17’nci WPC ve TBT Bölüm 5

Bölüm 4 için TIKLAYIN

Dünya Şampiyonalarını kendim düzenliyor gibi anlattım. Bunu anlatırken bilerek ya da bilmeyerek sudoku lafı çıktığı anda yerinden zıpladı ve işte aradığım insan dedi. Anlamadım dedim. Sevecen hali pek sıcaktı:

– Ahhahaaa… İnanır mısınız, inanmasanız da olur, fark etmez. Ben sudokuyu çok severim; ama bu kadar sevmeme rağmen iyi değilim. Aynı Sonya ile aramızdaki ilişki gibi. Ama size ne Sonya’dan. Sudokuyu anlamak bilmek istiyorum; ama sanırım kabiliyetim yok. Fakat sizin gibi biri bana bir şeyler anlatabilir.

İşte fırsat. Ama hemen atlamamak lazım. Dikkatli olmak lazım böyle bir adamın karşısında. Hem eğer iyi bir yol takip edersem Sonya’nın kim olduğunu da öğrenebilir, buradan daha koyu bir sohbete yelken açabilirim.

Ben odaya girdiğimde bir sudoku dergisiyle uğraşıyormuş. Yere fırlattığı da oymuş. Dergiyi yerden aldık, ve anlatmaya başladım. Bildiğim ne varsa gösterdim. Bir arada kapıdaki askeri çağırdı. Bana ne içersin diye sordu, kahve dedim. Gülümsedi, “Oysa ben Türklerin çay içtiğini sanırdım.” Askere kendisi için ballı bir çay, benim için de kahve getirmesini emretti. Asker topukladı biz de kaldığımız yerden devam ettik. Gece olmuştu neredeyse. Ama alışamadığım için de bu memlekete. Halbuki saat 9 civarındaymış, gitmesi gerektiğini söylediğinde saatini gösterdi. Sonya bekler dedi, yine bir fırsattı karısının mı bekleyeceğini sordum kibarca. Yine kahkahalar koparttı. Çok neşeli bir adam. Yok hayır dedi. Kedisiymiş Sonya. Bu sefer ben de güldüm. Bu gece burada kalmam gerektiğini söyledi. Beni yatak olan bir odaya geçireceklermiş. Yarın görüşeceğiz dedi ve askeri çağırdı. İyi akşamlar yoldaş deyip çıktı. O gece güzelce uyudum. Halbuki beni tıktıkları yerin ilk odadan farkı sadece yatak olmasıydı. Ama nedense artık burada kalmayacağımı hissediyordum. Ertesi sabah komutanla kahvaltı ettik. Birkaç telefon görüşmesi yapmış, yanlış anlaşılma olduğunu anlatmış. Öğlene kadar serbest kalacağımı söyledi. Adama sarılacaktım az daha. Çok teşekkür ettim. Bu arada bahçe demiştim anlatmaya başlarken. Kahvaltıyı orada yaptık. Adını da orada öğrendim.”

Mihailovic… Biliyorum epey uzun oldu yazdıklarım. Ama benim bir günahım yok, gözlemci olarak nesnel bir biçimde gördüklerimi, dinlediklerimi anlatmak, şampiyonanın nasıl geçtiğini bildirmek görevim. Bu yüzden yazdıklarım uzadıkça uzamakta. Okumak zorunda değilsiniz, hiç kimse okumak zorunda değil. Aaahhh bırakın beni yalnızlığıma harfler tepeme göçsün. Biraz sulandırdım olayı, anlatmaya devam edeyim. Bu arada düşünüp karar verdik bilgisayar ekranında okumayın bunları gözlerinizin selameti için, gidin çıkartın bastırın öyle okuyun. Hatta içine gizlenmiş şifreyi bulun diyeceğim; ama mümkün değil tabii bunu bulabilmeniz bu kadar kelime, harf varken ortada. Neyse, nerede kalmıştık.

Tunay, Mihail ve sudoku sayesinde çıktı geldi. Zaten bir öncesinde elimden geldiğince anlatmaya çalıştım. Şimdi anlatacaklarım da sonraki günlerle alakalıdır, zaten beklenen de bu olmalıdır. Ama durun bir şeyler daha söyleyeyim. Benim boş beleş bir şahıs olduğum düşünülmemelidir. Tabii insanlara garip gelecektir, sayfalar dolusu yazı yazmak amelelik değil midir, ne faydası vardır vs. Efendim, faydadan ziyade sizin teveccühlerinizi kazanmak amaç. Tabii ki böyle bir şey yok. Kendimi yazarak tatmin ediyorum desem, yok deli ediyor yazı yazmak beni. Ama okuduğum şeyi yapmayı pek düşünmediğim için ileride belki kitap falan yazarım köşeyi dönerim diye düşünmekteyim; bu yüzden bu yazdıklarımı bir nevi pratik yapmak olarak görmekteyim. Diyeceksiniz tabii haklı olarak, biraderimiz şimdiye kadar köşeyi dönen yazar gördün mü diye. Hemen göstereyim efendim, pamuk o. Evet bu adam o kadar kötü yazmasına rağmen tonla ödül almıştır, almaktadır, nobeli arka cebine sokmuş, ödül parasını da babasından boşalttığı bavulun içine doldurmuştur. Farkındayım biraz edebiyat eleştirisi olarak, hem de esere değil onu yazana doğrudan bir saldırı var. Ama Hak var hukuk var, göz var endaze var, nizam var, vicdan var, varoğluvar, Mahmut abimizin dediği gibi ne duruyorsun helva yapsana. Bavul diyecektim, sizce neden babamın bavulu adlı bir konuşma yapmıştır şahıs? Aman anlayamadıysanız ne ala! Yapmayın efendim, adamın ne demek istediğini anlayıverin, demek istiyor ki: Bu ödül parası içindir, gelirken de boş getirmek istemedim, babamın yazdığı birkaç bir şey de getirdim. Budur efendim başka bir şey değil. Böyle kötü yazan bir şahıs bu kadar kitap satıp (başka neler satıyor bilmiyorum) bu kadar ödüle doymuyorsa, paraya para demiyorsa ve bunu sanat için yapıyorsa, ben neden yapmayayım; ki ondan daha az kötü yazmaktayım. Kendine gel o nobelli bir yazar, sen kimsin de onunla kendini karşılaştırıyorsun diyenlere bir çift sözüm vardır elbet: Zenginin malı züğürdün çenesini yorarmış. Sevgili anneannemin de dediği gibi Zengin malını dağdan aşırır, fakir düz yolda şaşırırmış. Biz de şaşıranlardanız, Allah ıslah etsin. Amin.

O akşam çok güzel bir yemek yedik. Ortam da güzeldi hayli. Biraz loştu; ama loş ışıkta tavuk yemek başka oluyor. Ne demek istediğimi anlatacak değilim, varın siz düşünün. Akabinde otele dönüldü. Yemek yediğimiz yer otele yürüme mesafesi ile en fazla 30 dakika civarındaydı. Kamer, Ferhat’a yardımcı olabilmek için hızlı gitmek adına taksiyle gitti. Biz de kendi içinde küçük gruplara bölünüp arka arkaya ya da bazı anlarda yan yana dizilerek yürüdük. Gülçe öğrendiği Kiril Alfabesi uygulamasını etrafta gördüğü levhalar üzerinde tatbik etti. Ben de güzel sallamalar yaptım. Tabii bu tatbik oradan her geçişimizde vuku buldu; ki geçiş sayısı 10 kadardır. Demek ki bir Minsklinin okumadığı kadar tabela okundu o cadde üzerinde. Otele vardığımızda ben de Ferhat ve ekibine yardımcı olmak için 1907 nolu odaya çıktım.

Bir grup insan biraz da yorulmuşlar, soru kontrollerini yapıyorlardı. Ne yapacağımı Ferhat bana anlattıktan sonra ben de başladım kontrollere. Arada çay kahve getiriyorlardı, sonrasında Ferhat’la sigara molası filan veriyorduk. Ferhat evvelki gece hiç uyumadığı için 12 gibi istirahata çekildi. Ben Rus biraderimle birlikte devam ettim, tabii Kamer de vardı. Sonrasında Kamer de bir müddet hava alıp sonrasında geri gelmek için çıktı. Artık gözlerimin çölmeğinin çıktığı saat 3 sularına kadar kontrol yaptıktan sonra müsaade istedim ve uzaklaştım arkama bile bakmadan. Rus biraderler o kadar çene yapmalarına rağmen sabaha kadar ilk günün tüm bölümlerini kontrol etmişler. Aferin onlara.

İkinci gün de ilk günkü gibi kötü bir kahvaltıyla başladı. Kaptanımız Volkan Hocam disiplini çok sevdiği için saat 8 de kalkıyor erkenden kahvaltısını yapıyor ve keşif gezilerine çıkıyordu. Tabii biz onun temposuna ayak uyduramadığımız için 9:30 ile 10:00 arasında 22. kattaki kahvaltı salonuna çıkabiliyorduk. Kahvaltıda o günkü bölümler hakkında konuşuldu, puan durumunun açıklanmasıyla birlikte elemelere kalacak Türk sayısını arttırmak için neler yapılması gerektiği hakkında fikirler ortaya atıldı. Sizin de bildiğiniz gibi Barış, Gülçe ve Salih için yarışma çok iyi geçmedi. Orada birebir şahit olduğum için söylüyorum. İsimlerini zikrettiğim bu güzide insanlar kah kendilerini verememek olsun, kah aşırı yüklenmeden ve kaygıdan olsun, kendilerinden bekledikleri seviyede iyi işler çıkartamadılar. Özellikle Barış bir ara kendi yaptığı hatalara anlam veremediğini, nasıl olup da bu şekilde şeyler yaptığını anlamadığını söyledi. Ben anlıyorum, sen gönlünü ferah tut Barışım dedikten sonra yarışma salonuna geçildi.

Günün ilk bölümü “Sprint” isimli bölümdü. Bu isim nedense hep bana sonbaharı çağrıştırmakta. Hız testiydi bizim bildiğimiz şekilde. 17 tane sorudan(neden 17 oluyor hep diye aklınıza takıldıysa 17. Şampiyona olmasından ötürü) müteşekkil bir bölüm olup toplam bölüm puanı 120 idi ve 30 dakikaydı. Bu bölümde tam yapan çıkmadı ama elimdeki listeye göre 3 adam Murat, Hideaki, Thomas 1 eksikle 16 soruyu haklamayı başardılar. Tebrik ediyoruz onları. Bu arada unutulmamalıdır ki Murat çoğu bölümde ilk 3 arasında(bölüm sıralaması) yer almıştır. Birinci olduğu bölümler de vardı elbette. Bu bölümden sonraki bölüm 2 saat sürecek olan “Assorted” bölümüydü. Sanırım, yine reklam olacak ama Kent şekerlerinin ortaya karışık usulünce yaptığı aynı isimde bir paket dolusu şekeri var. Şeker kısmına sonra değineceğiz, yerimiz kalırsa. Güldüm lan burada. Lan dedim kusura bakmayın. Ne demek yerimiz kalırsa, utanmaz adam yer mi kaldı, ne kadar yazdın lan, yazma lan artık, işin gücün yok mu senin, var ama şunu bir yazayım. İzninizle.

Bu bölüm başladığında ilk bölümün kontrolleri için yukarıya çıktık. Zaten bu bölümden sonra aşağıya bir defa indim; Ferhat geceye kadar yukarıda 1907 nolu odada kaldı kontroller için. Neden aşağıya indiğimi de anlatacağım. Hatta oraya bile geldik. Saat 16:00 sularına kadar yukardaydık. Bir ara öğle yemeği yemek için takımla birlikte 22. kata çıktık. Assorted bölümünde yaptıklarından ve ardından gelen takım bölümü olan “Manipulative” de çıkan şekli anlattılar. Tamam heyecanlanmayın hepsini anlatacağım. Murat’ın Assorted bölümü baya iyi geçmişti, yanlış hatırlamıyorsam 400 üzerinden 240lı bir şey alacağını söyledi. Ya da ellili emin değilim. Gülçe de 200 civarında alacağım dedi, Salih 270 civarında dedi yine yanlış hatırlamıyorsam, Barış da 190 dedi.

takım1

Sonrasında takım bölümünde yani manipulative de sorulacak soru, verilen 30 parçayı kullanarak 6 parçadan oluşan 5 tane diamond meydana getirmekti. Şekil yarışmanın soru cevap kısmında Vada tarafından yarışmacılara takdim edilmişti. Hatta kameraya bile çektiler, Ferhat böyle bir uygulamayı esefle karşıladığını belirtti Kaptanımızla sohbet ederken, ben de teknikdirektör olarak aralarında konuştuklarını yazıya geçiriyordum. Her neyse şekil önemli değildi, mühim olan o şekil içten içte nasıl parçalara bölünmüştü ve sonrasında yarışma esnasında o parçaları o şekle kavuşturmak için nasıl ikna etmek gerektiğiydi. Ben şekli Gülçe anlatana kadar bilmiyordum. Akabinde iniş günü, yerleşik hayata geçmek için otele yollanırken ve şehir içinden geçerken küp benzeri bir yapı görmüştük. Ne olduğuna anlam verememiştik, ama pek estetik bir şey değildi. Hatta çok da gereksiz, kasış bir yapı gibi gelmişti bana. Bir yerden daha geçerken oranın da resminin olduğu afişleri gördük. Buradan herhalde önemli bir bina olsa gerek diye düşündük. Kalkış günü dolmuşta giderken Tunay söyledi, bu yapı bir zamanlar dünyanın en büyük kütüphanesiyken sonradan avrupanın en büyüğü olmuş. İşte adamlar da bu bölümde bu yapının şeklini sormuşlardı. Gülçe’nin dediğine göre Çek insanları 10 dakika gibi uçuk bir sürede yapmışlar beş parçayı da. Bunun nedenini Ferhat’la terasımızda konuşurken, adamların mekanik oyun sanatlarına aşina olduklarını, bu yüzden altından kalktıklarını iliştirdi. Düşününce mekanik oyuncak satan tükkanları Prag’taki, varmış demek ki adamların bir bildikleri dedik. Bizimkiler öncesinden hesap kitap yapma için hazırlanmışlardı bu bölüm için, hatta kamp sırasında Gülçe gönye çizmiş onu bastırmışlardı. Anlatması meşakkatli, ama gayet mantıklı geldiğini söylemek isterim anlattıklarında. Fakat uygulama planında pek kullanışlı olmamış, onlar da terk etmişler ve kendi deyimleriyle yardırmışlar; ve 3 tanesini vücuda getirmişler. Yemek bu şekilde geçti. Biz Ferhat’la kontrollerimize geri dönerken, onlar da yarışma salonuna dönüyorlardı. Kaptan Volkan Hocamız gerekli taktikleri ve nerede ne yapmaları gerektiğini zaten çoktan anlatmıştı. Bunu söylemeyi unuttum, Hocamdan özür diliyorum. Hocam her akşam takım üyeleri istirahata çekilmeden önce bana bir kağıt veriyordu. Ne yapılması gerektiğine dair. Şimdi içeriğinden bahsedemeyeceğim, ama mühim şeylerdi.

takım2

Bir sonraki bölüm de takım bölümüydü. Arkadaşların fotoğrafları nasıl cizdiğine(cizmek, bizim oralarda biberi ipe cizersin sonra da kurumak için asarsın, yani dizmek) tanık olamadım. Fotoğrafların içeriği de ayrı bir bahis konusu zaten. Bu takım bölümünün ismi “Chrono” idi. İki soru tipinden müteşekkildi. Bir tanesi “chain” ismindeki soruydu. Bu soruda size birbirlerine bağlı karelerden oluşan kareler veriliyordu, karelerin her iki tarafında da şekiller ya da kelimeler vardı; siz bunu doğru sırayla elde verilen diyagrama oturtmaya gayret ediyordunuz. Eğer ki ipucu alırsanız sorunun puanı 200 puandan 75 puana iniyor, diğer soruyu erkenden çözseniz bile zaman bonusu alamıyordunuz, bizimkilerin başına gelen de bu olmuş. Kaptanımız kamp esnasında yaptığı diamond şekillerini ve zinciri de getirmişti. Evde bunları yapmak için uğraş vermiş. Tek ki takım iyi bir derece alsın diye. Üyeler onlar üzerinde pratik yapmışlardı; ama o zaman diamond sorusu düzlemsel bir şekil olarak bekleniyordu; gönye de bu yüzdendi zaten. Ama hacimli tahtadan yapılmış bir diamond çıktı karşılarına. Emin değilim ama Dünya İkincimiz Murat Beyaz’ın programına konuk olacakmış bu hafta içinde, orada sergilenecekmiş bu diamond şekli filan. Orada görebilirsiniz. Aklıma gelmişken bir şey hatırlatmakta fayda var. Dünkü bir gazetenin Pazar Eki’nde Muratla ve takımla ilgili bir haber yapıldı. Hatırlarsanız size anlattığım takım bölümlerinden birinde, şu 6 tip sorudan oluşan Japonların tek soruya 15 dakika kafa patlattıkları. İşte bu anı anlatan(ama bölümün hemen başında çekilmiş) bir fotoğraf da vardı. Olayı canlandırmanız için faydalı olacaktır. Nerede kalmıştım, zincir sorusu. Bizimkiler ipucu almışlar. Ama dediklerine göre çok gereksiz bir ipucuymuş. Çünkü verilen ipucunda zincirdeki karelerden birinde “Minsk” yazan kısım diyagramın tam ortasına geliyormuş. Bunu biz de akıl ederik dediler, keşke almasaydık ipucunu. Diğer soru 25 tane fotoğrafı sıralamaktı. Bu nasıl yapılacaktı, her fotoğraf aynı olayın bir anını anlatmaktaydı. Olayın başını anlatan fotoğraftan sonunu anlatana kadar doğru bir şekilde sıralayacaktınız.

Şiddet dolu resimlerdi. Ben bunu anlayamadım, neden bir insan zeka oyunları yarışmasında sorulacak bu tür bir soruda içerik olarak şiddeti seçer. Sanırım mesaj vermek istiyorlardı. Vada’nın çelimsiz bir görüntüsü, sessiz bir duruşu olmasına rağmen demek ki adamın içinde bir canavar varmış. Hakikaten ben fotoğrafları gördükten sonra irkildim. Ama madem ki nesnel ve gerçekçi olmaya özen gösteriyoruz, o halde anlatmak zorundayız fotoğrafları. Dediğim gibi 25 tane fotoğraf vardı, her fotoğrafın sol alt kısmında bir harf vardı, cevabın girilmesi için gerekliydi bu harfler. Ama yok hayır, yapamam, içim kaldırmıyor anlatmaya fotoğrafları. Belki şunları söyleyebilirim. Gülçe o gün bu bölümden önce, odasındaki pencereden otel manzarasını fotoğraflamış. Eğer ki otel önünde gerçekleşecek bir hadisenin fotoğraflarından oluşan bir dize sorsalardı daha şık daha güzel olurdu demişti. Vada sonradan açıkladı niçin fotoğraf içeriklerini bu denli şiddet içerdiğini. Zeka oyunları yarışmalarının biraz hafif olarak algılandığını söyledi. Halbuki biliyor musunuz dedi, o soruları çözmeye uğraşırken beyniniz kıvrım kıvrım kıvrılıyor, beyin fakülteleri içerisinde bir harp yaşanıyor. Sonrasında alabildiğine yorgun hissetmenizin nedeni bu aslında. Bu yüzden biz de bunu şekle şemale büründürmek için, maddi olarak resmetmek için böyle bir yol izledik. Hem sizin ne kadar dayanıklı olduğunuz da ehemmiyetliydi. Evet, bir bakıma böyle oldu denebilir Vada biladerimiz. Bizim takım bu görüntülere rağmen iyi bir çıkardı. Hatta şunu yapmışlar: Bir kişi bakıyor fotoğraflara, artık dayanamayacak gibi olunca diğerlerinden birine söylüyor ve hemen gözlerini kapatıp bir miktar uzaklaşıyor masadan. Yeni gelen de dayanabildiği kadar dayanıyor, sonra aynı şeyi o yapıyor. Murat anlatıyor: “ Artık tamamdı, dizmiştik. Cevabı yazarken arka arkaya gelen harflerden oluşan kelimenin ‘isnmk’ olduğunu söyledi Barış. Yani cevabın bir yerinde böyle bir dize oluştu. Lan olmaz dedim ve fotoğraflara bile bakmadan hemen bunu ‘minsk’ olarak sıraladım ve doğruydu.” Ya, her yere minsk diye attırırsanız böyle olur işte. Ama belki de aslında fotoğraflara bakılarak anlaşılmıyordu da, cevabı girerken bunu da görmek lazımdı ipucu olarak. Belki de soruyu hazırlayanlar bunu da dikkate almışlardır. Fotoğraflarda anlatılanlar gerçek mi yoksa kurgu mu bilmiyorum; ama bence böyle şeyler yasaklanmalı; kim bir yarışmada fotoğraf dizme bölümünde bir adamın öldürülüşünü sormak ister, kim?** Hangi manyakça bir zihin yapar bunu? Evet Sevgili bulmacaseverler bir adamın öldürülüşünü anlatıyordu fotolar. Adam parka geliyor, hem de otelin önündeki park sanırım(Gülçe’nin otel önünü fotoğraflaması güzel bir tevafuk). Kırmızı bir kazağının olduğun gözüküyor. Uzaklardan kadına benzer biri ve tam aksi tarafta bir başka adam geliyor. Fotoğrafların ilerleyen kısımlarında, hafiften hava kararmış, bu iki kişi kırmızılı adamı bir kenara çekiyorlar ve çıkardıkları artık bıçak mıdır ya da başka bir şey midir, adama sokmaya başlıyorlar, adam oracıkta yere yığılıyor. Ve öylece kalıyor orada. Bunlar da uzaklaşıyorlar oradan. Tamam anladık o kişinin uzaklaşması adamın ölmesi fotoğrafları dizmek için başlangıç noktaları olarak kullanılabilir; ama yazık değil mi yarışmacılara! Daha fazla anlatamayacağım bunu.

** Bu yazısı dizisinde anlatılan çoğu şey yazarın hayal gücünün eseridir; o yüzden lütfen aaaa dünya şampiyonalarında böyle şeyler mi oluyor demeyin. Yazar bu noktada Dostoyevski’nin Ecinniler romanını yazarken esinlendiği noktaya gönderme yapmış zamanında.

[Bölüm 5 Sonu]

Bölüm 6 için TIKLAYIN

Reklamlar
Türk Beyin Takımı, Yazılar Çiziler içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

17’nci WPC ve TBT Bölüm 4

Bölüm 3 için DIKLAYINIZ

kafile

Foto by Y

Romen rakamıyla beşinci bölüm “False Part” dı. Bölümdeki tüm sorularda verilen ipuçları yanlıştı, ya bir eksik ya da bir fazla olmaları gerekiyordu soruların çözülebilmesi için. Bu bölüm de önceden hazırlık amacıyla Murat tarafından hazırlanmıştı. İnsan merak etmiyor değil. Ben çoğu şeyi yanlış anlarım. Hastalık oldu bu bende. Eğer ki bu bölümde yarışıyor olsaydım sanırım en verimli olacağım bölüm diye düşünmekteyim. Adı üstünde yanlış bölüm, büyük ihtimalle ben de yanlış anlayacaktım; böylece iki yanlış bir doğru ederden doğruya varacaktım. Neyse, bu bölümde tek bitiren Ulrich’ti tüm soruları. Bu arada belirtmem gerekir ki dünya ikincisi olan Murat Sevim’in dünya birincisi Ulrich’le yaptığı söyleşi, Ferhat’ın dediğine göre bugün (9 kasım) çıkacak olan Sabah Gazetesi’nde yer alacakmış. Yeri gelmişken – ki bu bölümle de ilgili- size birkaç insani manzara anlatmak istiyorum. Son derece iyi gözlemci ve deneyci, lab ortamına girerken inançlarım dahil her şeyimi bir elbise gibi askıya asabilen bir adam olduğum için, ne kadar nesnel olduğum ortadadır. Bu bölümle ilgili olan insani kısımdan başlayıp diğerlerine geçeyim. [Bu kısım atılmıştır insanları rencide etmemek için.]

Yarışmaları salonda izlediğim süre zarfınca, bizim takım üyelerinden başkalarını da izledim. Bir de berberde uzun saatler bekleme tecrübem de olduğu için hiç sıkılmadan uzun saatler boyunca ayaklarımın tepesinde insanları gözetledim. Bu insanlardan biri play ufa da kalan Fransız erkek arkadaştı. Bu adamı ben Prag’ta da izlemiştim. Adam bir garipti soru çözerken. Sürekli kendini paralıyordu. Demek ki adamın stili buymuş, aynı şeyleri burada da yaptı. Bu arkadaş Thomas’ın yanında oturuyordu. Yarışmacıların aralarında paravan gibi bir karton parçasının olduğunu söylemiştim. Bu adam arada Thomas’ın tarafına bakıyor ve yüzüne … bir küçük gören ifade yapıştırıyordu. Sen de a… mısın be, sen de çözücü müsün gibilerinden. Tükenmez kalemle çözüyor, yanlış yaptıktan sonra daksilini sallıyor, sonra da siliyordu. Bazen deliriyor, elindeki kalemi fırlatıyordu. Tatmin olmayınca aynı kalemi tekrar alıyor ve tekrar fırlatıyordu. Kafasını ellerinin arasına alıyor, bir süre bu şekilde kalıyor, ofluyor tıslıyor ve tekrar başlıyordu. Sonra yine kızıyor, bir yerlere vurmak istiyor, kalemi sıraya çarpıyordu. Bir bölümde, sanırım Crypto isimli bölümdeydi. Sol tarafı izliyordum, birden tookkk diye bir ses geldi. Bu arkadaşın tarafına baktım. Herifçioğlu kafasına öyle sert vurmuş ki o ses bu elemanın Fransız kafasından çıkmış. Bu adam arada salonda gezinmekte olan organizatörlerden Olga’ya bir şeyler söylüyor, kadın oralı olmayınca tekrar bir şeyler söylüyor, sonra da önündeki sorulara dönüyordu. Böyle ilginç bir herifti, sonra da eleme turlarına kaldı işte. Orda da m…ça hareketler yaptı. Sanırım bu adam en delice soru çözen adam olarak seçilebilir. Bir diğer anlatacağımız zatı muhterem Hırvat kadındır. Bu kadını da Prag’ta izleme şansı bulmuştum. Beni en çok eğlendiren şahıstır bu kadın. Kadının suratı soru çözerken ağlamaklı oluyor. Evet garip ama öyle oluyor. Sanki dokunsalar ağlayacak. Büyük ihtimalle beyin kıvrımlarıyla birlikte yüz hatları da gerginleşiyor, yüzü kontrolden çıkıyor ve çeşit çeşit ifadeler kaplıyor. Biri bu kadının suratını çekmeli ve yarışmadan sonra kendisine göstermeli. Belki biraz kızacaktır ama sonrasında o da eğlenecektir. Buradan sakın insanları küçük görüyorum gibi gözükmesin. Öyle bir amacım yok, böyle yapıp da kendimi tatmin ediyor da değilim. Ben sadece gördüklerimi söylüyorum. Hem bu insanların bu şekilde davranmalarının tek ve mantıklı bir sebebi olabilir, ki o da aşırı konsantre olmaktır.

Evet beyler ve bayanlar bir sonraki bölüm “Giant” isimli devasa hacimdeki sorulardan oluşan bölümdü. Bu bölümdeki sorulardan “pills” sorusu için daha önceden bir soru hazırladım. Amaç da en yüksek puana sahip olan bu soru hakkında bu hacimdeyken neler yapılabilir diye bakmaktı. Hazırladığım soruyu Salih 11 dakika, Murat 8 dakika, Gülçe 16 dakika, Barış da 18 dakika civarında sürelerde çözdüler. Pek deneme içermeyen, akıl yürütme yoluyla güzel hamlelerle çözülen bir soru hazırlamıştım. Ama Salih’in dediğine göre denenecek güzel bir yer bulmuş ve oradan yardırmış. Bu yüzden bu soru için varılan karar yarışma esnasında güzel bir yerden güzel denemelerle neticeye erişmekti. Bu bölüm 1 saatti 5 tane soru vardı. Hepsi 17×17 ebatlarındaydı. Gülçe’yle de kendi aramızda konuşmuştuk. Bölümün toplam puanı 200 idi, 120 puan civarında bir puan aldığında elemelere kalmak için her şey daha güzel olacak tarzında. Ama sorular çetin ceviz çıktılar, bu bölümde en iyi yapan 150 puan alan(sanırım bazı denemeleri tuttu erkenden bu arkadaşın) m… Fransızdır. Bir diğer en iyi Macar Zoltan Horvath’tı, o da 150 puan almıştı. Ulrich bu bölümden 23 puan (köşe kapmaca sadece), Murat da 61 puan aldı. Ama Murat çok küçük bir hatadan 42 puanlık sorusu patladığı için bu puanı almıştı. Bir de bu bölümle alakalı şunu görüyoruz. İyi çözen adamlar deneme yanılma yapmada da iyidirler. Ama işin içine deneme girince şans faktörü de girer. Puanlamaya ve sıralamaya baktığımızda 42. sıradaki Matthias isimli Avusturyalı arkadaş 103 puan almış. Adam şampiyonu 5’e katlamış neredeyse. Buradan ne gibi bir sonuca varıyoruz, bir yerde delicesine sıkmış ve tutmuş. Böyle bolca deneme gerektiren ya da deneme gerektirmese bile gidilecek yolun hemen bulunamaması şeklinde sorularda iyi çözenler dumur oluyorlar bir miktar.

Bu bölümün de nihayete ermesiyle ilk günün bölümleri sona ermiş oldu. O zamana kadar açıklanan bir bölüm yoktu. Ferhat ve Kamer yukarıda 1907 nolu odada soru okunmasına yardım ediyordu. Bölümler bittikten sonra ben de çıktım yukarıya. Akşam için bir yerlere gidilecekti yemek için. Kaç gündür açtık, artık midemize girebilecek bir şeylere hasrettik. Bir saat için sözleşildi, maalesef Ferhat’ı arkada bırakarak 0.5 isimli mekana yemek yemeye gittik.

TUNAY’IN KABUSU

Yemeğe gitmeden önce soru kontrolleri için Ferhat Kamer ve diğerlerine yardım etmek için 1907 numaralı odaya çıktığım zaman Ferhat’ın heyecanının nedenini sorduğumda ondan öğrendim. Yarışmanın ilk günkü son bölümü koşulurken Tunay çıkagelmiş. Herhangi bir şeyi yokmuş ve ruhi ve bedeni durumu gayet iyiymiş. Hatta Ferhat mutlu bile göründüğünü söylüyordu. Tunay’ın başından geçenleri 0.5 uçlu yerde öğrendik. Ondan dinlediklerimi size aktarmayı kendime vazife bilirim:

“ Beni otobüsten aldıklarında sizin de adamlara girmediğinizi görünce açıkcası arkadaşlar çok içerledim.” Bunu söylediğinde durumu kurtarmaya, yarışmanın ve Türk Beyin Takımı’nın kaderini menfi yönden etkileyeceğimizi bu yüzden aşırı bir davranışa girişmek istemediğimizi, yoksa KGB falan dinlemeyip onları oracıkta haşat edeceğimizi söyledik. Pek inandırıcı olmayınca bendeniz Gassarayın yurtdışı deplasmanlarından güleç yüzle ayrıldığı zamanlardan dem vurdum ki sonuçta biz de deplasmandaydık ve KGBlileri evlerinde yenilgiye uğratabilirdik. Tunay ufaktan gülümseyip devam etti:

“ Tüm hayatım gözlerimin önünde geçmedi desem yalan olur. Beni otobüsten indiren Beyaz rus eleman zaten sizin de gördüğünüz gibi izbanduttu. Hele bir sahne vardı ki, cidden az sonra idam edileceğimi zannettim. Ben adamın mengene gibi elleri arasında binaya doğru götürülürken hepinizin pencerelerden bana elveda der gibi bakması, işte orada tamam dedim, bunun gidişi var ama dönüşü yok. Girişte üzerimi aradılar. Kapıda bekleyen askerin yüzünde öyle bir gülümseme vardı ki, Allah sonumuzu hayretsin dedim. İriyarı subay beni iki askere teslim etti. Sağlı sollu geçtiler iki tarafıma ve gel der gibi sürüklediler beni de yanlarında. Karanlık koridorlardan sonra bir ara pencereden yeşil bir alan gördüm. Sanırım avluydu, ve ağaçlarla bezeli güzel bir atmosferi vardı. Tabii bunu sonradan öğrendim (Nasıl öğrendiğini sonra anlattı.) Yeşil renkli eski tahta bir kapıdan geçtik. Koridor bir miktar küçüldü sanırım. Çünkü tavan neredeyse tepeme çökecekti. Demir, gri olabilir, bir kapıdan içeri soktular beni, askerlerden biri Rusça bir şey emretti. Şunu yap ya da burada bekleyeceksin, ya da öl lan şimdi gibi bir şeydi, tam emin değilim. Kapıyı sürgülediler ve çekip gittiler. Filmlerdeki sahneler aklıma geldi. Odanın kuytu karanlık köşesinde yıllardır çürümeye yüz tutmuş adam bana seslenecek, ben kırk senedir burdayım sana da aynı şey olacak gibi. Ama olmadı. Gözlerim karanlığa alıştıktan sonra, aslında karanlık olmadığını fark ettim. Sanırım bir ara tansiyonum düştü, gözlerim karardı. Aydınlık da sayılmazdı ama odadakileri seçebiliyordum. Sandalyeden başka hiçbir şey yoktu. Ne bir masa, yatak, dolap, hacetlik; ne bir pencere… Hiçbir şey. İnsan korkuyor. Korku garip bir şey. En olmayacak yerinizden kıskıvrak yakalıyor, sonrada o duvar senin bu duvar benim vuruyor. Ta ki siz sersemleyip ona alışana kadar. Bana da olan buydu. Sandalyeye oturmaktan başka çare yoktu. Oturdum ve düşünmeye başladım. Buraya kapatılan her insan evladı gibi ne kadar tutacaklarını, yemek verip vermeyeceklerini, hatta bir ara güzel bir yemek olsa ne güzel olur bile dedim. Türkiye’de televizyonlara haber malzemesi olacağımı, bizimkilerin ne kadar endişeleneceğini; hükümetin beni buradan kurtarmak için diplomatik girişimlerde bulunacağını… Eften püften kemikli ya da kemiksiz ne kadar düşünce varsa insanın aklına geliyor. Bu da çıldırmaya giden ilk yol aslında. Düşünce sağanağı… Bir yerde dur demek lazım; ama nasıl dersiniz. Bir oda, ardına kadar kapalı demir kapı, dilini bile bilmediğiniz insanlar sırf fotoğraf çektiniz diye sizi kapatmışlar, nasıl anlaşacaksınız bu adamlarla? Mümkün değil. Ve bir ışık yandı zihnimde. Beni izliyor olmalıydılar. Bu adamlar sonuçta ajan insanlar. Acan acan, nerde kaldı bu can… Ne diyorum değil mi, bu o anların hatırası bana. Ömrüm boyunca kalacaklar zannedersem. İyi ve sakin hareket edersem belki de beni salıverirler diye düşündüm. Filmlerde hapishanede ilk gününü geçirenleri dikkatle izlerlermiş ya. Ağlayacak mı sızlayacak mı, yoksa oturup sakince duracak mı diye. İşte sakince oturdum ben de, rahatlattı beni. Hatta o kadar rahatladım ki gençlik yıllarımda okuduğum kitaplar aklıma gelmeye başladı. Ne de olsa engelleyecek bir şey de yoktu. Victor Hugo’nun “Bir Mahkumun Son Günü”… Adam ne kadar da doğru anlatmış dedim. Kahraman ölüm mahkumu idi ve idamını bekliyordu küçük bir hücrede. Benim ne farkım var dedim, yine o korku illeti sardı etrafımı. Saatler bu şekilde geçti, her dakika oda daha küçüldü, büyüdü… Birileri benimle dalga geçiyor gibi geldi, şakaydı ya da rüyaydı. İnanması zor oluyor.”

Ağzımız açık onu dinliyorduk. Bir ara acaba söyledikleri gerçek mi diye düşündüm. Neden olmasın dedim, neden yalan söylesin? Gözlerinden anlaşılıyordu, hatta bir ara gözlerinde o odada bulunduğunu söylediği sandalyeyi bile gördüm. Ya da hakikaten o sandalye orada idi. Neyse, devam ediyordu anlatmaya:

“ Ayak sesleri, ve akabinde ağızlardan çıkan Rusça kelimeler işittim. İki farklı ses vardı. Kapıya geldiler, durdular ve açtılar. Beni bu odaya getiren iki askerdi. Yine içlerinden biri emretti bana, gel diyordu sanırım, ya da kal. Ama onlara gitmek daha uygun olur diye kapıya, bulundukları tarafa ilerledim. Kollarımdan tuttular, kapıyı açık bırakıp geldiğimiz yoldan geriye yollandık. Herhalde serbest bırakacaklar diye düşünürken bambaşka koridorlara saptık. Askeri üniforma içindekileri görüyordum her yerde. Bazıları beni süzüyor ve sanırım acıyorlardı. Ya da ben o şekilde anlıyordum bakışlarından. Bir ara bağırış duydum. Duymuş olmam lazım. Çünkü düşündüğüm ilk şey işkence odasına götürülüyorum oldu. 1 saat kadar yürüdük. Emin değilim aslında, ne saatim vardı ne de ona benzer bir şey. Bana çok uzun gelmiş de olabilir. Düşününce bina içinde nasıl olur da 1 saat yürünebilir? Herhalde bana çok uzun geldi zaman. Bir kapıya geldik ve durakladık. Askerlerden biri kapıyı iki kere kısa 2 defa da uzun olmak üzere beş defa çaldı. Beşinciyi duymadım ben, ama beş olduğuna eminim. İçerden gel dendi sanırım ki biz içeri girdik. Askerler selamlarını verdikten sonra, odaya girdiğimizde sırtı bize dönük koltuktaki adam çıkın dedi. Yoksa askerler neden çıksın. Odada koltuktaki adamlar başbaşa kaldık. Odayı anlatacak değilim. Ama güzel bir odaydı. Koltuktaki adam İngilizce yaklaşın dedi, ben de yaklaştım. Oturun dedi oturdum. Hala sırtı bana dönük olduğu için herhalde çok çirkin bir adam ki yüzünü göstermeye çekiniyor dedim, ama öyle olmadığını sonrasında anladım. Bir şeylerle uğraşıyordu, arada kendi kendine konuşuyordu. Ben odada değildim sanki. Terbiyesiz herif. Almanca konuştu zannettim bir ara, ve ardından bir şayze geldi, bir şey fırlattı yere. Kitap gibi bir şeydi, ki sayfa seslerini duydum. Bir hareketle koltuğunu bana döndürdü. 35 yaşlarında mavi gözlü güzel de yüzü olan bir adamdı. Ayağa kalktı, demek sensin dedi bana. Ne ben miyim demeye kalmadan, sus işareti yaptı ve oda içinde gezinmeye başladı. Avı etrafında dönen akbabalar gibiydi. Bir süre dolandıktan sonra koltuğuna oturdu. Sustu ve birden konuşmaya başladı. Sanırım heyecanı seviyordu.

– Biliyor musun bu ülke çok sıkıcı. Bu kadar büyük bir bina içerisindeyiz ama bana sorarsan gereksiz. Neye yarıyor ki? Sadece büyük başka bir işlevi yok. Bu binayı kimin yaptığını biliyor musun?

Cevap verecek değildim elbet, zaten bana da sormamıştı soruyu, sadece söyleyeceğini pekiştirmek içindi.

– Ruslar yapmışlar. Ben de Rus sayılırım aslında. Hoş annem Alman ama, en azından babam Rus. Sen gel birbirini öldür, sonra da evlen çocuk sahibi ol. Bu Ruslar garip insanlar. Bir zamanlar sahip oldukları toprakların fazlalığına çok kaptırmışlar ki her yere büyük binalar yapmışlar. Misal bu bina, söyledim ya çok büyük. Sizi uyarmış olmaları lazım. Bu konuda çok titiz davranırız. Niçin çektiniz fotoğrafları?

İşte bu soru banaydı. Fotoğrafçıyım diyecektim; ama sorgulanıyordum ve hemen bir şeyler itiraf etmek mantıksızdı. Sadece çekmek istedim dedim.

– O zaman yanlış yapmışsınız bayım dedi. Burada fotoğraf çekenleri pek sevmezler. Özellikle de bu binanın. Siz turist olacaksınız bir de. Gelmeden önce insan gideceği ülke hakkında biraz malumat edinir. Ne yasaktır ne değildir öğrenir ki başına istemediği şeyler gelmesin. Sizin gibi kaç tane turisti içeri alıyoruz biliyor musunuz? Rakamı söylesem korkarsınız. O yüzden söylememek en güzeli. Gelelim size neden fotoğraf çektim demiştiniz? Sanırım işinizle bir alakası yok? Hem işiniz nedir ve hangi ülkeye mensupsunuz?

Sorularını takip etmekte zorlansam da Türkiye’den olduğumu söyledim. O demek Türksünüz dedi ve neden fotoğraf çektiğimi sordu. Sadece merak dedim, herhangi bir amacı yoktu, sadece çektim.

– Bence siz ayakkabı imal ediyorsunuz. Makinanızda bir sürü çizme resmi görmüşler. Herhalde bu kadar çizme meraklısı olduğunuza göre olsa olsa ayakkabıcısınızdır.

Yok daha neler be kardeşim, ne ayakkabısı demek istedim; ama denmemeliydi, hayır dedim, ben koordinatörüm.

– Demek aynı meslekteniz dedi gülerek.

Sanırım beni ajan zannetti. Ayvayı yedik hem de ne ayvayı.

– Ne koordine edersiniz? Misal ben insanları, ki bu insanlar da askerlerdir, onları koordine ederim. Bilmiyorum farkına vardınız mı ama buranın komutanı benim. Bu da benim büyük bir adam olduğumu gösterir. O yüzden beni uğraştırmadan hızlı hızlı cevap verin. Yoksa sizi teslim edeceğim subaylar benim kadar kibar olmazlar.

Nasıl anlatacağım aklıma gelmediği için yarışmalar düzenlediğimi söyledim. Dirseğini masaya koydu, yüzünü avuçlarının arasına aldı, bana doğru yaklaştı:

– Ne tür yarışmalar bunlar? En güzel ayakkabıyı kim yapacak mı? Ve ardından kendi söylediğine kahkahalarla güldü. Bense ne diyeceğimi şaşırmış, bu ukala herifin karşısında çaresizce neden yarışma düzenlerim dediğime hayıflanıyordum. Zeka yarışmaları dediğim anda ciddileşti.

– Ciddi misiniz?

Evet dedim, son derece ciddiyim. Onun da ciddi bir şekilde sorması rahatlattı beni.

– Biraz anlatın, dedi biraz emrivaki.

[Bölüm 4 Sonu]

Bölüm 5 için TIKLAYIN

Türk Beyin Takımı, Yazılar Çiziler içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

17’nci WPC ve TBT Bölüm 3

Bölüm 2 İçin TIKLAYINIZ

mahserin dört atlısı

Foto by X – Bu fotoya: Mahşer’in Dört Atlısı demişim 🙂

Bu olaydan sonra tatsız tuzsuz bir gezinti oldu. Pek anlatacak bir şey yok. Köy gibi bir yere gidildi. Öğrendiğimize göre burası, gelen turistlere Minsk’te bir zamanlar var olan hayatın nasıl işlediğini göstermek için yapılmış. Arada bir yeldeğirmeninde duruldu, kim tarafından yapıldığı anlatıldı, insanların içeriye girip yukarılara çıkmasına izin verildi. Değirmen taşlarının nasıl çalıştığını anlatmaya çalıştı rehber. Tabii bizim köyde çok olduğu için ben anlamakta hiç zorlanmadım. Aferin bana dedim. Oradan Dudutki denen yere geçildi. Ama bizim aklımız fikrimiz gezinti şemasında yazan “folkstyle tarzında yemek” ibaresindeydi. Renk renk evler, değişik atölyelerde çanakçılar, demirciler vb elemanlar eskiden kullanılan araçların nasıl yapıldıklarını bilfiil gösterdiler, Oleg de anlattı. Saatler geçti, akşam 5 oldu neredeyse biz soğukta açlıktan donduk. Artık dayanılmaz bir hal almıştı. Oleg en son, yemekten önce sordu bizim gruba, hayvanları görmek ister misiniz? Biz Türkiye kafilesi olarak yok dedik, ama heyecanlı arkadaşlar vardı ki evet evet dediler, hayvanlara doğru yol aldık. Sıradan devekuşları, koyunlar, geyikler, keçiler, inekler ve domuzlar… 3 tane domuz vardı, küçük boy, büyük boy ve orta boy. Büyük ile orta bir sebepten ötürü birbirleriyle dalaşıyorlardı. Bizimkilerin kanaatine göre bu onlara öğretilmişti. Ne zaman insanlar sizi ziyarete gelse onların dikkatini çekmek için bu tür artizlikler yapın şeklinde. Sonrasında yemek yenecek kısma doğru seğirtildi. Bize yer kalmadığı için Gülce ile üst kata çıktık. Üst katta bizden başka Japonlar, sonradan Sırplar vb milletlerden insanlar geldi. İlk gelen yemek çorba idi. İçinde et parçaları yüzen, biz etin ne olduğuna emin olamadığımız için yemedik. Masa üzerinde önceden konmuş lahana salatası gibi bir şey vardı, ekşimtrak, ekmekle ondan yemeye başladım. Gülçe sadece ekmek ile meşguldu. Sonradan sosisimtrak bir şeyler geldi ki, ne sosisi olduğu belliydi, onu da es geçtik. Sonradan patatesli bir şeyler geldi, onu da es geçtik. Ekmeği tüketiyorduk, çok doyurucu bir beslenme şekli. Son olarak bir tatlı geldi. Bizdeki bükmenin(gözleme deniyor) içine elma parçaları konmuş şekli. Bir miktar yedikten sonra yemek bu kadar deyip bizimkilerin yanına indik. Sonradan öğrendik ki ilk olarak gelen çorba tavukluymuş, tüh dedik; ama mühim değil. Açtık işte, geldiğimiz günden beri yemekler hep bu şekildeydi. Bence devlet diğer milli takım kafilelerine geçtiği kıyağı beyin kafilesine de geçsin, Türkiye’den bir aşçı tedarik etsin. Neyse otobüslere binildi otele doğru yola çıkıldı. Otobüslerden biri yolda kaldı, şükür ki biz sağ salim otele döndük.

Ertesi günkü yarışmanın ilk gününden önce soru cevap kısmı hayata geçirildi. Sonrasında takım üyeleri toplandı bazı sorular üzerinde duruldu, neler yapılacağı üzerine konuşuldu. İlk bölümde kullanılacak olan diyagramların hepsinin logodan müteşekkil olduğu Sayın Salih tarafından tespit edilmişti. Bu dikkate alınarak bazı sorular için önceden çıkarımlar yapıldı. Eğer ki çıkarımlardan bazıları çıkan sorularla örtüşmüş olsaydı Türk Takımı ilk bölümden en kârlı çıkan takım olacaktı; ama yine de fena neticeler almadılar. Özellikle Salih ilk bölüm açıklandığında 3. durumdaydı.

 YARIŞMANIN İLK GÜNÜ 29 EKİM ÇARŞAMBA

İnsan memleketinden uzak olunca, memleketindeki hadiselerden de uzak kalıyor. Her Türk evladı gibi, eğitim hayatımız boyunca 29 Ekim’lerde düzenli sıralar alarak, önce sol sonra da sağ ayaklarımızı kullanarak resmi geçitlerde, resmi olmayan geçitlerde(pratik) bulunduk. Maşallah! Oysa şartlar hazır olmaya İstiklal Marşı okumaya maniydi. Ama organizatörler bunu da düşünmüşler, adamlar artık nereden öğrendilerse, açılış 29 Ekim’in önemini anlatan bir konuşmayla başladı. Ferhat ve Kamer birlikte yaptılar konuşmayı. Hatta ben de bir ara acaba ezberimdeki şiirlerden bir tane patlatsam mı dedim; ama vazgeçtim. Bu kadar ince olan organizasyon sahiplerine teşekkür ediyor ve kısadan başlıyoruz anlatmaya.

İlk bölüm 30 dakikaydı. Epey bir soru olması lazım. Ben beyin takımı üyelerinin önceden yaptıkları çalışmaları dikkate alarak epey puan alacaklarına dair büyük umutlar besliyordum. Sevgili Kaptanımla birlikte bekledik yarışma salonunun önünde. Bunu da burada hemen belirtmek lazım ilk birkaç bölüm salona girilmesine izin verilmiyordu, sonrasında girdik de çıktık da. Bölüm bitip insanlar kendilerini dışarıya attılar. Dikkatimi çeken hususlardan biri sigara içenlerin gördükleri ilk kül tablasına saldırmaları oldu. Karıncalar gibi başına çonaştılar. Ama sonradan 2. bölümün başında ihtar geldi, koridorda sigara içilmesin lütfen diye. Bizimkiler ilk bölümde pek iyi yapmadıklarını söylediler. Hatta Gülçe 46 puan alacağım deyince, aman çok az dedim. Bunun için özür diliyorum, çünkü sonuçlar açıklandıktan sonra gördük ki 46 puan gayet güzel bir puanmış.

İkinci bölüm uzun bir bölümdü, 2 saat kadar. Ferhat, Kamer ve Ben Vada ve Anda’ya soru kontrollerinde yardım etmek için yukarıya çıktık. Odalarında bulamadık, başka bir yere gittik. Sonradan ulaştık adamlara. 5. kattaki odalarını 19. kattaki 1907 numaralı odaya kaydırıyorlarmış. Eşyaların taşınmasına yardım ettikten sonra yarışmanın yapıldığı kısma gittik. Kaptanımız bu süre zarfınca diğer ülkelerin kaptanlarıyla sohbet etmiş, bilgi paylaşımlarında bulunmuş. Kaptanımız bu şekilde hareket etmeyi uygun görüyordu. Hatta bana Serkan bunu iyi belle, ilerde sen kaptan olduğunda (söylediğine göre önüm açıkmış) diğer ülkelerin kaptanlarıyla hasbihal ederek, ülkelerindeki bulmaca dünyası haberlerine ulaşabilirsin hatta çok farklı şeylere de ulaşabilirsin dedi. Bir yere not ettim kaptan dedim. İkinci bölüm de bittikten sonra bizimkileri karşıladık. Herkes ne yaptığını ne beklediğini filan söyledi. Bir sonraki bölüm takım bölümüydü ve yarışmanın yapıldığı salondaki sıraların takım bölümü için hazır hale getirilmesi gerekiyordu. Bunun neden böyle olduğunu anlatmak gerek. İlk önce başka bir şampiyona salonu ile karşılaştırma yaparsak eğer, bu yarışmanın gerçekleştirildiği salon karınca ise bir başka şampiyonadaki fildi. Ebatlarını tam hesap edememiş olsam da küçük bir salon, elinizde 94 civarında çok zeki (ya da bazıları için çok fazla gelir) insan var. Takriben 50 civarında ilkokul sırası vardı, her sıraya yarışmacılar ikişer kişi oturdular, arada kartondan bir paravan olan. Takım bölümünde ise ardı ardına duran sıralar kafa kafaya verecek şekilde çevrilmeliydi. Bunun için yeterli kas gücü olmadığı için (hatta bir noktada sanırım Ferhat adamların yeterli beyin gücü olmadığını da düşündü) hemen dahil olduk olaya. Elbirliğince sıralar takım bölümü için hazırlandı. Yarışmacılar salona davet edildi, takımlar yerlerini aldılar ve takım bölümü başladı. Bilmeyenler için hatırlatmak gerek, takım bölümlerinin yapılmasının sebebi ülke sıralamasını belirlemek. Bir ülkenin topladığı puanlar 4 takım üyesinin bireysel bölümlerde topladıkları puanları ve takım bölümünde elde edilen puanların toplamından oluşmakta. Sonuç odur ki amerika 1. ülke olurken Türkiye 9.lukla yetinmek durumunda kalmıştır.

Takım bölümü 30 dakika idi. Yapılması gereken şuydu: 6 tip soru vardı ve her soru kendi içinde 3×3 lük parçalara ayrılmıştı, parçalar özenle 10 dakika kısık ateşte karıştırıldıktan sonra servis edilmişti. Takımlar 4 kişiden müteşekkildi. Demek ki buradan şunu anlıyoruz, bir ya da birden fazla takım üyesi birden fazla soru çözmek zorundaydı. O sırada salondaydım. Salonun iki kapısı vardı. Ben ana değil yan çıkış kapısında, Hollanda takımının olduğu kısımda durmakta idim. Benden başka görevliler ve fotoğraf çeken birkaç kişi vardı. Bölüm başladı, Hollandalıları izliyordum arada da bizimkilere bakıyordum. Hollandılardan eski dünya şampiyonlarından Niels abi (abi abi:) ) ilkini çözdü. Sonra diğerine geçti. O sırada gözlerim Japonlardaydı. Japon biraderler de gayet iyi gidiyorlardı. Niels ile Japonlardan Yamomato sanırım benzer şeyleri yaptılar. Benzer dediğim şu: İlk başta kendilerine düşen soruları çözdüler, sonra ortada boşta duranı alıp onu çözdüler. Sonra diğerlerininkilere yardım ettiler, Japon daha iyiydi. Niels takıldı birinde ama Japon diğerlerininkini de yaptı ve bitime belki 15 dakika varken Yuhei Kusui adındaki elemanın uğraştığı soruya -ki bizden de bu soruyla Salih uğraşıyordu- yöneldiler. Tüm Japonlar kafa kafaya vermişler bunu çözmeye uğraşıyorlardı. Bu arada Japonların bizimkilerin yan masasında olduğunu belirtmeliyim. Bir Japonlara bir bizimkilere bakıyordum. İlk Gülçe bitirdi, sonra diğerine geçti, sonra bir sonrakini bitirdi, ardından Murat elindekini bitirdi. Geriye 3 tane kalmıştı. Salih elindeki soruyu Gülçe’ye pasladı, mantıklı bir hareketti, ısınmıştı kız sonuçta, Murat da yılan sorusunu aldı. Geriye kalan bu sorularda muvaffakiyet yaşayamadık belki ama 4 Japon da tek soruyu 15 dakikalık süre boyunca çözemediler. Gülçe’nin aktardığına göre Salih elindeki kare oluşturma sorusunda bir çözüm bulduğunda ve yanlış olduğunu anladığında “Sarı ile pembeyi aynı anda mutlu edemedim” demiş. Gayet yerinde bir söz etmiş ki belirtmeden olmazdı.

Almanlar bir müddet kala bitti biladerler dediler. Kaç takım bitirdi bu bölümde bilmiyorum; belki de sadece Alman takımı bitirdi. Gülçe bölüm bittikten sonra hayıflanıyordu, pentominolarda x şeklinin oluşması için çok az ihtimal vardı, ilk başta onu görmüş olsaydım, bir tane daha yapabilirdik diye. Ama sağlık olsun dedik ve yemek faslına geçilmek üzere 22. kata çıkıldı. Yemekler tahmin edildiği gibi kötüydü işte. Anlatmaya gerek yok

Bir sonraki bölüm bir başka takım bölümüydü. Bu bölümde aynı takım üyelerinin birbirlerine yakın olmamaları gerekiyordu ki iletişim içine girme gibi bir durum olmasın. İşte tam bu noktada Vada bir espriyle yarışmacılara en güzel şekilde anlattı durumu: “ Aynı takımın üyeleri çaprazdan da olsa birbirlerine değemezler!”

Bu takım bölümünde bir soru tipinden 4 adet vardı. Bu 4 adet soru her takım üyesi tarafından bireysel olarak çözülecek, buradan elde edilen ipuçları da takım masasına taşınacak, burada harmanlanacak ve büyük soru çözülecekti. Bu bölümden takım için ben de hazırladım. Önceden ne menem bir şey olduğunu görsünler diye. Gördüler de zaten. Bunu da burada belirtmek istedim, oraya gidip de yattık olmasın diye. Sonuçta Kaptanım tarafından verilmiş bir teknikdirektörlük sıfatım var. Ama Kaptanım sana sesleniyorum buradan, yeni bir unvan gördüm. Bu amerikalıların nik diye bir elemanı var ya, seneler evvel kullanmış adam, unvan da şu “puzzle director” acaba diyorum bana da böyle bir şey mi desek. Ya da ne bileyim koordinatör ya da bulmaca sorumlusu filan gibi bir şey. En güzelini sen bilirsin, bir sonraki şampiyonaya kadar kararlaştır da o unvana yakışır bir yaka kartı gibi bir şey yaptıracağım.

Sorular zor gibiydi sanırım. Bir ara dışarıya çıktım sonradan salona geri geldim. Ulrich biraderimle bir ara kafasını kaldırdı, göz göze geldik. Aramızda bir elektriklenme olacaktı ki adam kağıdına geri döndü. Thomas en ön sırada oturuyordu. Gülçe de ön sıralardaydı. Murat ve Salih’i de çok rahat görebiliyordum; ama Barış yan taraflarda ona pek hakim değildim. Ulrich biraderimiz bitime sanırım 15- 20 dakika varken bitirdi. Salih 3. soruda takılı kalmıştı çoğunluk gibi. Siliyordu, yapıyordu, olmuyordu tekrar siliyordu. Gülçe’nin de pek iyi gittiği söylenemezdi. Bu arada bu bölüm başlamadan önce yine organizatörlerin kas gücü yeterli olmadığı için takım üyelerinin soruları çözdükten sonra toplanacakları büyük masaların gerekli yere taşınması işini yürüttük. Fakat bir sorun vardı ki 25 kadar takım olmasına rağmen ya da bir miktar az, onlara yetecek kadar masa olmamasıydı. Mühendislikte öğrettikleri gibi %100 verim beklemek abesle iştigaldir kardeşim. Evet, burada da tüm takımların bitirmesini beklemek saflık olurdu. O yüzden yeteri kadar masa yerleştirmedik demeyeceğim; çünkü sebep yeteri kadar masa olmamasıydı. Zaten de beklenen oldu, çoğu takım bitiremedi. Hatta şöyle oldu. Ulrcih elde ettiği ipuçlarını aldıktan sonra takım masalarının olduğu kısma yöneldi. Sonra da başka takımlardan bitirenler aynı şeyi yaptılar. Bir ara bu arkadaşlar ne yapıyorlar diye bakmaya gittim. Çünkü sadece onların bitirmeleri büyük soruyu çözebilmeleri için yeterli değildi. Diğer takım üyelerinin de ipuçlarını getirmeleri gerekiyordu. On kadar masada her ülke takımından olmasa da çoğu ülke takımından gelen teker yarışmacı vardı. Murat da içlerindeydi. Önlerindeki büyük soruya bakıyorlardı, ama bir gelişme yok. Sonradan Ulrich’in yanına ikinci Alman geldi Michael, sonradan Macarlar da iki oldular, Çekler de, sonlara doğru Macarlar 3 oldular. Macarlar 3 kişi olunca Almanlar telaşlanır gibi oldu; ama gördüler ki 3 kişiyle de bitmiyor soru. 3 dakika kadar kala Gülçe de geldi. Hiçbir takım büyük soruyu çözemeden bölüm bitti.

[Bölüm 3 Sonu]

Bölüm 4 için TIKLAYIN

Türk Beyin Takımı, Yazılar Çiziler içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

17’nci WPC ve TBT Bölüm 2

Bölüm 1 için TIKLAYIN

BİNİŞ 

Biniş kısmının anlatmaya değer bir durumu yoktu aslında. Ama Gülçe, Barış’ın Alman turiste yaptığı yardımı hatırlatınca, bunu belirtmemiz gerekiyordu. Adam ilk defa bir dünya şampiyonasına gidiyordu, hoş işi gereği çoğu kereler yurt dışında bulunmuş ama, sonuçta yardım etmeyebilirdi. Fakat, uçağını kaçırmakta olan Alman turiste yardım etmek için bilet kontrolünü filan bir kenara, çantasını da bize bıraktı; oradan oraya koşturdu turistle, sonrasında uçağa alınmasını sağlayamamıştı; ama kendisine yakışır bir hareketle turiste en güzel ev sahipliği örneğini sergilemişti samimi olarak. Belarus’ta kendisinden, elinde bulunan soruları cd de verip vermeyeceğini soran Hintli için de seferber olmuş, “Türk Beyin Takımı’ndan” ibaresinin yazılı olduğu zarfla soruları vermişti. Halbuki ben, o kadar sorun çıkardım her şeyi vermemesi hususunda. Burada gördük ki Barış insani tarafıyla şampiyona 1.si olmuştur.

İNİŞ ve YERLEŞİK HAYATA GEÇİŞ

Külüstür bir yere indik. İlk intiba Sovyetlerden kalma bir havaalanı olduğu yönündeydi. Hakikaten Anadoludaki şehirlerde daha güzel hava limanları vardı. Pasaport kontrolünden sonra bizi otele götürecek arkadaşı, Maktosch Chaecarksk’i bulduk. Elinde WPC logosu bulunan karton parçasıyla bizi bekliyordu. Dolmuşa yerleştikten sonra boş kalan koltuklara gelecek diğer misafirleri bekledik. Bir 20 dakika kadar sonra Hintliler geldi. Oturma düzeni şu şekildeydi. Bu ufak ayrıntıları vermemin sebebi satırları doldurmaktan ziyade zihni gelişmişliğimin ne kadar ileri seviyede olduğunu gösterme çabasıdır. Anlayışla karşılanmalıdır.

Giden dolmuş/duran dolmuş fark etmez göz önüne alınarak sol üst köşeden sağ alta doğru oturma düzeni: Maktosch, Hintli 1, Barış, Volkan, Gülçe, Bendeniz, 2. ve 3. Hintli(neredeyse kucak kucağaydılar), Salih ve Murat.

40- 45 dakikadan sonra şehrin merkezine vardık. Hava limanı şehir dışındaydı, etrafta kahverengiye boyanmış ağaçlardan ve Heidi çizgi filmindeki Alman köyü çatılı evlerinden başka bir şey yoktu. Aslında her yer o kadar düzdü ki… Herhangi bir yamukluk, yükselti, eğrelti bulmaya çalışmak samanlıkta iğne aramaktan farksızdı. Özellikle İstanbul’da ikamet edenler için herhangi bir yokuş tırmanmadan ya da yokuşu inmeden bir yerlere ulaşmak pek olası değildir. Oysa orası, düzdü, yoğurdun üzerinde oluşan kaymak tabakası kadar hem de.

Otele varana kadar çeşit çeşit binaları, yapıları, eserleri müşahede ettik. Bizim için mimari kültürümüzü arttırma açısından hoş bir otele gidiş oldu. Otelimiz bir dikdörtgenler prizmasının koca bir dev tarafından ikiye bölünmek istenmesi; ama gücünün yetmeyip dikey olarak sadece ikiye bükebilmesi ile oluşan şekle sahip bir yapıda idi. Giriş heyecanlı değildi. Dahası otelin girişi, misafirlerini sıcak bir neşeyle karşılamıyordu. Lobiye yöneldik. Amanın bir baktım ki bizim köyden ilkokul arkadaşım Münir lobide. İlk başta beni tanımadı. Ben de durumu bozuntuya vermedim. İngilizcesi akıcıydı; ama buram buram bizim köyün şivesi kokuyordu. Pasaportların üzerindeki Ay Yıldızı görünce Türkiye’den misiniz diye sordu? İşte tam beklediğim an deyip, Serkan 4B 58 dedim, gözleri parladı, Münir 4B 20 diye karşılık verdi. Oturduğu yerden kalkıp bana bir sarılışı vardı, görülmeye değerdi. Tunay’ın o anda orada olamaması üzücüydü. Bu anı mutlaka bir kareye hapsederdi. Sağlık olsun. Tabii ki giriş işlerimiz hemencecik halledildi. İnsanın tanıdığının olması ne kadar güzel bir şey.

Münir’le akşam buluşmak üzere odalarımıza çekilecektik ki, Vada’nın yardımcılarından olan Andrey Bogdanov (bu kişiden yazının ilerleyen kısımlarında Anda diye bahsedeceğiz) kayıt olup olmadığımızı sordu. Hep bir ağızdan hayır dedik. Bu da iyi bir şeydi aslında. Bence bu soru hileliydi. Organizatörlerin gelen takımların takım  bilincini ne kadar oturttuklarını ölçmek için kullanılan bir nevi Rus tartısıydı. Kayıt bölümüne doğru ilerledik. Bir çanta dolusu hediye verildi daha önceden size Prag’ta anlattıklarıma benzer. Her birini saymaya burada gerek yok. Daha sonrasında akşam yemeğinde buluşulmak üzere odalara çekilindi. Ben de fırsattan istifade Münir’le hasret giderecektim.

Her katta bir hizmetli kadın var. Günden iki kadın bekliyor katları. Biri gece, biri gündüz. Bu kadınların görevi odaları temizleyecek kadınları organize etmek, odalara girip çıkanları denetlemek, otele ilk girişte anahtarları teslim etmek ve son çıkışta havluları, askıları vb araç gereci sayıp tam sayıdan emin olduktan sonra anahtarları teslim almak. Otel odaları lüküs falan değildi. En azından bizim gördüklerimiz. Şirince olmasına dikkat edilmiş gibi bir hava vardı ya da belki biraz masalsı.

Akşam yemeği giriş kattaki yemek salonunda verildi. Sonradan yemekler 22. kata taşındı. İlk gün açılış ve ufak çaplı yemek burada gerçekleştirildi. Vada yemeğin sonlarına doğru eline mikrofunu alıp bir şeyler mırıldandı, başta da mırıldanmış davay yemek yiyin gari demişti. Sonlara doğru da harf sıralamasına göre her ülkenin kaptanını kürsüye çağırdı ki, kendi ülke takımlarının üyelerini bir bir saysınlar. Bizimkiler burada bu iş bu kadar kolay olmamalı bunu bir bulmacaya dönüştürmeliyiz dediler. Bunu dediğim anda Volkan Hocamın kamp esnasında beyin takımı üyelerinin gerilen beyinciklerini gevşetmek için kullandığı yöntem esasından sorduğu sorulardan birini eklemek istiyorum. Bir köy varmış, bu köyün etrafında 3 tepe. Bu tepelerin isimleri Kel Tepe, Keltoş Tepe ve Kelaynak Tepe… Gel zaman git zaman uzun yıllardan sonra, bu tepelerin isimlerinin neye göre verildiğini bilen eskilerin toprak olmasıyla birlikte o memlekete gelen turistlere tepeler rehber eşliğinde gezdirilir olmuş. Sonra çıkıntı turistlerden biri, tamam anladık da burada hiç kelaynak yok neden acaba buranın ismi kelaynaktır demiş. Bak kerataya! Len terbiyesiz misafir bu birinin evine gidip senin annenin ismi neden Margaret diye sormak gibi bir şey. Fakat bu sorudan sonra köy meclisi toplanıp hakkaten lan burasının adı neden kelaynak deyip tepenin adını değiştirmeye karar vermişler, sizce yeni adı ne olmuş?

Bizim Volkan Hocamızın sahneye fırlayıp tüm içtenliğiyle hello everbody I’m Volkan, Turkey team is there, Mehmet Murat Sevim, Salih Alan, Gülçe Özkütük, Barış Çakmak deyip yerine oturmasıyla bulmaca sorulmuş oldu. Diğer takımlardaki üyelerin isimleri kaptanları tarafından telaffuz edildiğinde her takım üyesi o isim bana ait deyip ayaklanıyordu. Oysa bizim takım bunu yapmadı, çünkü kim kimdir böyle bilinmesin kolayca, araştırılsın bulunsun istendi. Takım tarafından alınmış bir karardı bu da.

Münir’in yanına gittim bir ara. Zulada Türkiye’den getirdiği çayı varmış, demliği de cabası. Çayımızı yudumladık ve koyu bir sohbetin ardından ertesi gün otelden ayrılacağını güneye kayacağını burada sezonun bittiğini söyledi. Bari Şampiyona boyunca kalsaydın dedim; ama çok önceden gideceği yeri hazırlamış, adamlara haber vermiş. Tabii ki bana ülke hakkında tüyolar verdiği aşikardır. Helalleştik, anama babama selam götür dedi, baaaşım üstüne dedim.

Böylece geliş günü sonlandı. İnsanlar odalarına çekildi, hayat devam etti. Tabii ki Ferhat, Kamer ve Tunay ile karşılaştığımız, yemekte birlikte olduğumuz bilinmelidir.

-giriş sonu-

ERTESİ GÜN

“STARVING IN FOLK STYLE” (DUT Kİ KARNIM ACIKTI)

Yemekler, kahvaltı da dahil bizim damak tadımıza uygun değil. O sabah 22. kata çıktık, bir masaya yerleştik. Prag’ta da böyleydi; ama en azından orada sürekli pasta veriyorlardı ve meyve, biz de bunlarla şişiriyorduk mideleri. Fakat maalesef burada işler hiç de öyle olmadı. Ama Allah’tan bu adamlarda bir çay kültürü var. Çaya da çay diyorlar bu arada. Sallama çay olsa da çay çaydır. Kahvaltıda ekmek yedik, gözümüze hoş görünen pastalardan yedik, bazı arkadaşlar rengi kaçmış yumurtalardan yedi vb.

O gün otelin bir uygulaması, misafirlerine hizmeti olarak “Dudutki Gezintisi” sunmaktı. Saat 11 gibi takım fotoğraflarının çekiminden sonra buz gibi havanın hüküm sürdüğü otel önündeydik. Bir nebze olsun tarif etmek gerekirse şöyledir. Otelin 22-24 katlı olduğu, ön yüzünün baktığı tarafta adı sanı belli olmayan bir nehrin aktığı, bu nehrin düz bir parkın içinden geçtiği, geceleri erkekli dişili grupların ısınmak için votka vb tükettiği bir manzara tahayyül edilebilir. 3 tane eskilerden kalma otobüs vardı. Biz yeşil olanına bindik. Otobüslere binildikten sonra yetkililer yoklama alma gereği duydular. İsimlerimizin yazılı olduğu listeler koltuktan koltuğa dolaştırıldı. İsimlerini görenler yanlarına işaret koydular ya da imza attılar. Böylece gezintinin ilerleyen bölümlerinde aralar verilip tekrar toplanıldığında yapılan yoklamada kimlerin otobüste olduğu anlaşılabilecek, geri kalan olup olmadığı ortaya çıkacaktı. İlk durak nehrin bir göl oluşturduğu ve ortasındaki küçük bir adacıkta, Afgan savaşında hayatını kaybeden Belaruslular için yaptırılmış anıtın olduğu noktaydı. Otobüslerden inildi, hava keskin, nefesler beyazlaşıyordu. İhtiyarlamak böyle bir şey işte. Soğuk havada kemiklerde, sıcak havada ciğerlerde hissedilir. Her otobüsün bir rehberi vardı. Bizim rehberimiz 60’larına merdiven dayamış, bıyıklı, enine genişleyen başı, 1.80 civarlarında boyu, her fırsatta sigara içişiyle dertli Oleg’ti. Dertli diyorum, ters bir havası vardı adamın. Hem sevecen hem de sinirli, hem komik hem de aksi; huysuz; ama genel kanı sevilesi bir insan olduğu yönündeydi.

Küçük tahta köprüden grup grup geçildi. Böyle yapılmasının sebebi köprünün tüm ahalinin yükünü kaldırıp kaldıramayacağından emin olunmamasıymış. Tepesi yuvarlatılmış bir koni, koninin tepesinde bir haç, koninin yüzleri oluşturulmuş, o yüzlerde iki adam boyunda rahibe görünümlü üzgün hanımlar. Bunlar, yitip giden Belaruslular için yapılmış anıtta, onları hüzünle anan taştan heykellerdi. İçine girilebiliyordu bu koninin. Yukarıdan, tam tepeden aşağıya yirmi kadar çelik halat iniyor, bu halatlar küçük bir çocuğun ancak sığabileceği delikten aşağıya salınıyor ve dipteki su içinde yüzen paralarla birleşiyordu. Evet, ziyaretçiler o delikten aşağıya kağıt rubleler atıyorlarmış. Sonrasında ise bu koninin çaprazında duran melek heykeliydi. Melek yüzünü kapatmıştı. Rehberin melekle ilgili anlattığı kısmı kaçırdığımız için Kamer’in aktarımıyla: “ Meleğin yüzünü kapatmasının sebebi savaş esnasında yiten Belaruslu askerlere yardım edemediği için utanç içinde olmasıymış.” Dahası o sırada bizim gibi orayı gezen veletler vardı öğretmenleri eşliğinde. Benim baktığım sırada meleğin oradaydılar. Meleğe bir cinsel eleman kondurulmuştu. Yine söylenene göre bu eleman belirli zamanlarda boyanırmış sarardığından ötürü. Heykelin rengi siyahtı sanırım. Bu elemanter yükün sararmasının nedeni şuymuş: Yeni evlenen çiftler buraya gelir, gelin meleğin elemanter yüküne elini sürer böylece erkek evlatlarının olmasını dilermiş. Tabii gelen geçen elleye elleye sararıyor, sonrasında boyanıyormuş. Meleğin bulunduğu kısmın hemen önünde küçük bir havuz vardı ve içinde kağıttan rubleler yüzüyordu.

Melekler

Foto by Gülçe

Otobüslere dönüldü. July adlı 140 kilo civarlarında İngilizcesi akıcı hanım ilk hangi otobüste başladıysanız yolculuğa gezintinin sonunda da o otobüste olmalısınız, yoksa taş olursunuz taş dedi. Tamam dedik biz de ve gezinti tekrardan başladı. Şehir merkezine yöneldi otobüsler. Rehber sağınızda şu bina var, şu zamanda şunun tarafından yapıldı, solunuzda şu bina var, adı şudur, mesleği budur şeklinde rehberlik vazifesini yerine getiriyor, arada da bizi neşelendirmek için fıkralar anlatıyordu. Misal kayıt altına alınan fıkralardan birinde şunu söylüyordu: “ Ülkemizde kadınlar erkeklerden daha çok yaşarlar. Bizim emeklilik yaşımız 62 iken onların emeklilik yaşı 55(sanırım) dir. Biz emekli olduktan sonraki beş sene içinde göçer gideriz. Bilir misiniz burada kadınların daha çok yaşamasının nedenini? Çünkü kadınların bizimki gibi karıları yoktur.” Bu fıkrayı karısının sevmediğini ama kendisinin favorilerinden biri olduğunu da aktardı Oleg.

Bağımsızlık caddesinden geçildi, oradan leninin heykelinin bulunduğu meydana gelindi ve duruldu. Orada da bazı anlatımlar yapılacaktı. lenin’in heykelini neden kaldırmadıklarını anlattı, o meydanın hemen ilerisindeki kiliseye gidildi, o yapının kimler tarafından yapıldığını da ekledi. Hava hala soğuktu, sonra da tavuklar gibi otobüslere üşüşüldü.

Artık Dudutki’ye giden yol açılmıştı. Oleg hâlâ anlatıyordu. Misalen Kennedy’i vuran L. Ozvalt’ın Rusya tarafından sürüldükten sonra Minsk’te yerleştiğini, hatta evi de gösterdi, burada Maria isminde bir kadınla evlendiğini, sonradan gidip amerikan başkanını vurduğunu, karısının uzun zamandır amerika’da yaşadığını, birkaç kez Minsk’e geldiğini, sonradan bir daha gelmediğini anlattı. Artık şehir içindeki son binalarımızı izliyorduk. Bir yerde ilerde göreceğiniz binalar KGB’ye aittir, lütfen fotoğraf çekmeyin diye ikaz etti. Sanırım binaların rengi sarıydı. Fakat içimizden biri bu uyarıyı dikkate almadı. Sarı binaları iki adım kadar geçmiştik ki, yolumuz kesildi üniformalılar tarafından. Askerler Oleg’le sert biçimde konuştuktan sonra Oleg, içinizden biri fotoğraf çekmiş, lütfen makinasını getirsin, sadece görüntüleri silecekler, herhangi bir şey olmayacak dedi. Ama kimse hiçbir şey getirmedi, kimse üstlenmedi fotoğraf çektiğini. Askerler otobüsten indiler, onların ardından iri kıyım bir subay girdi içeri. Doğrudan bizim oturduğumuz tarafa yöneldi. Gülçe’nin çekmediğine emindim. Ama eğer ben başka tarafa bakarken çekmişse fotoğraf makinası benim diyecek ve kahramanca onu koruyacak, Rusların bana yapacağı tüm işkencelere ve suçlamalara göğüs gerecektim. Tunay’ın oturduğu koltukta durdu subay, dik dik baktı, o anda söyleyeceklerini anlamak için Rusça bilmeye gerek yoktu. Sen, benimle geliyorsun dedi, ayağa kalkmasını söyledi. Oleg müdahele etmek istedi; ama subay sert ve kesin bir tonda sen sus ihtiyar dedi. Tunay kalktı, subayla birlikte otobüsten indiler. Bizimkiler bir şeyler yapmak istedi; ama Oleg hiçbir çaresi olmadığını, umalım ki Tunay’ı bir daha görebilin dedikten sonra otobüs hareket etti. Hepimiz şok içindeydik. Acaba Konsolosluğu mu aramalıydık?

[Bölüm 2 Sonu]

Bölüm 3 için TIKLAYIN

Türk Beyin Takımı, Yazılar Çiziler içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

17’nci Dünya Zeka Oyunları Şampiyonası ve Türk Beyin Takımı

Yıllarca, değişik platformlarda TBT Seçmeleri izlenim yazıları ya da WPC (Dünya Zeka Oyunları Şampiyonası) yazıları yazdım. Biraz fantastik, çokça kurgu barındıran yazılardı bunlar. Siteler göçtü; buhranlı zamanlarda ben sildim, ya da çöp ettim, emin değilim; geriye pek bir şey kalmadı bu yüzden. Lakin bir ay kadar önce 2008’te Belarus’ta yapılan 17’inci Dünya Zeka Oyunları Şampiyonası ile ilgili yazıyı buldum. Epey çok sayfa, 20 kadar 🙂 Farkındayım böyle izlenim olmaz olsun; ama o gün bugündür niyetim vardı buraya çakmaya. Eğer bu tahmin ettiğim yazı ise, son derece doyurucu olacaktır. Üslubum epey ilginç geldi, psikopatça bir dille yazmışım; daha güzel tabirle kara mizah tadında. İmla noktalamalara baka baka ilerliyorum orjinal yazıda. Peyderpey çakacağım buraya. Aşağıda başlangıç kısmı bulabilirsiniz.

Yazının bulunduğu belgede tarih: 09.11.2008

Başlıyoruz hafiften. Bu arada not: Twitter dışında herhangi bir sosyal mecra hesabım yok; o yüzden yazı eğer hoşunuza gitmişse, lütfen paylaşınız. Denks.

6 parçadan müteşekkil bu yazı dizisinde tüm parçalar birleştirildiğinde ortaya anlamlı bir bütünün çıkması beklenmektedir. Yok eğer çıkmazsa ya da okuyucu çıkartamazsa bu bizim suçumuz olmadığı gibi, herhangi bir şikayet de dikkate alınmayacaktır.

Merak edenler olabilir. Şahsımın takımda olmadığı düşünüldüğünde orada ne işimin olduğunun. Efendim, bakanlıktan rica ettiler, elime bir zarf ulaştı, zarfta şuna benzer bir şeyler yazıyordu: Sayın Serkan, elimizdeki denetçilerin büyük bir kısmı farklı ülkelerde görev başındalar, geriye kalanlarsa olimpiyatlardan yeni döndüklerinden,  istirahat iznindeler; kala kala bir siz kaldınız. Eh ne yapalım dedik, bu da işimizi görür deyip sizi seçtik. Sizden ricamız orada gördüklerinizi uygun bir dille buradakilere aktarmanızdır.

TBT 2008

Foto by Ferhat Ç., soldan sağa: Kamer A., Barış Ç., Mehmet Murat S., Gülçe Ö., Salih A., Volkan D., Serkan Y.

Üst makamlardan gelen bu isteği geriye çevirmek yakışıklı olmaz deyip bakanlığa bir mesaj attım. OK. yazmıştım mesajda, şimdilerde anlaşmak bu kadar kolay.

Bir yaka kartı çıktı zarftan, oradaki masraflarım için bir miktar ruble(devlet akıllı) ve uçak bileti. Neyse lafı fazla uzatmaya gerek yok. Takımın şampiyonaya gitmeden önce İstanbul’da kamp yapacağını öğrendim. Tebdili kıyafet ziyaret etme hevesiyle gittim. Ama tabii arkadaşlar hemen tanıdılar bizi. Kamp şu isimlerden oluşmaktaydı: Volkan Dilber(captain), Mehmet Murat Sevim(takım), Salih Alan(takım), Gülce Özkütük(takım), Barış Çakmak(takım) ve Volkan Hoca’nın verdiği unvanla teknikdirektör Serkan Yürekli. İlk günün gecesi Ferhat Ç. de oradaydı. Ne yapılması ne yapılmaması gerektiği hakkında konuşuldu. Ferhat, Kamer ve Tunay cumartesi(25 Ekim) günü gideceklerdi Belarus’a. Şampiyonanın organizasyonunda Vladimir Portugalov’a (yazının ilerleyen kısımlarında bu şahıstan Vada diye söz edeceğiz) yardımcı olmak için. Fakat gidişte bir sorunla karşılaşmışlar, Konsolosluk tarafından ülkeye giriş tarihi olarak bizim giriş tarihimiz olan 27 Ekim verilmişti. Sonrasında yapılan hata düzeltildi.

Kampın ilk gününde erkenden kahvaltı yapıldı. Çünkü Volkan Hoca disiplini seviyordu. Bana gece yatıya geçilmeden önce öğrencileri kaçta kaldıracağımı, kahvaltıda neler yenmesi gerektiğini anlatan bir çizelge verdi. Eğer buna riayet etmezsem teknikdirektörlük vasfından azledileceğimi ve kapı önüne konacağımı bildirmekten kıvanç duyduğunu ekledi. Ben de onun sözünden zerre dışarıya çıkmadım.

Bize tahsis edilen odada çalışmalara başladık. Kaptan, İstanbul’a teşrif etmeden önce bazı takım bölümlerindeki soruları hazırlamıştı. Yarışmada çıkacak soruların büyük kısmını içeren dosya da Sayın Cihan Altay ve Gülce tarafından farklı olarak hazırlanmıştı. Dahası Salih ve Murat da ilk bölümde kullanılacak olan diyagramları yönergelerde geçen 32 sayısını dikkate alarak tahmin etmişler ve olası soruları hazırlamışlardı. Ben ise, sanırım ben de bir şeyler yapmıştım; ama tam hatırlayamıyorum.

Kamp Programı

6:00 Kalkış

6:00-6:30 Temizlik ve Tırnak – Mendil Kontrolü

6:30-7:30 Kültür Fizik Hareketleri

7:30-8:30 Kahvaltı

8:30-9:00 Serbest

9:00-12:30 Çalışma

12:30-13:30 Yemek

13:30-18:30 Çalışma

18:30-19:30 Yemek

19:30-20:00 Serbest

20:00-00:00 Çalışma

00:00-02:00 Genel Tekrar

02:15 Yatış

Volkan Hoca cumartesi günü benden bir miktar çikolata almamı istedi. Öğrencilerin zihni fakültelerinin gelişimi ve pratiğe dönük çalışmasında faydalı olacağını belirtti. Hatırlarım ki yıllar yıllar evvel, devletin önceden tespit ettiği sınav mekanına validemle birlikte yollandık. Okulun bahçesi önündeki yolda, diğer aileler gibi bekleşiyorduk. O zamanlar herhangi bir çalışma yapmamıştık tabii. Dahası köy mektebinde eğitim hayatına devam etmekteydik. Yani bilgi ve birikim yönünden pek kayda değer şeylere sahip olduğumuz söylenemezdi. Validem elimden tutup yolun karşısındaki bakkala götürdü. İstediğin çikolatayı al dedi. Allah Allah dedim. Böyle dememin sebebi ülkenin içinde bulunduğu darboğaz ve bu darboğazdan etkilenen sıkıntılı ailelerin varlığındandır. Aldım ben de. Annem bunlar zihnini açar, soruları yaparsın dedi. Afiyetle yedim çikolataları. Reklam yapmak gibi olmasın ama biri ülker çikolatalı gofretti, diğeri de sanırım dido adlı çikolata idi. Tabii herhangi bir etkisi olmadı. Ee tabii benzini olmayan arabaya son model motoru çakmakla o araba uçmuyor. Eşek altın semerle de eşek, semersiz de. Aynen böyle oldu, fazlası var azı yok. Saygıdeğer Validemi saygıyla ve sevgiyle anıyorum, kulakları çınlasın.

Yakınlarda bildiğim bir toptancıya gittim. Sonuçta takımın parasıydı, asgari parayla azami fayda  sağlayacak seçeneği değerlendirecektim. 3 kutu çikolata aldım ve geldim. Hocam aferin Serkan dedi, şimdi dozlarını ayarlayalım. Belirli saatlere böldü, doktor olduğu için vücudun bu çalışma temposuyla hangi zaman dilimlerinde karbonhidrat takviyesine ihtiyaç duyacağını biliyordu. Çizelge tamamlandıktan sonra bunu harfiyen yerine getirmemi belirtti. Eğer öğrenciler buna itiraz ederlerse çikolatayı damardan vereceğimizi bunun hoşlarına gitmeyeceğini iletmemi rica etti. Ben de dediğini yaptım, zaten itiraz eden de olmadı.

İki gün hocamın başkanlığında verimli bir çalışma dönemi geçirdik. Evleri İstanbul’da olanları pazar akşamı serbest bıraktı. Barış, Murat, Gülce ve ben pazar akşamı ayrıldık. Öylesine yağmur vardı ki İstanbul’da şairin dediği düştü bir kenara:

Yağmur çarpar yere şiddetli

sesi toprağa saklanır

insanlar kasvetli

şehirde

deliklerine göç eder

[Bölüm 1 Sonu]

Bölüm 2 için TIKLAYIN

Türk Beyin Takımı, Yazılar Çiziler içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

#Sekoya Sor 7 – Kare Karala – Yeni Başlayanlar İçin

Evet, Serdarcığımla tekrar bir araya geldik ve bu sefer Kare Karala’yı tahtaya yatırdık. Kare Karala inanılmaz tatlı bir oyun. Akıl Oyunları, yani Türk Beyin Takımı yıllarca Karala! isminde bir dergi yayınladı; hatta sonrasında kitaplar da çıkardı. Birazcık üçüncü tekil gibi konuştum, derginin Genel Yayın Yönetmenliği’ni ve kitapların editörlüğünü yapan adam olarak; ama söylemek istediğim çokça insan takip ederdi; çünkü eğlenceliydi.

İşte biz de, bu güruha, yani Kare Karalaseverler grubuna yeni insanlar dâhil etmek için, son derece sade bir anlatımla, yine eğlendiğimiz ve umarım eğlendirdiğimiz bir video hazırladık. Kendisini aşağıda bulabilirsiniz. Tabii ki Kare Karala çözmeyi bilenler için müthiş sırlar saklı değil, adında da anlaşılabileceği gibi yeni çözerler için hazırladık. Fakat sonraki videolarda daha büyük ve zorlu karalamalar yapmayı düşünmedik de değil.

Videoda yer alan soruya ulaşmak için, tıklayınız

Sekoya Sor, Videolu Anlatımlar içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Matrak Çıplak Kare Bulmaca – Zihin Atölyesi

Neredeyse 1 sene olmuş en son yayınladığım MÇKB’den bu yana. Yalan yok, NŞA’da tekrar hazırlamazdım; ama Facebook’taki zeka oyunları temalı bir grupta, Zihin Atölyesi, Ateş Erdoğan imzasıyla birkaç MÇKB yayınlandı ve anladığım kadarıyla da epey eğleniyorlar 😀 Ben de bir yorumda gaza gelerek, ben de yapayım bir tane dedim ve işte neticesi.

Gülen Sima

Grup içerisinde yer alıp, soruyu ilk olarak bana Facebook’tan mesaj yoluyla cevap gönderen kişiye, adına imzalı (Belki şiir bile yazarım  :D) bir Tapa kitabı göndereceğim. Burada paylaşmamın sebebi, MÇKB çözmeyi sevenler var, hem onlara da tekrar bir MÇKB fırsatını sunmak, hem de böyle bir grup var, illa serkan MÇKB yapacak diye beklemeyin, bakın insanlar güzide bir şekilde yapıyorlar deyip yönlendirmek.

Her neyse, mutat olduğu üzere, önceki bölümlerde MÇKB, tıklayın

Sorunun pdf’i kolay çıktı almak isteyenler için,

Pdf istemem, ben buradan kopyalar Word’e yapıştırır, oradan çıktı alırım diyenler için:

[Düzeltme: Yukarıdan Aşağıya 15’te küçük bir in’i kaçırmışım, “atam …indeyiz!” olmalıydı, düzeltilmiştir.]

Soldan Sağa:
1- Vakit kelimesinin bir benzerinin içinde yer alır, kısadır, o yüzden kısa gösterir – Gazetelerde çokça böyle haber yer alır, “Tam bir aile …ı” – Almanlar tarafından II. Dünya Savaşı’nda dolaşıma sokulmuş, bundan mütevellit bizim spor basınımız da, rakibi karşısında ezici bir üstünlük kurup, onu parça pinçik eden takım ve topçular için kullanagelmiştir, “Alman …”
2- Her ne kadar bir et yemeği için kullanılsa da, yatmak yardımcı fiili işin içine girdiğinde, kuytu köşelere sinmek, hain planlar kurup gözden ırak olmak anlamına da gelir, “…ye yatmak” – Efor, üçüncü harfe ünsüz yumuşamasının tersi olursa Tıp olur
3- Eski Yeşilçam filmlerinde fakir ama gururlu baba, Tıp Fakültesi’den mezun olan kızı için çokça demiştir: “… ediyorum seninle evladım!”; hatta dünya yakışıklısı K. Tatlıtuğ abimiz “… Tatlıtuğ” da olurmuş – Allem edip kallem edip, altından girip üstünden çıkıp birini bir şeyi yapmaya yönlendirme
4- Taş Devri çizgi filminde Wilma ablamızın kankası – İnsanlar için (özellikle kadınlar) istenmeyen tüylerle baş etmenin eski bir yolu; bazı tatlı türlerinde tatlının üzerine bolca serpilen ama şerbet diye nitelendirilen; halbuki bizim soruda asıl sorduğumuz Türkçe konuşurken ya da yazarken insanı boğacak derece soyut kavramların istiflendiği kelime, “… konuşmak” – Gümüş’ün alameti farikası
5- Galatasaray’ın eskimeyen tezahüratının çoğatılmamış hâli ya da Notanın Şems Tanrısı – Odin’in iki oğlunun bazı harfleriyle meydana getirilmiş bir peynir (”Peynir gibi çocuk, baksana kız”, aklıma geldi – yazarın notu) – Bir Rus telaffuz etse daha vurgulu duyulabilecek bir nota
6- Çılgın, alkolik, utanmaz bir bilim adamı dede ile, onun sinik; ama tüm maceralarda yoldaşı olan torununu içeren bir çizgi dizi
7- İngilizce’den dilimize atlamış “Chief Executive Officer” – Oy ve Ötesi adlı derneğin iki harfli bir kısaltması ya da tanımlayıcı büyüklüğü olsaydı, herhalde en mantıklısı bu olurdu – Altın’ın kısa ismi – Üzüntüden içi içini yiyen kişiye, yanında bulunan arkadaşının “Ya sıkma kendini bu kadar, hadi … ver gitsin” şeklinde bir yönlendirmede bulunup rahatlamasını sağladığında kullandığı cümlenin içinde geçen; ayrıca coğrafi bir büyüklük
8- Süleyman Demirel’in Kıbrıs Şubesi, sadece soyadı – “Şimdi de biraz Aziz Nesin okuyalım!” cümlesinde icra edilen söz sanatı, “… aktarması” – Yarım kalmış mama
9- Sonuna bir sesli harf eklesek geometrik bir büyüklük ya da başındaki sessiz harfi değiştirsek Cemal Süreya olur – Bir Amerikalıya “Hacı abi sizde gap var ya, bildin mi; he işte o bizde de var; hatta bizde bu kelimedeki her bir harfin bir anlamı var…” şeklinde bir açıklamada, g neyi temsil ederdi?
10- Bir ayı ailesinin kışlık evi – Twitter’da senin yazdığını okudum, ahan da yaydım demek
11- Dertli bir Trabzon ilçesi – 18 yaşında Bursaspor’dan bir İngiliz kulübüne transfer olan, şimdilerde Villarreal’e transfer olmuş, beyefendi; Türk analarının bir tane de bizim kıza lazım böyle bir adam deyip bağrına basabilecekleri formatta bir topçu – Küçük veletleri tırstırmak için “geldiği” söylenen yaratık
12- Grönland’daki motorlu taşıtlarda bolca bulunan iki harf – Eskilerin askerlik terimi olarak kullandıkları kelime “Çavuş, taburun sağ …nı hakim tepeye götür”; bir de bilirsiniz futbolda da kenar çizgilerine yakın oynayan topçular var, belki onlara Arap ülkelerinde “… oyuncusu” diyorlardır (Serkan nasıl bağlıyorsun evladım, bu kadar da değil artık – yazarın notu) – Baltayla ağaca girişmek ve sonunda ortaya çıkan ürün
13- Kare Bulmaca’da bağırsak – Turpa benzer köküyle arzı endam eden, milletin sürekli aaa o mu, ben yemem diye burun kıvırdığı sebzenin evsiz hali – Bir Anadolu tabiri olmasıyla birlikte, şimdilerde ortadan kalkmış ebelik kurumunun içerisinde yer alan bir deyimimsidir; birine kızdığınızda, yok daha neler kardeşim demek istediğinizde, ona “ebenin …si” diye sitemde bulunabilirsiniz; halbuki altı üstü iskemle
14- TDK’ya göre Çağdaş; ama bize eski hâli lazım; Denizli’de bu isimde büyük bir mezarlık da var – Çok büyük anlamında Arapça kelime, İmam-ı da var
15- At yarışlarında bir şans oyunu, “… ganyan” – Bunun bezi olur, düğümü olur; vücutta koruma sağlar – The Matrix’de hapı yutan şahıs

Yukarıdan Aşağı:
1- Sinir yönünden epey zengin – Basketbol Milli Takımı’nın en klas oyuncularından; hani adam gidip Star Wars Serisi’ne katılsa, rahatlıkla Jedi olur
2- “Mister …” – Bir bağlaç – Petrol türevi bir malzemeyi yaktığınızda elinizi yüzünüzü kara eder, ne ki bu? (Biz çocukken lastik yakardık da oradan biliyorum – yazarın notu)
3- Telaffuzu zor “san”, Fransızcadan aparmışız, ama sondaki e harfini unutmuşuz alırken – İskandinav Mitolojisi’nde tek gözlü tanrı; hatta Viking dizisinin son sezonunda Ragnar Lodbrok abimize selam çakmak için arzı endam etti – Silüet ya da hafif karanlık
4- Veresiyelisi olur, Karalamalısı olur, Bakkallısı olur; kelimenin yalın hali – Birine: “Git insanı kâmil ol, derinleş, bu dünyadan sıyrıl vb…”nin söylenişinin emir kipi hali – Boy olamamış – Vilayet
5- Game Of Thrones’ta boyundan büyük işler yapan zatı muhterem – Eleğini astığında kişi neyi elemiştir?
6- İsyankâr bir nehir – Aktinyum simgesi – binxgram – Her ölümlünün bir gün tadacağı şeyin geldiği an
7- Eğer hayat bir element olsaydı simgesi bu olurdu – Bedbin
8- “Adliyesi” olan eski bir ekonomi bakanı – Kelime anlamı olarak dersin bölümleri olabileceği gibi, “Koş lan, hemen bize şu kadar … kan getir” gibi bir konuşmanın da içerisinde geçebilir
9- Ferhan Şensoy’un başrolünde oynadığı, karamizah bir komedi; “Beni adamdan sayıp alacak örgüte ben zaten girmem” – Perran Kutman’ın başrolünde olduğu, Tangolu bir yerli dizi
10- Tersten babanın yarısı – Öyle bir adam ki, tüm adamlığı toplasanız bu adamdaki kadar adamlık yoktur; öyle böyle bir adam değildir, sapına, köküne, milimetresine kadar adamdır, adamlık bu adam tarafından tekrar yazılmış ve oynanmaktadır, öyle bir adamdır işte, adamlıkla ilgili kitap yazsa yok satar, Türkiye adamlığı bu adam gibi adamla görmüş, bilmiş ve öğrenmiştir, adamlıkla ilgili bir kürsü kurulsa bu adam ordinaryüs olur, o kadar çok adam(!) olan topçunun ismi; “çubuk” gibi bir şey zaten – Antihayat bir element olsaydı bu onun simgesi olurdu – Büyüklüğün şanından olan
11- Bir erkek ismi olarak kullanılabildiği gibi, kelime anlamı başarmış, ulaşmış, kazanmış iken; İngilizce’de de vardır bu kelime ve çivilemek anlamındadır – Eşit, denk TDK abimize göre; içinde bir hak kukuk var – Nüve
12- Eskiden beyaz çorap giyen erkeklere bu tür yakıştırma yapılırdı – Volga’nın biraderi ya da “… lastiği” – Nispet
13- Kadınlar ve tek taşlar; ama bu tek taş biraz farklı; biraz Almanca düşünün; ama öyle ışık hızı kadar uzaklaşmıyor sizden, göreceli yani her şey; taşsız hâli – İktidar – Belki cimrin insanların bunu yaparken Öd’ü kopabilir; ama hesap kapıda gözükünce yapmak lazım
14- Anadolu Ajansı – Filiz ya da Çaykur’un ürettiği, küçük teneke kutularda takdim edilen, çayın rengini ve kokusunu değiştiren bitki
15- “Atam …indeyiz!” (Herhalde öyle olsa gerek, artık pek emin değilim Yeni TR’ye baktığımda – yazarın notu) – Tabirimi mazur görsün LGBT’liler, bir kuyu bu, içinde de yumuşaklık var – Horoz, tavuk yatağı

Grid

Çözüm yayınlanmıştır [14.09.2017]

Matrak Çıplak Kare Bulmaca içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın