 dakikam neden bu 9 olmuyor (üç basamaklı olmuyordu bir türlü, hep ikide kalıyordu) diye geçti. Artık yapamayacağım gibi geliyordu. Ta ki Salak adam iki tane 7’den de 9 elde ederiz diyene kadar. Oradan baya ilerledi, son bir dakika kala, bölmenin üst kısmında bir hata yaptım, 145’li yaptım, olmadı, fark ettim, saniyeler kaldı, boşlukları dolduramadım bile, artık kesin böyledir dedim süre bitti; yine de aktarmış bulundum bölen ve bölüneni. Ama cevabın o şekilde mi istendiğinden de emin olamadım, Salih’le konuştuk, tüm işlemi istiyorlar dedi, gitti 11 puan dedim; ama sonradan söylenene göre benim yazdığım şekilde oluyormuş zaten. Lakin ne yalan söyleyeyim, doğru yapıp yapamadığımı yarışma sonrasında çay içme seansına kadar kontrol edemedim ya yanlışsa diye 🙂 Telefonun hesap makinası kısmını açtım 17*85907 dedim ve hobbaaaaa çıktı; mutlu oldum ama belli etmedim 😀

10 Bölmece.png

Belki bonus alamadım, ama en azından da tamamını yaptım bölümün.Çok büyük fırsat teptim yalan değil; ama Kelime Avı ne 17 puandı, ne de öyle 3-5 dakikada bitirilebilecek bir soruydu.

Salih’in bölmece bir rakamdan patlamış sanırım, Kamer hepsini yapmış, Hatice’nin de öyleydi, emin değilim. Aziz’in de herhalde bir 15 puan filan dışarıda kalmıştı.

Son bölüme girmeden önce benim için işler pek parlak değildi. O anda aklıma takım için şu anda yarışan dördüncü kim sorusunu sormak geldi, hakikaten kimdi? Çünkü Salih, Kamer ve Hatice son bölüme gelene kadar, bize ilk bölümden attıkları farktan yerlerini sağlama almışlardı. Taner Karabulut yoktu yarışmada, Mehmet Durmuş da, sanırım bir üniversite olayından gelememişti; o zaman Aziz ve ben kalıyorduk. Üçüncü bölüm öncesi sigarada konuşurken, Aziz, Murat Can Tonta da iyi, sanırım bizim önümüzde dedi. Murat’a sorduğumda ilk iki bölüm için puanları 162 ve 172’ydi, yani toplamda 334; benim 137 ve 200’dü, yani 337; Aziz’in de 325 civarıydı kanaatimce. Hakikaten bizim aramızda geçecekti son bölüm. Kim daha iyi yaparsa (Tabii ki ilk iki bölümde hiç patlak olmadığını farz ederek konuşuyorum) takımın dördüncü ismi olacaktı. Açıkçası son bölüm Altıgen’di öyle çok dert olacağını düşünmüyordum, ne de olsa ilk iki bölümdeki soruların zorluk seviyesinden olurdu. Yine bölüme bitirmek için girecektim, hata yapmazsam, az da olsa puan farkımı koruyabilirdim.

3. Bölüm: Altıgenler, 30 dakika, 150 Puan, 7 soru. Altıgen Apartmanlar (16 ve 32 Puan), Altıgen ABC Kadar Kolay (16 ve 32 Puan), Altıgen Yıldız Savaşları (8 ve 8 Puan), Altıgen Çit (38 Puan).

Böyle kısa bölümlerde eğer benim bulunduğum durumda bulunuyorsanız, ya işte ben orta hallileri çözeyim, sonra da büyüklerden çözebildiğimi çözerim diyemezsiniz. Çünkü rakiplerinizle aranızdaki fark yok denecek kadar az, dahası onların neler yapabileceğini kestiremiyorsunuz; o yüzden alabildiğiniz kadar çok puan almalısınız. Bunun için de yüksek puanlı soruları çözmeniz gerek. Eğer yüksek puanlı soruları sona bırakırsanız, bu da tehlikeli; bu sefer de yetişmeme, yarım kalma durumu oluşabilir. Yapılması gereken, en azından benim yaptığım, aldırış etmeden yükseklere dalmak.

ABC Kadar Kolay’ın büyük olanına girdim. Doğru, girdiğime pişman oldum. Çünkü ilk iki bölümdeki soru kolaylık durumu burada gözetilmemişti.

Büyük ABC.png

Çok rahat 12-13 dakikam gitti bu soruya. İnsan bir de doğrudan bununla başlayınca yapacak bir şey de bulamıyor. Bölüm kısa, hadi gidip sonra geleyim de diyemiyorsunuz. Sıksan sıkılmıyor arkadaş, onlarca boş hücresi var. Çok işçiliği oldu sorunun, ve tamamen zaman yedi. Çok daha fazla puan olabilirdi, kimse de hayır demezdi açıkçası. Burada kaybedilen zaman tehlikeliydi, asıl tehlikeli olan benim bundan sonra hangi soruyu seçeceğimdi. Yıldız Savaşları’nın gayet kolay çıktığını bildiğimden onlara girdim, 2-3 dakika içinde ikisi de yaptım, hemi de bir rahatlama adına.

Yıldız Savaşları.png

Tüm bunlardan sonra neredeyse 16-17 dakikaya yakın bir zaman gitmiş ve daha sadece 48 puan alabilmiştim. Bölümü bitirme mantığıyla girdiğimi düşünürsek, 30 dakika 150 puan, dakika başı 5 puan, yani benim 80-90 puan arası almam gerekirken, an itibariyle yarısındaydım. Bundan sonra soru seçimim de doğru olmadı (Çit), bunun yerine Apartmanların ikisini, hatta yanlarına küçük ABC Kadar Kolay’ı da sıkıştırıp yapabilirdim kalan sürede ve toplamda 64 puan getirisi olurdu. Ama maalesef Çit’teki 38 puan benim aklımı çeldi. Yaparım dedim, ne de olsa Çit. Farklı bölgeleri fark etmem belli bir zaman aldı, yine bir on yirmi saniye. Hatta görmediğimden iki 5’in bağlanma biçimi böyle dedim patladı, akabinde fark ettim. Kesin çizgiler çizdim, eyvallah; ama soru öyle kaldı. Eee zaman da aleyhime, güzel bir sıktım. Bir güzel patladı, bir daha sıktım sildikten sonra, yine patladı. Sıktığım yer sorunun 6’nın üzerindeki 5’leri, böyle olsun diyorum 5’lerin ihtimallerinin az olmasından hareketle. Oluyor, ama sonra ortadaki büyük 5 yüzünden patlıyor. Orada bir aydınlandım (6-7 sıkıp silmeden sonra) bu 5’ten ne kadar almam gerektiğiyle ilgili ve neredeyse üst tarafı bitirdim bu yaklaşımla. Yine emindim çözümün bu olduğundan, çünkü çok güzel, muhteşem olmuştu. Alt tarafı da yapmıştım ilk başta, kesin değildi; ama güzeldi ve üst tarafla da güzel bağlantı kuruyordu. Tek kalan sağ taraftı şimdi. Süreye baktım, 7-8 dakika vardı. Eğer sağ tarafı hemen bitirirsem hala küçük sorulardan birini yapma imkanım olacaktı. Sağ taraftaki 5 ve 2’nin pozisyonları birçok şeyi sınırlandırdığından bir yaklaşım denedim yemedi, sonra güzel bir şey yakaladım ve inanın, inanın muazzam bir şekilde Çit her şeyiyle oldu, en azından ben öyle düşündüm 🙂 Allah’ım daha 4-5 dakikam var, sadece bunun çözümünü gireceğim cevap kağıdına ve küçüklerden biri de olacak. Ama nedense içimden bir ses: Serkan göbekteki 5’i bir saysana dedi. Ona geçmeden 6’yı saydım (Hücre farklı olduğu için sayması da ilginç oluyor) tamamdı, 5’i saydım, 6 çıktı 🙂 İçime nasıl bir acı oturdu belli değil. Biliyorum çözüm bu, ama ben bir yerde hata yaptım, büyük ihtimalle de sağ tarafta. Tekrar saydım, evet kesin 6’ydı. Sağ tarafı sildim, ihtimalleri gözden geçirdim ve maalesef hiçbiri olmadı, olduğunda da 5, 6 oluyordu. Son 2 dakika kalmıştı, artık benim derdim küçük soru filan değil, sadece bunu bitirmekti. Çünkü bitmezse inanılmaz büyük bir kayıp olacaktı. Başladım göz gezdirmeye kim nereyi zorlar da ben burayı kurtarırım… ve derken alttaki ilk 4’ü 3 yaptığımı gördüm. Güzel bir küfrettim kendime. Onu 4 yaptım ve her şey oldu. Çözümü dikkatlice cevap kağıdına girdim. 50 saniye kadar kalmıştı, en azından küçük ABC Kadar Kolay’ı sıkayım, tutar dedim. Yok yemedi, patladığında 10-15 saniye vardı ve bölümü 86 puanla bitirdim. İyi sonuç mu, kesinlikle değil. Ama ilk iki bölümün soru dağılımı, soru zorluk mantığı bizi bu bölümde inanılmaz yanılttı. Eğer bu farkındalık olsaydı, soruları ona göre seçerdim büyük bir ihtimal.

Çitçit.png

Kamer bu bölümde bir tane dışarda bırakmış, ki süper; Salih 80 civarıydı, Hatice de sanırım 80-100 arası bir şey. Aziz’in başına neredeyse benim başıma gelecek olan gelmiş, Çit’in çok büyük kısmı olmasına rağmen, bir kısmı olmamış ve bu epey pahalıya patlayacak ona. Murat da 86 yapmış.

Sonuç olarak Kamer ilk sırada yer alacak gibi görünüyor, eğer hiçbir şeyi patlamazsa, ya da patlasa bile ondan alttakilerin patlaklarından daha az puanlı olursa. Salih 2 gibi, Hatice 3 gibi. Lakin 4 için şudur diyemiyorum, çünkü Murat’ın ve benim hiç patlağımız olmazsa aramızda sadece 3 puan olacak. Biz patlarsak bu sefer ne kadar patladığımız hem birbirimizi ilgilendirecek hem de Aziz’i ilgilendirecek. O yüzden 4 belli değil.

Ama bu, benim için kötü bir yarışma geçirdiğim tarafını değiştirmiyor. Neden olmuyor anlamıyorum. WPF’ın Puzzle GP’lerinin B Section’ları da aynı bu tarz ve sıkıntı olmuyor; ama iş TBT Seçmelerine gelince bir sıkıntı başlıyor ki, belli değil.

Kendimce serencamımı anlattım.

Yarıştık, güldük eğlendik; tabii ki bunda emeği geçen onlarca insan var. Onların emekleri sayesinde ben burada bu kadar goygoy yapabiliyorum. Başta TBT Kaptanı Ferhat Çalapkulu olmak üzere, tüm Türk Beyin Takımı Ailesi’ne, bize böyle ayrıcalıklı bir ortam sağladıkları için teşekkür ederim.

Sonuçlar yayınlanıncaya kadar hoşçakalın

Not: Eğer Fatih Salih’i geçip TBT Seçmeleri’ni ilk sırada bitirirse, Mehmet Murat Sevim bıraktıktan sonra Salih’i geçebilen hiç kimse olmadığını düşünürsek, muazzam bir başarı Kamer için; hem de gayet genç yaşında. Artık Hatçe Hocam mı der Kamer’e, biz Kamer Bey mi deriz bilemiyorum 🙂 Ama zamanında lise yarışmalarından çıkan bu veletlerden Çit nasıl çözülür diye öğreneceğim kesin. Yapacak bir şey yok, adamlar bugünler için yetiştiler zaten 😀 Darısı benim veletlerimin başına. Sonuçlar açıklanınca onlardan da bahsederim.

Türk Beyin Takımı içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın