Antisatranç Teorisi by Mr Cübbe

Yazarın Geçmişi: Sene kaç, 90 yılların başı kanaatimce. Sonradan Halil, ama önceden Ahmet olan amcam, Cerrahpaşa’dan bir Satranç tahtasıyla dönmüş; dönemlerden yaz. Ben de 9kavaklara onları ziyarete gitmişim demek ki. Emmi hemen hızlıca taşların nasıl hareket ettiğini anlattı, sonra da iki tane oyun oynadık; ikisinde de yendi beni. Neden, çünkü acımasız adam birkaç tane oturum şekli öğrenmiş (Çoban matı gibi) çat diye üzerimde uyguladı. O gündür bu gündür bir daha satranca alıcı gözüyle bakmadım. İşte bu videoyu izleyince, amcamın o zaman güttüğü nihai gayeyi anladım; ki adam da başarılı olmuş zaten: Serkan’ı öyle bir soğutayım ki satrançtan, ahan da bir daha yüzüne bakmasın, lanetliler güruhuna dahil olmasın. Emmi, buradan saygılarımı çakarım sana, teşekkürü bir borç bilirim; bak neredeyse bir 20 sene sonra ancak anlayabildim ne yapmaya çalıştığını; sanki satranç oynamış gibisin, seni seni :D.

İmdi, Mr Cübbe tarafından ortaya atılan ve ülkemizde gelişmekte olan satranç kültürünü derinden sarsacak bu teoriye gelelim.

Efendim, Mr Cübbe kaynaklarla konuşuyor; adam (adam dersem ayıp olur mu bilmiyorum, düşünür deyim, daha iyi) diyor ki: Bakın dün gece aklıma geldi de bunları uydurmuş değilim, aha bak, aç 288’inci sayfayı orada göreceksin. Ben öyle haybeye konuşmam, kaynakların adamıyım ben. Heee, doğru bu arada bu benim yeni çıkan kitabım; alın okuyun la işte, bilinçlenin biraz. Bu ne kardeşim oyun oyuncak, yapmayın.

Teori diyor ki: Eğer ki siz bir satranç oynayan adamsanız ayvayı yediğinizin resmidir; hemi de ne biçim. Müslümanlıktan çıkmış gibisiniz sanki, ve dahası son nefesinizi verirken de islama intisap etmiş bir varlık olarak gideceğinizin bile garantisi yok. Oy ki ne oy! Hee diyelim ki oynamadınız, izlediniz; yok babam yine yandınız. Bu sefer de bir domuz yemiş kadar oldunuz. Burada bir domuz yemiş denirken, bir domuzun tamamen yenmesinden mi bahsediyor; yoksa butu falan mı, ondan emin değiliz; lakin domuz yemiş kadar oldunuz kardeşim, diyor. Ama teoride satranç tahtası üretenlerden, onu satanlardan, federasyon kurup bunun yaygınlaşması için uğraşanlardan, Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail olayından (Link kaynak olmasa da, lütfen sitenin adına dikkat kesilin, hafızada tutun; tabii eğer satranç oynamamışsanız hafıza kötüdür de, ne yapak, en azından kurtarmışsınız kendinizi)ya da tvden, internettten satranç müsabakası izleyenlerin başına ne geleceğinden, bir satranç tahtasını görenlerin neyle cezalandırılacağından, çocuklarını lisanslı sporcu yapıp, o turnuva bu turnuva peşi sıra gezmek zorunda kalan ailelerden bahsetmiyor. Halihazırda lanetmiş bir insan evladı olarak yazarın görevi, teorideki bu noktalara açıklık getirmek, sorulmayan soruları yönelterek bu teoriye hakkıyla hizmet edip, en azından öte tarafını kurtarmaktır; nihayetinde bizim sevaplar gitmiş Mr Cübbe’ye göre, çünkü geçenlerde Magnus abiyi izledim; bileydim benim sevapların resetleneceğini, bana ne la, anamın aydaşı babamın yoldaşı mı adam, izlemezdim. Ah, ah, ah!

Teori diyor ki: ” Satranç kumardan da tavladan da beter…” Şimdi, bunu biraz açma adına. Burada Sayın Düşünür tabii ki haklı, neden efendim; kumarı paranız varken ya da dünyevi bir sermayeniz varken oynayabilirsiniz. Bunlar olmadığı ya da bunlar tükendiği takdirde oynayamazsınız; ama satranç öyle midir ya! Paranızın, pulunuzun, ya da bir satranç tahtanızın olmasına bile gerek yoktur. O, o kadar melun, mendebur, hain bir oyundur ki; size birçok yerden fısıldar. Siz bir iman eden olarak, eğer ki onun fısıltılarına karşı koyamazsanız ayvayı yine resimle yemişsiniz demektir. İşte burada MEB‘e, Satranç Federasyonu‘na seslenmek gerek. Kardeşim, okullarda satrancı falan yaygınlaştırmayın, bakın Mr Cübbe’nin dediklerine, nasıl hesap vereceksiniz öte tarafta? Nihayetinde şunu aklınızdan çıkarmayın, bir saik’in doğmasında ve büyümesinde yardımı olanların tamamı, o saikle beraber, hep beraberce yargılanırlar. Yani işte A Okulu’nda bir Satranç Sınıfı kurulsun diye imza attım, işte çocuğuma satranç takımı aldım ya da gittim bir kursa gönderdim… Eyvah, eyvah; size deli sorular soracaklar öte tarafta demek istiyor Mr Cübbe düşünürümüz.

Teori der ki: “Satranç oynayan kişi insanların en yalancısı…” Aynen katılıyorum, katılmasam zaten bunları yazmadım. Neden mi katılıyorum Sevgili Okuyucu, satranç oynayan insanın kafası çalışır, muhakeme gücü artar, sınırlarını bilir, bir başka varlığa karşı mücadele etmenin ne demek olduğunu anlar, sabrı bilir, yenmenin veya yenilmenin ne olduğunu idrak eder, disiplinin ve çok çalışmanın ehemmiyetini anlar… Eeeeee, size soruyorum o zaman, bir insan bundan daha tehlikeli olabilir mi! Olamaz tabii be, soru cümlesi değildi zaten. Yani insan öyle donanımlı hâle gelir ki, cümle yalanı sizin ruhunuzun bile duymadan söyleyebilir. Evet, bu insanlar ihtimallerin insanları olduğundan, siz daha burnunuzun dibini göremiyorken, bu insanlar, öyle olursa böyle olur, böyle olursa şöyle olur, şöyle olursa ahan da bizim köyde şölen olur; o zaman çakayım buradan diyebilir; -ebilir demeyeyim der, der. Sizigidi pis satrançlı yalancılar sizi. İşte Teori diyor ki, bu tür insanların vücuda gelmesine izin vermemeliyiz; mazallah gelirlerse yalandan geçilmez. Bu sebebe binaen kumardan da kötü diyor, he öyle diyor işte.

Mr Cübbe deklare ediyor ki: “Bizim millet kazası varken, borçları varken, ehli sünnet itikati bilmezken, oyunlaaaaar, oyuncaaaaaklaaaarrr, fuzuli işler müdürlüğü…” Efendim burada kaza dediği kaçırılan namazlarla ilgili. Lakin burada geneli kabulden mütevellit bazı sıkıntılar var, şöyle ki: Bizim millet olarak kast ettiği ilk başta Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan insanlar gibi gelebilir; ama öyle değil. Büyük ihtimalle Mr. Cübbe memleketin %99’unun müslüman olduğundan mütevellit bizim millet diyor; hoş öyle bir şey söz konusu değil de; işte… Hep Osmanlı yüzünden canım, iskan politikası yüzünden. Memleket o kadar karışık ki, neyin ne kimin kim olduğu belli değil. O yüzden burada Mr Cübbe bir şeyi açık ediyor, bizim millet dediğinden, müslümanları kast ediyor… Din eğer milletle birleşirse ümmetçilik olur, yani bunun dışında kalanlar bizim milletten değil. Yukarıda da değinildiği gibi, öte tarafımı kurtarma adına teorinin güdük kaldığı yerlerden bahsedecektim, aha ediyorum ben de. Mr Cübbe orada, bizim millet değil de, müslüman ümmeti demeliydi; ama dememiş, olabilir beşer şaşar. Hoş büyük düşünür Mr Cübbe şaşmaz da, işte biz şaşarız.

Oyun, oyuncak kısmı ise kafa yakan cinsten; aslında hepimiz ayvayı yedik gibi. Neden mi, çocuklar oyunlarla büyür gibi bir kafa var; daha neler! Yok efendim oyunla öğrenme diye bir şey çıkardılar başımıza… Pehhh, ya o zamanında oynanan körebeler, yedi kiremitler, kuyu kazmalar, bilyeler, cinciler… Öfff ki ne öff, hep bunlar israf, israf kardeşim israf! İnsan denen varlığın zamanının israf edilmesi. Sonra bir de gidip siz de çocuklara, doğum günlerinde ya da değil oyuncak alıyorsunuz; baya, bariz çocuklarınızı Mr Cübbe’nin bahsettiği gibi ya da dikkat çekmeye çalıştığı gibi karanlığa mahkum ediyorsunuz. Bu çocuklar öte tarafta ne diyecekler, ha sorarım size ne diyecekler?

  • Eeee, şey, efenim Barbie bebem vardı; ama ben almadım, annem babam aldı. Benim ne gühanım var, tvlerde reklamları dönüyordu, oyun oynamak iyi dediler… Eğer ki bileydim ne işim olurdu benim Barbie ile, Hulk’la, Ömürcek adam, Nasreddin Hoca’yla… Suçsuzum, aha kapitalist oyuncak üreticileri suçlu, bunları filme, çizgi filme çekenler suçlu; konu komşu suçlu, bakkal amca suçlu, anaokulum suçlu, ilkokulum suçlu, örtmenlerim suçlu… Suçsuzum. Belki de sonra bu türküyü yakar:

Pe pe bir küçük oğlan

Pe pe bir ayvayı yemiş oğlan

Çocukların zamanını israf eden oğlan

Pe pe şapa oturmuş bir oğlan

Gibi bir şey demeleri gerekecek sanırım.

Videonun son kısmında biri atlıyor, “telefon oyunu” filan diye. Mr Cübbe kalayı çekiyor. Ah o Nokia yok mu, o nokia, yılan oyunu ya da tetris… Hep var ya dış mihraklar, neden çünkü Türkiye insanlarını oyuna, oyuncağaaaa, zamanlarını israf etmeye alıştırıp; hem günah işlemelerini sağlayacaklar, hemi de o sırada onlar taaaa Marza gidecekler, aynen ta marza… Ne geldiyse başımıza bu mihrak olan dışlaklardan geldi. Hep demişimdir, yasaklayacaksın oyun, oyuncak girişini ülkeye; bak çoluk çocuk oynayabilir mi artık, zamanını israf edebilir mi! Hoş, devletimiz geçtiğimiz yıllarda Çin’den gelen oyuncaklara kısıtlamalar getirdi; ama tabii boyası vs ile ilgili ve içerdeki oyuncak piyasasını kuvvetlendirme adına. Ama işte, eğer ki Devletül Büyüklerimiz bir anlasalar Mr Cübbe’nin dediklerini, bırakın içeride güçlendirmeyi, aynen şu kampanyayı yapardık: “Oyuncağını getir Zikirmatiği götür!”

Ez cümle, bu kısım yazara ait olsun, ki adam ayvayı sapıyla mapıyla değil, baya yıkamadan yediğinden.

Validecik beni doğurdu; ama bu kadar lanetli bir adam olacağımı bilseydi sanırım yapmazdı bu hatayı. Üle bu teoriye göre benim yatcak yerim yok. Hoş var da müslüman mezarlığında babamın yanında… Üle Mr Cübbe, hani derler ya cebinde vasiyetiyle dolaşan insanlar vardır diye. Aha bu lanetli velet onlardan biri. Bunu okuyan herkes de şahidim olsun, kağıtta şunu yazıyor: ” Babamın yanına gömün!” Şimdi sen bana lanetli demiyorsun; dahasını, oyun tasarladığım için, oyun oyuncağa hayat verdiğim için, lanetlikare diyorsun, vohaaaaaa. Eee Mr Cübbe yapacak bir şey yok, sen diyorsan doğrudur. Nihayetinde düşünür olan, gaynaklarla konuşan sensin; bizde hiç 288’inci sayfa olmadı.

Yazarın son son sözü: Yav bir hata ettik, oyun moyun bulduk; o kadar oyuncak tasarladık, o kadar veledin kafaları çalışsın diye çok yanlış işler ettik; biz hata ettik, üle en azındna öte tarafta siz şahit falan olun, deyin ki “Bilirim iyi çocuktur” 😀

Yaradan bu memlekete akıl fikir versin! O zaman satranç mı oynasak ki… 😀 eheheee

Yazılar Çiziler içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Oyun 2016

Bölüm I: Serkan’ın Serencamı

Her sene Türkiye Zeka Vakfı tarafından Oyun isminde, Türkiye geneli bir zeka oyunları yarışması düzenlenir. Aslında bize göre, yani TBT’cilere göre tam da bir zeka oyunları yarışması değildir; eğer ki biz Dünya Zeka Oyunları Yarışması’ndaki konsepti baz alırsak. Bize göre daha çok matematik temelli yarışmadır. Ama nihayetinde, yarışmanın kendisi de analitik düşünmeyi, muhakemeyi, problem çözmeyi ve bu becerileri barındırdığından, tabii ki zeka oyunları yarışmasıdır. Ayrım olarak sadece TBT Seçmeleri’nde yer alan türlerle, Oyun’da yer alan türler arasındaki farkı ortaya koyma adına söylüyorum.

Biraz eskilere döneyim, 2000’li yıllara. Üniversite öğrencisiyken Akıl Oyunları Dergisi’yle tanıştıktan sonra, internet üzerinden acaba neler düzenleniyor gibi bir şeyler aradığımı ve Yılmaz Ekici‘nin turkzeka.com’unu bulduğumu, sürekli olmasa da bazı yarışmalara katıldığımı ve Emrehan Halıcı‘nın Soru Maratonu yarışmasını bulduğumu biliyorum. Soru Maratonu sert soruların yer aldığı, hakikaten matematikle haşır neşir olmanın gerektiği, haftalık soruların yayınlanıp, ilk günden son güne kadar cevap gönderimine göre puanların azaldığı bir yarışmaydı ve ben de bir öğrenci olarak ya da şöyle söylemek daha mantıklı, boş beleş bir öğrenci olarak epey vakte sahip olduğumdan bu soruları çözdüğümü hatırlıyorum. Soru Maratonu’nu çözmeyi bırakmamın sebebi, insanların soruların altına yazdıkları, bir program yazdım çat diye sonucu buldum, Excel’de şöyle bir şey yazdım cevabı buldum demeleriydi; ki ben soruları elle çözüyordum. Bu da, ne yalan söyleyeyim epey soğutmuştu beni. Dahası, bir de o zamanlar sistematik düşünmeden mahrumdum; çok fazla soyutluk vardı ve düşünceleri ya da fikirleri bir potada eritip istenen sonuca ulaşmak benim için inanılmaz güç oluyordu; yani düşünme disiplininden epey uzaktım. Bana göre bu tarz dizi vs gibi soruların onlarca cevabı vardı ve bizden istenen soruyu hazırlayanın mantığını bulup ona göre cevap vermekti; ki bu benim için çok iyi değildi, kafamın nasıl çalıştığını bildiğimden.

Her neyse, uzun yıllar bu soru türlerine karşı mesafeli oldum; Cihan Altay‘ın (Kendisi akıl oyunlarındaki hocalarımdan biri, belki de bana tasarımla ilgili en çok şeyi öğretendir; ki öyle!) bize cuma günleri, kendisinin, özgün sorularını sorması dışında. Onlara grup olarak kafa yorduğumuzu biliyorum; ama o zaman da içimdeki his, benden bunun cevabı çıkmazdı; sadece iyi fikir yüretelibilirdim; nihayetinde dediğim gibi kafamda bu soru türleriyle ilgili bir bariyer vardı ve ben bunu kaldırmayı pek  de düşünmedim.

TZV Oyun yarışması her sene Türkiye genelinde bir kez düzenlenir ve 3 kademeden oluşur: Eleme, Yarı Final ve Final. Bu yarışmada TBT’den onlarca isim Türkiye Birincisi olmuştur şimdiye kadar, ki aklıma gelenler: Hüsnü Sincar, Aziz Ateş, Mehmet Murat Sevim, Murat Koz, Salih Alan, Nuri Yılmaz… Tabii eskiden yaş kategorileri yoktu, yaş kategorilerinden sonra da yine TBT’den onlarca isim birinci oldu, misal Hatice Esra Aydemir, Mehmet Durmuş, Efe Alan vs.

Her yıl Eleme soruları yayınlandığında bir heves ederdim, ben de katılayım diye; ama ne yalan söyleyeyim sorulara bakmazdım; bizim arkadaşlardan, hacı abiler yaptıysanız bana da bir gönderiverin derdim. Elemeye bu şekilde katılsam bile, Yarı Final’e katılmaktan imtina ederdim ne yapacağım diye; bir de finale kalırsam kim gidecek günübirlik Ankara’ya mantığı vardı. Yanlış ya da doğru, ki yanlış aslında; ama işte ister tembellik deyin ister başka bir şey…

Bu sene ama farklıydı. Türk Beyin Takımı II. Kademe Sporcu Yetiştirme Programı öğrencilerimin önünü açma adına, onları şevklendirme adına katılalım dedim. 14 kişi falan sanırım (ya da o civarda) finale kaldı, herkes kendi kategorisinde yarışacaktı; eee taa oralara kadar gidip yarışmamak da olmaz, ben de yarışayım dedim. 25 Aralık 2016 gününü diğer bölümde anlatacağım, bu bölümde başlıkta da yazdığı gibi kendimle ilgili olan kısmı yazıyorum; o yüzden doğrudan sonuç kısmına atlayacağım ya da şöyle söyleyeyim, yarışmada ne oldu kısmına.

ODTÜ’de G111 anfisine yerleştik sabah 11 sularında. Murat Koz, Salih Alan, Nuri Yılmaz ve ben aynı sınıftaydık, herkes bir yerlere yerleşmişti. Soru kağıdını ve cevap formunu dağıttılar. 11 sularında da başladı yarışma. Sorulardan 3 tanesi (ekstra soru da dahil) Akıl oyunları sorularıydı: Apartmanlar, ABC Kadar Kolay ve Kakuro. Kakuro sorusu şunun içindi, eğer birden fazla tüm soruları çözebilen kişi olursa, Kakuro eşitlik bozma sorusu olarak dikkate alınacaktı. O yüzden 10 soruyu da çözmüşseniz, daha da emin olmak için Kakuro’yu da çözmeliydiniz.

Apartmanlar ve ABC Kadar Kolay’ı çözdüm, nihayetinde bizim için, bizim dediğim TBT’dekiler için gayet kolay soru hükmündeler.

soru-8

soru-10

Akabinde altıncı soru olan “Altı Sayı” sorusuna baktım. Yıllarca finale katılanlardan hep şunu işitmiştim, sorular öyle zor, böyle zor diye. O yüzden temkinli yaklaştım; çünkü ne yalan söyleyeyim Ortaokul seviyesindekiler için Yaş Problemi gibi duruyordu. Ki öyleymiş, temkinli yanaşmamak gerekiyormuş. Soruyu küçümsemek için demiyorum bunu, Emrehan Halıcı, Ödül Töreni’nde neden bu sene geçtiğimiz yıllara göre daha kolay sorular hazırladığını anlattı. Nihayetinde yarışmanın organizatörü olarak onun kararı tabii ki; ama dediğim gibi yıllarca hep zor zor diye duyup da, ilk defa yarışmak için bulunduğunuzda, karşınıza bu şekilde kolay sorular çıkması sizi bir miktar ambale ediyor 🙂

soru-6

Sonra 9’uncu soru olan Robot sorusuna baktım, metni okudum, bir miktar kafama oturmadı; tekrar okudum, ama sanırım anlayamadım soruyu; o yüzden başka bir soruya geçtim (Nuri’ye sorduğumda, o da anlamadığını ama sonrasında matematiksel olarak yaklaşıp nihayet erdiğinden bahsetti). 7’nci soru olan Altıgen sorusu çekici geldi, ona baktım, ama noktaların anlamını çözemedim. Dedim işte, herhalde zor sorular bunlar. Sonra kendime, salak adam dedim, şu anda ikinci sayfadasın, belki ilk sayfadan sıradan bakman gerek, ne de olsa soruların giderek zorlaşma mantığı var gibilerinden. İlk soruya döndüm, basit bir toplama işlemiydi; pehhh bunu sonra yaparım dedim. İkinci soruya baktım, şifreleme sorusu. Düşündüm, griler ve beyazların bir anlamı olmalı, rakamların harfle yazılışlarını yazdım. Dünya Şampiyonalarından tecrübeli olduğumdan, rakamları kurşun kalemle değil, tükenmezle yazdım, silmem gerekirse onlar gitmesin diye. Çünkü şifrelemede bir mantık olacak ve siz deneye yanıla bulacaksınız onu. İlk aklıma gelen şuydu: Bir tane başlangıç noktası verilmemiş; ama saat yönünde bir ok verilmiş. Demek ki şunu demek istiyor: Grilerden biri başlangıç noktası olmalı (Saçma şimdi düşününce, neden beyazlar olmasın 🙂 ). O zaman şunu diyeyim dedim, griler saat yönünde dönüşü göstersin (+ yöne), beyazlar da tersi göstersin (- yön), atlama mantığı. 7’den başladım, 7 kare ilerledim, 3’e geldi, ÜÇ’ün ilk harfini aldım; sonra beyaz olduğu için 3’ten geriye gittim üç kare, 2, İKİ’nin ilk harfini aldım; bu ana kadar oluşan üç harf YÜİ… Sonra devam etmedim böyle kelime olmaz diye. 7’nin yanındaki 3’e geçtim aynı mantık için; bir süre sonra ikileme düştüğünü gördüm bu mantığın, sıkışıyordu (gidip geliyor; loop yapıyordu) çünkü. Mantık bu değildi dedim; ama tamamen emin olmak için hepsine baktım (boşuna zaman kaybı, ama emin olayım dedim). Bir şey çıkmadı, geçtim.

Birkaç ay önce şöyle bir şey fark etmiştim; sonrasında ilginçtir, benim veletlerden biri o küçük yaşına rağmen, benim fark etmemin yıllar sürdüğü şeyden bahsetti kendiyle ilgili: Abi, bilinçaltım bilincimden daha kuvvetli dedi. Bunun böyle olduğunu kendim için biliyordum; ama ilk defa kendi adıma birkaç ay önce böyle bir sonuca varmıştım. Çünkü şunları düşünmüştüm: Neden her haltı hatırlıyorum; neden öncesinde hiç düşünmediğim şeylerle ilgili sanki önceden planlamışım gibi hareket edebiliyorum; neden istemsiz verdiğim tepkilerin bile mantıklı bir dayanak noktası var (tepkiden sonra düşündüğümde vardığım); neden sadece okuyarak onlarca şeyi aklımda tutabiliyorum… Birkaç ay önce ismini koydum: Kesinlikle bilinçaltım bilincimden daha kuvvetli. Bunun sebebi ne dedim, onu da kısmen çıkardım: Eğer ufak yaşlarda kuvvetli bir düşünebilme kabiliyetiniz varsa ve bu eğer disipline edilememişse, başka etkiler de işin için karışmışsa, bu sonuca varılması kaçınılmaz.

Nereye mi varacağım buradan, basit, bir teknik geliştirdim kendi lehime. Madem bilinçaltım bu kadar kuvvetli, o zaman süre kısıtlı yarışmalarda onu beslersem sadece göstererek problemi, ben bilincim açık bir şekilde başka problemle uğraşıyorken, o kendince o gösterdiğim problem üzerinde çalışabilir; çift çekirdek mantığı; ama iyi çalışması için biraz pratiğe ihtiyacı var; ve bu arada hakikaten işliyor :D.

29 Harf sorusuna baktım, sesli harfleri iyi göreyim diye işaretledim; nihayetinde 29 Türkçe harf, sesliler lazım, sizden en uzun kelimeyi bulmanızı istiyor. Yine tecrübeli olan adamlardan kelime sorularının ne kadar zor olduğunu işitmiştim ve ne yalan söyleyeyim, TZV’nin kelime sorularını çözemiyordum. Biraz baktım, Kötümser diye bir kelime çıktı; dedim yok, bu değildir, kısa bu. Oğul gibi şeyler vardı, belki bir şey oğlu falan olacak; sonra bakarım diye bunu da geçtim; ama altına da yazdım Kötümser diye.

Bu kısımlarda, yani 40 dakika falan geçmişti; eminim çünkü görevliye doğru gidiyorken tahtada

Altıgen’deki noktaların ne olduğunu anladım, saçma bir işaretleme sistemiydi; ama devamlılık olduğunu fark ettim. Basit bir dizi kurdum: 6 +12 +18 +… + 48= 6* (36) =216, 216*3= 648, 648 + 54= 702.

soru-7

İlk soruya geçtim, şu geyik deyip sonra yaparım dediğime. Toplamlar 15 olsun dedim, o zaman 7’nin sadece bir yeri vardı; yemedi. 16 olsun dedim, gayet de süper oldu. Ama kontrol etmezseniz işte… Pehhh, işlem hatası yapmışım, daha doğru tabirle rakam tekrarı. Toplam 16 da, ben 2 tane beş yerleştirmişim 🙂 ehheee, beş+beş= on, onluk adamım canım (!)

soru-1

Saat sorusunu çözdüm sonrasında, önce 23 üzeriden yaptım numara oradadır diye; sonra 21’in zaten min değer olduğunu gördüm ve otomatik olarak 21:59:59 çıktı; pehhh.

soru-4

Şifreleme sorusuna döndüm. Size demiştim çift çekirdek diye, yalan olmasın mantığı bulmam 10 saniye sürdü. Tabii burada Salih Alan ve Ozan Kaya’nın katkısını es geçemem; geçersem Allah iyi demez. Salih kardeşimden aylar evvel şunu istemiştim: Salih demiştim, biliyorsun benim ilgim yok bu TZV yarışmasıyla ilgili, ama çocuklarımla katılacağım şimdi, onlara mantığı gösterme adına bir şeyler var mı sende diye. Salihim de sağ olsun, elinde olan, bir on yıllık TZV Eleme sorularını göndermişti. Ben de bunlardan üç tanesini, 2008, 2009 ve 2010 çıktı alıp, çözümleriyle birlikte çocuklarıma dağıtmıştım. Sabiha’ya giderken, çocuklarda bunlar vardı, hemen yanımdaki Ozan, abi böyle mantık mı olur diye kızıp duruyordu. Ne oldu oğlum dedim, abi mantığa baksana ya dedi: 204, 163, 187… Alfebedeki yirminci rakamın, yazılışındaki 4. harf; alfebedeki 16. harfin yazılışındaki 3. harf vs. Pehh dedim, bu nasıl bulunacak. İnanın bu yedi 🙂 Dedim size bilinçaltı tekniği diye, bilinçaltım mantığı buldu: 7’nin üçüncü harfi: D, Altının birinci harfi: A, İkinin birinci harfi İ… DAİ’yi bulduğum anda, kelimenin Dairesel olduğunu biliyordum; Halıcı bu tür oyunlar yapıyormuş çünkü (Tecrübeliler BEŞ sorusundan bahsetmişlerdi); emin olmak için hepsine baktım yine de:)

soru-2

Bu WC olayında başarısız olmam çok zorluk çıkardı bana masama döndüğümden bu yana; odaklanmak ile ilgili. Sayma sorusuna geçtim; ve Allah var, ömrü hayatım boyunca bu sorulardan çözmedim, gördüm de kaçtım, saçmalığın önde giden soruları bana göre… He sormuşluğum var mı, evet 🙂 Ehheeee. Eeeee o kadar zaman vardı, sayayım bari dedim, saydım tek tek, 88 çıktı; yazdım geçtim. Yalan yok, emin de değildim, zerre kadar da güvenim yoktu kendime; ama nihayetinde bir sürü zaman var, eeee yapak bariden çıktı. Eğer kısıtlı zaman olsa, asla saymam bu tür şeyleri, diğerlerine kasarım.

soru-3

Geriye Robot sorusu, Kötümser soru kalmıştı. Ben de tekrar robota gittim. Soruyu anlamadığım için sıkıntı var. Zeka Oyunları yarışmalarında da böyle olur, eğer sorunun yönergesini anlayamamışsam, bakarım, ama çözmek için değil, sadece bakmış olmak için. Çünkü kafamın nasıl çalıştığını biliyorum; problemin ne dediğini anlayamıyorsam, ona çözüm bulamam gibi gelir. Lakin burada yapacak bir şey yoktu, tekrar tekrar okudum. Birkaç geometrik çalışma yaptım, 10 adımda dönüyordu da, 11 adımda döndüremedim 🙂

cizim

Uzunluklar kafama takılıyordu, öyle bir bilgi verilmemişti. Bende aptallık, ya da tecrübesizlik, buradan geometrik olarak değil, cebirsel olarak yaklaşılması gerektiğini anlamam gerekirdi. Ne yalan söyleyeyim, çok zaman harcadım bu soruya, epey. Ama dediğim gibi soruyu anlayamayınca çözüme ulaşmak çok zor oluyor benim için. Bunda bir yere varamayınca Kakuro’u çözeyim dedim; onu çözdüm. Şifreleme sorusuna biraz daha baktım, başka kelime bulamadım, eee napim dedim, Kötümser diye yazdım kağıda.

soru-5

Tekrar roboto döndüm; ama bu sefer geometrik olarak bakmayayım dedim. Cebirsel olarak sıfırlama; ama o da çok saçma geldi. Bir denklem yazayım dedim, nihayetinde başlangıç yerine geri dönüyorsa demek ki yazdığım denklem sıfıra eşit olmalı diye; ama bu sefer de 45 derece robotun ilerlediği yol uzunluğu ile, 30 derecede ilerlediği yol uzunluğu farklı olacağından açılardan ötürü, mantıklı bir yere varamadım. 10 tanede mantıklı bir çözüm bulduğumdan geometrik olarak, dedim ki demek ki artan bir tane 180 derece olmalı; o zaman 180’de 1 tane dedim; 4 45 derecede 180 yaptığından ve ben bunu geometrik olarak baktığımdan, 4 olmasın 135’li olsun, 30’dan gelen de onu kapsar dedim ve 3,7,1 dedim. Yapacak bir şey yoktu, WC’ye gitmem gerekti ve azıcık sıkılmıştım.

Sonuçlar açıklandığında 70 aldığımı gördüm, Robot patlamıştı (makul), dörtgen sayma 90’miş, iki tane kaçırmışım (İnsanlar defalarca sayıp teyit etmişler; yapmadım), bir de ilk soru. İlk sorunun patlaması çok saçma tabii 🙂

Sonuç olarak Salih ve Nuri’yi orada birincilik ödülünü paylaşırken görmek beni sevindirse de, orada olamadığım için kalbimi kırdı… Şöyle bir tablo muazzam olurdu: Salih Alan, Nuri Yılmaz, Murat Koz ve SY, birinciliği paylaşırken, Türk Beyin Takımı oluşmuş gibi 🙂

Son söz olarak, önümüzdeki yıllarda biraz ciddi yaklaşacağım bu yarışmaya, nasıl yapacağım bilmiyorum; ama biraz daha ciddi yaklaşacağım. Kamer’in dediği gibi, 15 yıl içerisinde birinci olma ihtimalim var 😀 Ama ciddi yaklaşırsam o kadar uzun vadeye yayılacağını tahmin etmiyorum.

Hamiş: TBT Sporcu Yetiştirme Programı veletlerinden derece alan çok adam çıkacak; abilerei de kazanacak bu yarışmayı; sadece onlardan, ciddi yaklaşımı öğrenmesi gerek 🙂

Serkan der ki: Kaybetmek için çok uğraşıyorum; ama kazanmak için değil; ne zamanki kaybetmeye uğraştığım kadar kazanmaya uğraşırsam, hem kazanıp hem de kaybedeceğim.

Çavv sonraki bölüme kadar.

Tüm Sonuçlar

Türk Beyin Takımı içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Babam bu

 

Baba, dady, papa, abba, babbo, tatah, tatay, ama vs; bu baba denen hadise farklı dillerde kullanılırken, çoğunlukla harf tekrarını içeriyor. Analiz eden kafa bunu buldu. Tekrar eden ses ver baba’da. Himm üzerine azıcık düşünek.

Bazı bilgiler vereyim öncesinde, başlık bana ait değil, bir his’se ait. Bir his’se ait olduğu için de başlıkla ilgili öyleymiş, böyleymiş diyemiyorum. Ama güzel bir tümce, ya da cümle. Bu ne la! Hiçbir zaman farkı anlamadım, tümce ne cümle ne? TDKcı abiler sıkılmış olacaklar ki, eğer uzun bir şey değilse, böyle yargımsı, böyle ünlemsi bir şeyler içeriyorsa buna cümle demeyelim ya biz. Elimizde cümle var zaten, tema var, eeee ne duruyoruz, bundan gayet tümce çıkar demiş olsalar gerektir; Mahmut Tuncer’in helvasına gönderme var, nedense babam severdi bu adamı; ama helvasını sever miydi bilmem! (Üff burada daha deli göndermeler var). Bu TDKcılar ilginç agalar zaten, ve eminim aralarında mutlaka baba olanlar da vardı. İnsan en azından düşünür, “…ülen bir kelime icat ediyoruz, bir tarafımızdan sallıyoruz ama, yani benim çocuğum büyüğünde nasıl olur da oturgaçlı görtürgeç der, demez la; valla demez…” dememişler, hem de baba olmalarına rağmen. Pehhh..!

Önce benim babadan başlayalım, sonra diğer babalardan bahsederim. Ama zaten benim babayı anlattığımda bütün babaları anlatmış olurum; baya babalara geliriz. Eeheee yersiz oldu değil mi; doğrudur. Çünkü ben öyle bir babanın oğluyum ki, yersizlik kanıma işlemiş. Kanıma işlediğine göre, demek ki babamdan aldım. Ömrü hayatımda hiçbir zaman baba diyemedim ağız dolusu. Demek ister miydim, tabii ki! Ramazan, kardeşim okur musun bilmiyorum bunu; ama senin de babanın hiç olmadığını biliyorum. Küçükken, ya da daha doğrusu gençken, ben kendimi bir bok zannediyorken, lisede okuyorken, sen ekmeğinin derdindeydin. Şimdilerde faceini görüyorum, ne kadar üzgün görünüyorsun, hem de baba olmana rağmen. Dostoyevski okuduğundan bahsetmiştin o zamanlar, ben de kendimce hadi be oradan demiştim. Yeşil gözlerine hakaret manasında alabilirsin bunu. Ben cahilmişim yapacak bir şey yok! Senin de benim de babamız yoktu; sen başka bir şekilde yaşıyordun ben de başka bir şekilde… Ama ikimizden de güzel baba olurdu, ya tata, ya da papa… Sen olmuşsun, ben olamadım. Bu kısım neden benim bir türlü baba olamadığımla ilgili olsun, hissiyatı kablel vuku ne yapacağıma karar verene, ya da ne yazacağıma karar verene kadar.

“Babam bu” hiç diyemedim, nedeni çok basit adam ortalıkta yoktu; ölmekle meşguldü o zaman ya da ölmüştü de onu bizlere hissetirmekle meşguldü. Ne büyük kayıp! Belki de büyük kayıp değildir ha bu arada, aramızda kalsın 😀 Arkadaştan daha yaşlıyım artık, baya hem de. Siz insanlar beni anlamazsınız, zaten vazgeçtim bundan. Valla anlamazsınız, anlamanız için zahmet etmeniz gerek. Onu da pek yapmadığınız için, eğer bir çıkarınız yoksa; benim gibi bir adamı anlamakla neden zaman kaybedeseniz. Siz insanlar, valla çok komiksiniz! Hem kimse beni anlamıyor diye dövünüyorsunuz, ağlıyorsunuz; hem de hiç kimseyi anlamak için ellerinizi çamur deryasına bulamıyorsunuz. Ne deyim be güzel insanlar, başınıza gelen her şeyi hak ediyorsunuz! Üfff bu paragraf insanlığa öfke tadında oldu ya da olmadı; olmamış, tekrar okudum çünkü 😀 Boş verelim bu goygoyu, boş lafı.

Babam olsaydı eğer;

  • Adam olurdum
  • Ailenin kıymetini bilirdim
  • İnancın ne olduğu idrak ederdim
  • Baş olmanın ne demek olduğunu anlardım
  • Giyinmeyi bilirdim, sokakta yürümeyi; ne zaman üzüleceğimi, ne zaman değil
  • Ölmeyeceğimi
  • Sahip çıkmayı
  • İçmeyi(bahsettiğim çay), içmemeyi
  • Var olmanın ne demek olduğunu
  • Gurur duyulmayı
  • Kadınları
  • Çalışmayı
  • Çocuk sahibi olmayı

Bu arada bir es verelim. Çünkü yukarıda benim neden bir türlü baba olamadığımdan dem vuracağım demişim. Bu yüzden işte, babam bu diyemediğimden. “Babam bu”, ne güzel bir cümledir, ne güzel bir sahiplenme ifşa etmektedir, nasıl bir gurur duyma bilincini yansıtmaktadır, nasıl bir ait oluşluk ifade eder, belli değil. Benden baba olmaz, neden mi, bağlanmak ne bilmediğinden, tahammül etmek, göğüs germek, kendini unutup çocukların için yaşamak ne demek; bunu bilmediğimden. Pehhh, ne büyük kayıp!

Papa ölmeden hemen önce, bakkala gidiyoruz. Adam sonuna kadar inanmış olduğundan bazı temel kuralları var; asla ve kat’a onları çiğnemiyor. Çiğnemediği için de mantıken oğluna bunları öğretiyor kafasında. Bu arada haklı; ama belli bir süre için. Yolda yürüyoruz, bana dedi ki: “Serkan, oğlum, erkek adam böyle yürümez; erkek adam kollarını çok sallamaz, belli bir açıda sallar…” Evet Sayın İzleyici, kaç yüz senedir babamın dediği gibi yürüyorum yolda; bana öğretmeye fırsatı olduğu birkaç bir şeyden biriydi bu: yürümek. Yürüyorum ben de, hem de öyle bir yürüyorum ki, hiç kimseye kulak asmadan. Bana diyorlar ki sen neden bizim dediğimiz gibi olmuyorsun, neden bu kadar asisin; ben de onlara diyemiyorum ki, siz benim babamdan daha iyi mi biliyorsunuz! Bilmiyorsunuz lan, pardon lan dedim; bir de sigara içsem olur mu! Babam çok sigara içerdi, mamamın bana anlattığına göre, bir Avusturya dönüşünde iltica etmişti bu illete. Elbette biliyordu iltica ettiğini; ama kendini saklamamıştı. Eeeee, ben de aynı adamın yansıması olduğumdan ve bu hikayeyi bildiğimden, bir Avusturya dönüşü değil de, bir Amerika dönüşünde başladım sigaraya. Hem ikisi de A ile başlıyor. Pehh A ile başlayan kelimelerden hazzetmem, yalan da bu, olsun konu gereği yalan söylemiş olayım. Hala hissi kablel vukudan bir işaret gelmediğinden, ölesiye babamdan bahsetmek hakkım 😀 Anaaaa göndermeyi anladınız mı, valla mı, ülen ne kadar akıllı adamlarsınız!

Son birkaç cümle daha edeyim peder için, sonrasında his’se bağlayacağım. Neden mi, benim işim bağlamak, sanırım bu yüzden varım, varlığımın oluş sebebi bu: bağlam.

Bu bahsedeceklerim, benim için her zaman  etkileyici olmuştur, ve neden böyle bir adam olduğumu anlatır en güzelinden. Sene kaç bilmiyorum, mamam önde ben arkada. Kocaman bir kapıdan içeri giriyoruz. Bir miktar dümdüz yürüdükten sonra, sağa kıvrılıyoruz. Biraz yürüyünce bir tane mezar, kocaman taşı var, baya upuzun. Ben de bir velet olarak merak ediyorum, bunun farkı ne de, bu niye bu kadar uzun..? Adam vatan için hayatından vazgeçmiş, siz bu tür insanlara şehit diyorsunuz, şehit olmuş. O zamanlar mezarlıkta şehit bölümü yok, bu da ne demekse! Pehhh… Biraz daha ilerliyoruz, bir tane Aile var, o da dikkatimi çekiyor, hepsi aynı soyadına sahip. Matematik bilgimle çıkarma yapıyorum, bir tanesi 10 yaşında, biri 14, biri de 25 yaşlarında… Biraz daha bilgi var taşlarında, Almanya’daki yangında ölmüşler, anne ve çocukları… Üff, ben de gurbetçiyim, sonra annemin anlattıkları geliyor aklıma,”… bizi hiç sevmezlerdi zaten…”. Bu aile de bir göçmen istemiyoruz saldırısında heder olmuş. Babayı düşünemiyorum! Papa ölmemiş çünkü, sadece anne ve çocukları. Çocuk aklım hayal ediyor, o taşları geçip gitme sürecinde; zeki olmanın dezavantajı bunlar hep! İstemediğiniz şeylerin içinde bulursunuz kendinizi.

Yıllar yılı o şehit denen abi de, bu aile de hep yerinde kaldı. Babam da… Bir yere kıpırdamadı hiç kimse. İnsanlar bana deli diyor, dengesizmişim, hayattan haberim yokmuş… Ahaaaaaaaaa 😀 Hayat benim güzel insanlar, hayat benim! Kaybettiğiniz şeyleri barındıran, sizin aslında neyden  yapıldığınızı anlayan… Üff kendimi de övdüm burda 😀 Yok, his’ten bir geri dönüş olmadı. O zaman birazcık insiyatif almanın zamanı. Ne de olsa, işim bu: bağlam.

“Dertleri zevk edindim bende neşe ne arar” Ohhhh missss, bizde neşe ne arar. Aramaz, bizde neşe yok. Elemle kalbim bedbaht olmuş; kafamdan bir türlü eskileri atamıyorum. Öyle böyle değil, bir hayatım var; ama ben hiç bir şeyi unutamıyorum. Hatırladığım her halt beni alıp benden götürüyor. Bilseydim eğer, bilmeseydim eğer; bu yaşadıklarım hep ağır bana, hep eskiyi arıyorum.Eskiler… Ahhh eskiler,neden bir türlü benden kopmıyorlar!

 

Bunu demek istedim. Yukarıda yazmaya çalıştım. Yazı, her zaman yazanla ilgi olur. O zaman burada son noktayı koyayım; ya  da öyle bir şey.

Hep ordan burdan bahsettim; ama değil. Babamı seviyorum, babamla gurur duyuyorum, neden mi, babam bu:

babam-bu

 

Baba, harf tekrarını içeriyor.Tekrar eden harfler, sevginin, dayanışmanın, aile olmanın tekrarı. Annedeki, mamadaki gibi; hep tekrar. Neden, tekrar etmeyen şey ölmeye mahkum!

Babam bu

Yazılar Çiziler içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

2016-2017 Türk Beyin Takımı Sporcu Yetiştirme Programı Giriş Sınavı Sonuçları

15 Ekim Cumartesi saat 12:00-14:00 arasında İstek Okulları Acıbadem Kampüsü Lise bölümünde giriş sınavı yapıldı. Sınav bilgiden ziyade muhakeme gücünü ölçen bir sınavdı.

Sınava 209 kişi kayıt oldu, 116 kişi iştirak etti. Detaylı sonuçları burada görebilirsiniz: 2016-2017 TBT Sporcu Yetiştirme Programı Sonuçlar

TBT

İlk 3 sırada yer alan Sarp Baran Dökme (İstek Acıbadem Fen Lisesi), Ekrem Bal (Burak Bora Anadolu Lisesi), Öykü Öner (TEVİTÖL), Nevzat Erkmen Başarı Bursu hakkı; 4-6. sıradaki Senem Işık (TEVİTÖL); Melodi İnceboz (TEVİTÖL), Mert Dilek (İstek Semiha Şakir) Akıl Oyunları Bursu hakkı kazandı.

İlk 30, 2016-2017 yılı Türk Beyin Takımı Sporcu Yetiştirme Programı’na asil listede yer alarak kayıt hakkı kazanmıştır ve üstteki dokümanda belirtilmiştir. 18-25 Ekim Asil Liste kayıtlarında, hak kazananların gelememe durumlarında ise, yedek listedekiler (31-40 arası) sırayla çağrılacaktır.

2016-2017 Türk Beyin Takımı Sporcu Yetiştirme Programı Hakkında Detaylı Bilgi: Program Hakkında

Bu eğitimi verecek olan bu Serkan Yürekli denen adam kimdir sorusuna cevap vermesi açısından, Serkan’ın zeka oyunları alanında yaptıkları: Serkan Yürekli Kimdir ya da değildir

18 Ekim tarihinden itibaren velilerle irtibata geçilmeye başlanacaktır. Program kayıtları 18-25 Ekim Asil, 26-31 Ekim Yedek Liste için yapılacak, kayıt olan 30 kişinin velileriyle 29 Ekim saat 12:00 – 15:00 arasında toplu veli görüşmesi yapılacak, ve ilk ağızdan program anlatılacaktır.

O hâlde, sağlıcakla kalın

Unutmadan, Cenan Hocamızın elinde, sınavdan kareler:

 

3

Türk Beyin Takımı içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Matrak Çıplak Kare Bulmaca 4

Matrak Çıplak Kare Bulmaca Lig’ine hoşgeldiniz. Ligin dördüncü MÇKB’si. Başlamadan önce lütfen bunu okuyunuz, burada Lig Kuralları ve neyin ne olup ne olmadığı anlatılıyor.

Soru: Matrak Çıplak Kare Bulmaca 4surat-4

Yayın Tarihi ve Saati: 30.09.2016

Son Gönderim Tarihi ve Saati: 28.10.2016 – 13:29 

Geçen ayın sorusu için, lütfen buradan yakın

*** Önemli not: Puanlandırma 1000’den başlayıp gönderilen güne göre azalmaktadır. Lütfen puanlandırma kısmını dikkatlice okuyunuz ve ona göre hareket ediniz.

An itibariyle Puan Durumu

MÇKB4 pdf olarak, kolay çıktı almak isteyenler için

Pdf istemem, ben buradan kopyalar Word’e yapıştırır, oradan çıktı alırım diyenler için:

Soldan Sağa:
1- Sanatla falan ilgili bir kelimeyken, 2. harfiyle 4. harfi yer değiştirirse düzleme sıfır dereceyle yatmış sekiz olur – Kill Bill’in sarışın bombası “… Thurman” – Kare Bulmaca’da ilaç (Çok mantıklı, ilaç ve onu vücuda almak, başka ne olabilirdi ki!- yazarın notu)
2- Eski dilde birden fazla esir için söylenir – Brom’un takma adı – Ananemden çok duyardım küçükken, böyle yaşını başını almış bir ehtiyar görüp de, eğer o ehtiyar da süs püs içerisindeyse, ananem gözlerini devirerek kadına “…” derdi; kelime göbekten ikiye ayrılsa bir kömür türü ve bir yağ markasının birleşimi olur aslında
3- Ses, avaz demek; ama şöyle anlatacak olursam: Sodyumsuz, güvertesiz büyük tekne – Vitaminli bir programlama dili – Bir işte başta gelen kimselerin iş tanımının önüne gelen kelime, …solist, … oyuncu – Yemişlerin yenilen bölümü, ya da başına bir harf eklersek bir dokuma türü olur
4- Parola, işaret (Kısacık bir kelime ama, belki mimlemekle bir ilişkisi vardır – yazarın notu) – Şişmanca, toplu, kısa ve kalın yapılı
5- Tüfe’nin biraderi – Kendiliğinden, özünden; tabii eğer başka şekilde anlatacak olursam sessiz sinema oyunundaki gibi: Evet 3 kelime, ilk kelime bir zamir, ikinci kelime gelecek, üçüncü kelime de İngilizce dilinde maraba; birleştirin olsun size “kendiliğinden”
6- Bir harfi değişirse eğer Sinan isimli bir şarkıcının soyadı olur; değişmezse eğer sadece atla beslenen kişi denebilir – Adile Naşit’in hababam çaldığı – Süslenmeye yarayan şey, bezek
7- Mesaj yazımı esnasında “bir” kelimesinin dönüştüğü ya da bi elementin simgesi – Bir Türk Beyin Takımı Üyesi (Yok ben değilim 🙂 – yazarın notu) – Soldan sonra
8- Tarla sınırındaki damla hastalığı – Üniversite talebelerinin kahvehane köşelerinde ya da kampüs sınırlarındaki kafelerde oynamaktan mest oldukları kara bir oyun, koz ne ki? – Bir çıplak vücut resmini ters çevirirseniz, ismi bu olurdu sanırım, mantıken
9- Kamer – Kalın bir nota – Umutsuzluğa, karamsarlığa kapılmaya gerek yok, …’yi karartmamak gerek – Matematikte bir sayı ailesi, rakamların tepesine tepesine çıkıyorlar …’lü sayılar
10- Direnme, ayak direme, üsteleme; tam nerede okumuştum bilmiyorum; ama derler ki “Fazla … kadında beton etkisi yapar” – Altı demek; ama hangi altı (Tavlada iki altı atmaya boşuna o ismi vermemişler – yazarın notu) – Özgür Suriye Ordusu
11- O yer anlamında geçer bulmacalarda, siz ona bir n eklerseniz size nispet yapar – Boy değil – Adile’nin erkek versiyonu mu desek
12- Bir Türk Beyin Takımı adamı, hem de baya Onur’lu
13- Hem bir göl, hem de bir peygamber ismi – İstanbul’da Beykoz içinde yeşili bol bir mahalle ya da Speedy Gonzales’in nidasını hatırlayın – …Memed, Yaşar Kemal
14- Model; ya da çocuğa derler ki, bak evladım o ablayı görüyor musun, işte şöyle iyi, böyle muhteşem, şöyle güzide; aha işte git onu …al – Haksız kazanç demek; ama bir J oker olursa eğer, kelime kazanım ifade eder
15- Bir kişi, başka bir kişiye arayı açmayalım ya da arayı soğutmayalım diyorsa onunla …’ta kalmak istiyordur – Komşunuzu hiç sevmiyorsunuz ve bir gün kafasına saksı düşmüş, şöyle içten gelerek, elinizin içini göğsünüzden midenize doğru sürttürerek aynı anda söylediğiniz … olsun, iyi olmuş – Olağandan daha hacimli, hatta bir tabir de vardır: … kıyım

Yukarıdan Aşağı:
1- Mantık’lı bir Türk Beyin Takımı Üyesi
2- Birden çok isim, bulmacalarda sorulur – Ağaç üstündesiniz, napıyorsun evladım orada diyen annenizin size verdiği emir – Stronsiyum simgesi
3- Eskiden ilkokul sıralarında oynanan, oturmalı kalkmalı oyunun karakterlerinden gocaman olanı – Goethe’nin bir eserinin aklınıT almışlar – Uluslararası yazışmalarda Kıbrıs için Türkiye’ye abi nitelemesi değil de, daha oturaklı traktörlü bir niteleme kullanıyorlar
4- Asker – Kare Karala oyununun mucidi, … Nishio – Twitter’da bir komutun kısaltması
5- Eskiden erkeklerin bazı hanımlara kendilerinden zarar gelmeyeceğini göstermek için kurduğu cümle: Sen benim dünya ahiret …msın – İstiklal Marşı’ndaki mısralardan birinde olumsuz hali kullanıldığında kurban olayım deniyor, o zaman bu haliyle kurban olmamak lazım – Bir şerbetli tatlı, anagramı bir başkent
6- Fazladansene – Yeni Zellanda’nın plakası – Bebe’nin göbeği
7- Pozitif bir ilimiz – Böyle nahoş mu desem, kokoş mu desem; liberal gözüküp sürekli kendi çıkarı peşinde koşan kişilere denir – Bir türlü bitmek bilmeyen polisiyemsi dizi “… Sokaklar”
8- Tümör – Baba’nın göbeği – Hatay bir element olsaydı simgesi bu olurdu herhalde – Kardeş karılarından herbirinin ötekine göre adı (Valla ben yapmadım tanımı TDK abi yaptı – yazarın notu); iki harfi yer değiştirirse eğer, dolgun anlamadına gelir
9- Nedense doğru çözdüğü sorularla değil de yanlış çözdüğü sorularla nam salmış Türk Beyin Takımı Üyesi – Yumaşakça bir malzeme ismi olarak da anılıyor ki, ismi de onu oluşturan kelimelerin kısaltmasından geliyor; ama biz taaaa 90’lara gidelim ve soralım “… Herzigova”
10- Bilirsiniz Dingil bir hakaret etme aracıdır; ama bir araçtaki kullanımıyla aldığı halden kimse kimseye o şekilde hakaret etmez (Etse ilginç olurdu aslında, denemeye değer – yazarın notu) – Van Gölü’ne dökülen bir çay ya da bir a harfi ekleyip kararsanız harfleri yeniden, çözümleme olur – Sözlü dilde tebrik etme yerine de kullanılır; Fiat da kullanır; Alfa, …, Çarli diye de kullanılır
11- Gök ada – Alırsanız eğer birinden, işleriniz yolunda gitmez, türlü türlü fenalıklar gelir başınıza, almamaya dikkat edin
12- Baş çoban – Duaya .. denir
13- Thomas Snyder’in Grandmaster Puzzles’tan önceki bloğunda kullandığı takma ad – TDK, aidata bunu demiş (İnsanda hafif rahatsızlık oluşturuyor sanki kelime – yazarın notu)
14- NİNE/2 – 2004’te Türkiye Zeka Vakfı’nın düzenlediği Oyun 2004’te Türkiye Birincisi olan, ikiz babası Türk Beyin Takımı Üyesi
15- Önünüzde birbirine benzeyen, ama içlerinden sadece bir tanesinin gerçek/doğru olduğı X notası görseniz, nasıl bir soru sorarsınız – Sağlaştırılamamış

Grid

 

2016 - 2017 Matrak Çıplak Kare Bulmaca Ligi, Matrak Çıplak Kare Bulmaca, Türk Beyin Takımı içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Superman vs Şemsiyeli Teyze

Bölüm 1. Süperman’in Gerçek Hikâyesi

Gerçek bir hikâyeye dayanmaktadır, cidden; en azından ben anlatanların yalancısıyım.

Her şey Süperman’in sarı plastik ördeğiyle başlıyor.

Biliyorsunuz, Süperman (Bundan sonra S diyeceğiz) zor bir çocukluk geçirmişti. Bu durumdan DC Comics romanlarında pek bahsedilmez. Nihayetinde alkolik baba ve ezik annenin bulunduğu ailenin içinde büyüyen psikopat bir veledin bütün dünyanın umudu olacağını satamazsınız. O yüzden DC Comics de gerçek hikayede bir miktar oynamalar yapmış; hem çizgi romanlarda, hem de sonradan beyaz perdeye uyarlanan versiyonlarında Süperman’i; tipik, hoş bir Amerikan ailesinde, Amerikan görgü ve ananelerine göre yetiştirilen yakışıklı, akıllı; sonsuz (kısıtlayıcı yeşil taş hariç) gücü olan; ama bunu ne banka (ya da bakkal) soymak için, ne de ABD Başkanı olmak için kullanan, cici bir varlık olarak resmetmiştir. Nihayetinde kalabalıklara umut vermek, bir yandan da oyuncak filan satmak gerekiyor; yoksa insanların umudunu nasıl “yeşil” tutabilirsiniz ki!

S’nin babası, doğum esnasında yaşanan bir hatadan ötürü kaybettiği kız çocuğunu bir türlü kafasından atamadığından (çiftlik hastaneye epey uzak olduğundan ötürü, karısını zamanında hastaneye yetiştiremediğini ve kızının ölümüne sebebiyet verdiğini düşündüğünden) alkole merak salmış, bu merak salma sonrasında alışkanlığa, bu alışkanlık da sonrasında olmazsa olmaza dönüşmüş biridir. O yüzden S’yi hiçbir zaman sevmemiş, hatta God’ın bu yaptıklarından ötürü onu cezalandırmak ve kaybettiği kızını hiçbir zaman unutmaması için S’yi onların bahçelerine düşürerek, bir şaka yaptığını…  Kötü bir şaka olarak bellemiştir. Nihayetinde, ağırlıklı olarak Holy sineması, eğer bir bireyin başına olmadık bir şey geliyorsa bunu God’ın olmadık bir şakası olarak anlatmaya bayılır.

Alkolik baba, S’ye sürekli şiddet uygulamaktadır. Onunla her akşam top gibi oynamakta, oradan oraya vurmaktadır. Ama ne gariptir ki, bu Amerikan Güreşi’nde S tek bir çizik bile almamaktadır. Bu alkolik babayı daha da hiddetlendirmekte ve ona her yeni gün farklı bir şiddet gösterme yolunu açmaktadır; en azından açmaktaydı. Ta ki bir gün S, “Yeter la, yeter işte; bak bir şey olmuyor, neden bu kadar kasıyorsun…” vb gibi uzun bir cümle kurarken gaz çıkartmasına kadar. Eee yani, o kadar uzun bir cümle kurmak ve bunu da o adrenalin içinde söylemek insanın havayı içinde tutmasını zorunluğu tuttuğundan, S o havayı koy verdiğinde evin bir kısmının talan olmasına dek.

S bu olayın akabinde ben nasıl bir ucubeyim deyip, günlerce/aylaryıllarca dağda bayırda, evinden uzakta yatıp kalkmıştır. Allah’tan kötü insanlarla tanışmamıştır o vakit. Luther falan onların komşu çocuğudur (DC Comics yine bunu alabildiğine çarpıtmıştır). Hatta Luther gaz olayına gözleriyle tanık olmasa da, en sevdiği arkadaşının dağa bayıra, düğüncüye dernekçiye kaçmış olabilme ihtimalinden ötürü, “Ahhh, ahhh, ben ne kötü bir arkadaşım…” deyip orada burada Clark, Clark diye onu aramıştır. Bazen dil sürçmesinden Click dediği de olmuştur, sonuçta bu onunla Yaratıcısı arasındaki bir durum, bizi ilgilendirmez. Clark, yani Kent, dağa, ormana, nehre, ineğe, tavuğa… “Ben neyim, ben neyim, ben insan mıyım, ben insansam bunlar ne ki laaaa!” türünde sorular sormuş, ama maalesef hiçbir cevap alamamıştır. İşte yine berduş gezdiği bu zamanlarda nedense acıkmadığını, susamadığını, uyuma ihtiyacı olmadığını fark etmiştir. Aslında, alkolik baba uyguladığı tüm şiddet ile S’nin gizli saklı kalan yetilerinin ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Ne trajik! Kötülükten her zaman kötülük, iyilikten her zaman iyilik doğmaz misali.

1386045759db3a1-600x600

[Kaynak: https://stockphotos.io/illustrations-paintings-drawings/ugly-superman/]

Kansas öyle dağlık bir yer olmasa da, S çıkacak, tırmanacak, kendini ermiş bir Aziz gibi dağa taşa vuracak yerler bulmuştur. Kah börtü böcekle hasbihal etmiş, kah neden farklı olduğunun bilincine vararak gazla dolmuş, kah anacığını görmek için gideyim evime geri demiştir. Ama ortalıkta görünmemesi epey bir zaman sürmüştür. DC Comics gerçek kayıtları tahrif ettiğinden yazarın bu geçen süreyle ilgili bir bilgisi bulunmamaktadır. Ama farklı kaynaklardan az çok edindiği kesin olmayan bilgilere göre (Google’ın olmadığını düşünmek lazım, ciltlik ansiklopediler zamanı) 13 yaşlarında terk ettiği evine 16 yaşlarında geri dönmüştür. Bu süre zarfında ne yemiş, ne içmiş, ne de pek uyumuştur. İşin ilginci buna rağmen gelişmeye devam etmiş, beyaaaaaa heybetli bir adam olarak çiftliklerine geri dönmüş, ne babalığı ne de analığı tarafından tanınabilmiştir. Yazar, S’nin içindeki psikopatlığı yendiği ve adaleti kendi içinde tahsis ettiği zaman olarak bu dervişlik zamanını düşünmektedir, bu gaz sürgünü vakasını. Ama Freud’un dediği gibi, hiçbir psikopat hiçbir zaman tam anlamıyla iyileşmez.

Okuyucuya bunu da hatırlatmakta fayda, S’nin köyünün adı Smallville değildir. DC Comics, S gibi bir dünyaüstü güç, güccük bir köyden çıktı, bildiğin “hillbilly la bu, aha işte köylü çocuğu” demek için köyünün adını değiştirmiştir. İngilizler’in kaleminden çıkan Erken Amerika Tarihi’ni (Early American History) incelediğinizde, Smallville olarak bahsedilen köyün aslında Ashill olduğu görürsünüz. Ash + hill, h’lerden biri düşmüştür vaktinde; ama tabii hangi h’nin düştüğünü bilmiyoruz, bu İngiliz Edebiyatı Prof’larının işi. DC Comikçiler: “Ülen şimdi gerçek ismiyle telaffuz ederiz köyü, ama bazı kendini bilmezler şimdi bunu ashill, asshill falan der, bizimle öyle böyle dalga geçmezler….” deyip, daha duyguya, daha umutvericiye yer vermesi için Smallville olarak değiştirmişlerdir.

Ergen S evine dönünce anacığını ellerinden çıkan Kansas Tarhanası’na, Kansas Oturtmasına, Ashbastı’ya yumulmuştur. Mübarek kıtlıktan çıktı sanki. Luther, kankasının geri döndüğünü öğrendiğinde, göz yaşları içinde goşturarak S’nin evine gitmiş: “La oğlum nerdesin la! Sen yokken buralarda neler neler oldu…” deyip başlamıştır anlatmaya.

Babası mı, işte o başka bir bölümün mevzu. Bir başka bölümde S’in sarı ördeğine değinmek gerek, oradan da Şemsiyeli Teyze ile olan düellosuna. Zaten anlatmak istediğimiz hikaye de bu idi. Lakin S’nin gerçekten nelerden oluştuğunu bilemezseniz, şu ya da bu cümleler tamamen anlamsız gelecektir size. Hayır! Ne alakası var, S öyle şey yapmaz diyecektiniz. Yazar da bu yüzden size S’nin az çok ne olduğunu, DC Comics tarafından çarpıtılan hikayesinin gerçek yüzünü faş etmek istedi. İnanmazdınız dediğim hemen aşağıda:

supo

Sarı plastik ördekle ile devam edecek…

Yazar zamanında, çoooook, çoooooook yıllar önce bayılırdı buna:

Süper abilere vurgu yapsın diye bi şeyler aradım ama bulamamıştım, lakin sonra bu çıktı, uyuştu gibi yazıyla

Yazılar Çiziler içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Türk Beyin Takımı Sporcu Yetiştirme Programı Reloaded

Matrix’e öyküneyim dedim burada. O yüzden sizden ricam, “serkan, ayıp değil mi böyle gidip İngilizce kelimeyi oraya tıkamak demeyin” Neden demeyin biliyor musunuz, zaten ilk cümlede neye göndermede bulunduğumu söyledim; bir diğeri de, dili insanlar konuşur, insanlar birbirlerini sevmelidir, o zaman insanlar bütün dilleri de sevmelidir. Heehee ne güzel mantık kurduk ya be: A eğer küçük a’lardan oluşmuşsa; bütün b’ler de küçük a şeklini bombelerinde saklıyorlarsa; o zaman bütün A’lar aslında b’dir 😀

Sanırım benim en mühim sıkıntılarımdan biri bu, bir türlü sadede gelemiyorum. Kendimce yaptığım derinlemesine çözümlemeye göre şiir okuyamamamın sebebi ya da anlayamamın sebebi tam olarak sadede gelememem. Genellikle sade şeyler, sade ve güzel şeyler hayata getirmek inanılmaz zorlu olduğundan, benim gibi biri de ancak uzun uzun yazıp da bir şeyler dile getirebiliyor. Oysa bir şair ya da ozan olsaydım, bu kadar harf katletmeme gerek yoktu, bir çırpıda pat diye söyler; ondan insanların onlarca çat, küt, sat, yet, gibi şeyler anlamalarının önün açardım. Lakin o kadar yetenekli değilim; nihayetinde beni yapanlar da (ana ve babadan bahsediyorum) sade ve güzel bir şey değil, karmaşık bir şey ortaya çıkarmışlar. Onların hatası 😀 Tamam, tamam, bu kadar yeter. Sadede geleceğim.

Moby diye bir abi var. Bakın böyle deyince sanırım adamın adı Moby değil de, grubun adı Moby. Doğru gidip hemencecik bir kontrolle öğrenebilirim de, samimi olmak, bir şeyleri bilmediğimi göstermek hoşuma gidiyor; daha insani hissediyorum. Sanırım bir tepki bu bendeki diğer insanlara karşı. Diğer insanlar dediğim, illa sizin de içinde bulunmanıza gerek yok canım (insan değilsiniz demiyorum ha, yanlış anlamayın 😀 –  bu arada yıllarca insandeğil’i bir sıfat olarak, muhteşem manasında kullanmış bir kişi olarak…), kastım sürekli bir şeylerin arkasına saklanıp, iyi güzide şeyler gösteren insanlardan bahsediyorum. Hiçbir şey tamlık olmadığına göre, herkeste en az 1 tane kusur olmalı. Tabii aslında en az 1 çok iyimser de, öyle demiş olalım. Ama noksanlı insanlar olarak biz, nedense bu birleri diğerlerine göstereceğimize, o 1 birleri sıfır gibi gösterip, o şişkinliğin (sıfırın tombiş olmasından hareketle) içine saklanıyoruz. Hep saklanıyoruz ya; binaların içine, bizi sevenlerin kalplerine, şarkıların tınısına, bağlamanın teline vs… Sanırım bugün biraz üzgünüm, kalktığımdan bu yana böyleyim aslında. Kahve falan içtim, Yumoş ayı kardeşimi aldım, ama bana mısın demedi. Hala üzgünüm. Bu arada neye üzgün olduğumla ilgili zerre bir bilgim yok 😀 Derler ya, sürekli gülenler aslında sürekli ağlayanlardır. Aynı saklanma hadisesi, gülüşlerin arkasına saklayın ki üzüntünüzü hiç kimse görmesin. Ben de burada bir tane iki nokta ile bir tane D harfinin arkasına saklayabilirdim; ama ne gerek var! Üzgünsen üzgünsündür. Farkındayım, hala yazacaklarıma gelemedim. Neyse canım, kompozisyonun Girizgah’ı olarak farz edin bunu da. Sanırım azıcık yazarak konuşmaya ihtiyacım var, bu yüzden uzattıkça uzatıyorum.

Türk Beyin Takımı Sporcu Yetiştirme Programı, adı üstünde 11-16 yaş grubundaki insanları geleceğin Türk Beyin Takımı‘na, Türkiye’yi Dünya Şampiyonları’nda temsil etmeye hazırlamak olsa  da, asla asıl amacı bu olmadı. Yıllarca bu alanda, ve hayatın diğer alanlarında öğrendiğim şeyleri, tecrübe ettiklerimi, bildiklerimi; benim yaptığım hataları tekrar etmesinler; iyi olanları ise daha iyi tekrar edebilsinler diye insanlara aktarma işi en temelinde yatan fikir. Bu işte başarılı olup olmadığımı bilmiyorum. Şimdiye kadar, bu bahsedilen eğitimden ayrı olarak, yüzlerce öğretmene eğitim verdim, binlerce çocukla yarışmalar yaptım, yine yüzlerce çocukla farklı farklı eğitim olayında yer aldım. Doğru mu yaptım, iyi mi yaptım, bu kadar senem iyi bir şeyler için şekil değiştirip birilerine aktarıldı mı; emin değilim. Emin olamadığım için sürekli daha iyi yapmaya çalışıyorum zaten. Nihayetinde insan olduğumdan, hatalar yapıyorum, ya da güzel şeyler. Bana şunu sorsalardı, serkan amacın ne, ister bu eğitimle olsun, ister şimdiye kadar yaptıklarınla olsun, amacın ne? Cevaplayabilir miyim bunu müsaadenizle?

Amacım bu: d a f a y

İnsanların nasıl düşünmesi gerektiğini kolay kolay değiştiremezsiniz. Matematik, insanların nasıl düşünmesi gerektiğini öğretme sanatı değildir. Matematik’te bu Evren’de geçerli büyüklükleri ve o büyüklüklerin arasındaki ilişkileri öğretirsiniz. İnsan da çoğunlukla bu Evren’de yaşadığından, öğrendiği bu bilgiler onun işine gelir. Güzel okullara gidebilir, güzel maddi kazanımlar elde edebilir, toplumun gözünde muhteşem yüksek bir varlığa dönüşebilir. O yüzden aileler, çocukları için “bir baltaya sap olsun”, “kendini kurtarsın” gibi şeyler söylerler. Matematik, ya da Tarih ya da Kimya ya da ona benzer bir şey öğretmek daha kolaydır. Tabii ki anlamayanlar olur, tabii ki ileri kafalı insan evlatları bunların birinde derinleşir de derinleşir, neler neler icat eder vs. Ona lafım yok; lafım tüm bunlar yapılırken arkada çalışan bir düşünce sisteminin olmasına. Bu sistem çocuğun doğuştan gelen kapasitesi, aile, okul eğitimi ve nihayetinde de kendi öz eğitimidir. Bu sistem inanılmaz karmaşıktır; olaylardan, anlardan, bilgilerden, dogmalardan, ön yargılardan, ezberletilmiş bilgi kırıntılarından, korkulardan, inançtan, dinden, din olmayandan, ölümden, vs onlarca şeyin birbiriyle iç içe girmesinden dış dışa çıkmasından oluşur. İnsanların ya da insanların düşünce sistemlerinin kolay kolay değiştirilememesinin sebebi de budur: yılların birikimi/karmaşası. Örneğin A ve Z adında iki kişi var, tamamıyla aynı bu kişiler. Ütopik biliyorum; bir şey dışında tamamen aynılar. Sadece bir tane, koca hayatlarında bir tane anıları farklı; o anı da ikisinin affetmeyi öğrendiği an. Dediğim gibi bu anı dışında her şey aynı; her salisenin salisesine kadar iki aynı kişi. Farklı olan olayın da tamamı değil de, küçük bir kısmı farklı. Farklı olan yere kadar şöyle bir şey oluyor: A ve Z koşarlarken muzip ya da meraklı veletlerden biri ayağını uzatıyor. Tabii A ve Z bunu görmediği için takılıp pattttt diye düşüyorlar. Canları yanıyor, bunu yapan velet de onların canlarının yandığını görünce yaptığından pişman oluyor. Özellikle de çocukların dizlerini ve ellerini kan içinde kalmış bir şekilde görünce. Özür diliyor, onlara yardım ediyor yerden kalkmaları için, pişmanlığı yüzünden okunuyor. O esnada A ve Z’nin annesi ve veledin de annesi olay mahalline giriyor. Çocuk çok üzgün, özürler, hatta inanın A ve Z ağlamazken çocuk ağlamaya başlıyor, bir yandan da özür diliyor, hata ettiğini söylüyor. A tam o anda önemli değil, olur böyle şeyler derken ya da demeye başlamışken ya da bu cümlenin kararını vermişken ve ilk kelimeler çıkıyorken; buraya kadar aynı olan, her şeyi aynı olan Z çok ufak bir sekme ile daha bu cümleye karar kılamamış oluyor ve o esnada A ve Z’nin annesi Z’ye: “Hadi bak çok üzüldü Ü (çocuğun ismi Ü’ymüş) sen de özrünü kabul et” diyor.

Ne mi oldu, artık ve A ve Z asla aynı düşünce sistemine sahip olamazlar, olmayacaklar. İki aynı sistemin ya da aynı olacak sistemin artık bir tane cıvatası farklı, affetme cıvatası. Bir tanesinin sisteminde insanlar diğerlerini, eğer onlarda pişmanlık emarasi görürlerse affederler diye kodlu; diğerinde ise otorite istediğinde seni diğerlerini affetmeye zorlar diye kodlu. İşte Sevgili İzleyiciler, benim bu eğitimlerle yapmaya çalıştığım şey, çocukların, bu eğitimlerde yer alan çocukların düşünce sistemlerini farklı yönlerde genişletmelerine imkan tanıyabilmek. Eğer sistem oluşurken bir yerlerde hata olmuşsa ve bu sistemi zorluyorsa onları bulmalarına ve o sorunları gidermelerine yardımcı olmak. Ve dahası Sevgili İnsanlar, zeka oyunlarından daha güzel bir araç bulunamaz bunun için ya da biraz övgü olacak kendime ama, sanırım benim gibi birini bulmak zor olur (tamamen tesadüfi ama yapacak bir şey yok :D).

Toplayacak olursam: Bu program yetenekli çocukları alıp, onları bu yeteneklerini daha da geliştirebilecekleri bir yere taşımak için kullanılıyor. Bu çocuklar tabii ki artı olarak Türk Beyin Takımı’na girebilecek, hatta öndeşleri gibi bu alanda Dünya dereceleri alabilecek insanlar olabilecekleri gibi, yine artı olarak farklı yarışmalarda ödül ya da yine derece alabilecek insanlara da dönüşebiliyorlar. Ama ne yalan söyleyeyim bunların hiçbiri benim umurumda değil, düşünce sistemi dışındakilerden bahsediyorum. Ödül alıp almamaları, dünya dereceleri alıp almamaları zerre kadar umurumda değil. Haa olursa da ilerde, bir ara gurur duyarım benim de katkım oldu diye :). Yukarıda da belirttiğim gibi, programın mimarı olan şahıs olan benim için birçok alanda başarılı olmalarını sağlayacak düşünme/düşünce sistemlerinin gelişmesi, büyümesi önemli olan.

Eğer söylediklerim size anlamlı gelmişse lütfen burayı ziyaret edin: sporcuyetiştirme.türkbeyintakımı.com

Program Hakkında sekmesinden, bu sene yeni gelenlere uygulanacak 1. Kademe ile ilgili bütün detayları bulabilirsiniz. Eğitmen Hakkında sekmesinde şahsımın zeka oyunlarıyla ilgili yaptıklarıyla ilgili, TBT Hakkında sekmesinde kısaca TBT hakkında bildi, ayrıntılı bilgiyi burada bulabilirsiniz; Galeri kısmında geçen seneki öğrencilerin yer aldığı farklı etkinlik ve eğitimlerden resimleri bulabilirsiniz.

Burada ve orada anlatılanlar şeyler size mantıklı geldiyse eğer, çocuğunuzu, öğrencinizi, ya da yakınınızı Giriş Sınavı‘na yönlendiriniz ve Yeni Kayıt kısmından kayıt olunuz. Giriş Sınavı senede bir kez yapılır ve bu seneki yeni öğrenci alımı için gerekli sınav 15 Ekim’de İstek Okulları Acıbadem Kampüsü’nün Lise Bölümü’nde düzenlenecek. Sınav çocukların sadece muhakeme yeteneklerini ölçmeye yöneliktir, zeka oyunlarıyla ilgili herhangi bir şey bilmelerine gerek yok. Daha iyi anlaşılması için, aşağıda geçen sene yapılan giriş sınavındaki sorulardan birini bulabilirsiniz.

Unutmadan, bu eğitim bütün sene boyunca süreceğinden, sadece İstanbul’daki 11-16 yaş grubundaki insanlar için uygundur.

giris-sinavi

Türk Beyin Takımı içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın